x

Read GÜLHANE ASKER TIP AKADEMS text version

T.C. GENELKURMAY BAKANLII GÜLHANE ASKER TIP AKADEMS KOMUTANLII SALIK BLMLER ENSTTÜSÜ MÜDÜRLÜÜ

YÜKSEK LSANS VE DOKTORA TEZ ÖZETLER (1999-2004)

III

SUMMARIES OF MASTER THESISES AND PHILOSOPHY OF DOCTORATE THESISES

GATA BASIMEV ANKARA 2005

ÇNDEKLER

YÜKSEK LSANS TEZLER THESISES OF MASTER

1. TEMEL TIP BLMLER (DEPT. OF BASIC MEDICAL SCIENCES)

PAGE

a. Biyokimya ve Klinik Biyokimya AD.............................................................. 1-10 Dept. of Biochemistry and Clinical Biochemistry b. Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji AD.....................................................11-18 Dept. of Microbiology and Clinical Microbiology c. mmünolji BD..........................................................................................19-20 Dept. of Immunology 2. ASKER SALIK HZMETLER MERKEZ (CENTER FOR MILITARY HEALTH SERVICES) a. Salik Hizmetleri Yönetimi BD....................................................................21-24 Dept. of Health Services Administration 3. ECZACILIK BLMLER MERKEZ (CENTER FOR PHARMACEUTICAL SCIENCES) a. Farmasötik Teknoloji AD...........................................................................25-27 Dept. of Pharmaceutical Technology b. Farmasötik Toksikoloji AD. .......................................................................28-29 Dept. of Pharmaceutical Toxicology 4. HEMRELK YÜKSEKOKULU (COLLEGE OF NURSING) a. Hemirelik Esaslari BD..............................................................................30-34 Dept. of Nursing Essentials b. Psikiyatri Hemirelii BD. .........................................................................35-43 Dept. of Psychiatric Nursing c. Kadin Hastaliklari ve Doum Hemirelii BD. ..............................................44-45 Dept. of Gynecological and Obstetrical Nursing d. Çocuk Salii ve Hastaliklari Hemirelii BD. ..............................................46-47 Dept. of Pediatric Nursing e. ç Hastaliklari Hemirelii BD. ...................................................................48-53 Dept. of Medical Nursing f. Halk Salii Hemirelii BD. ......................................................................54-55 Dept. of Public Health Nursing g. Cerrahi Hastaliklari Hemirelii BD. ...........................................................56-58 Dept. of Surgical Nursing

DOKTORA TEZLER THESISES OF PHILOSOPHY OF DOCTORATE

PAGE

1.TEMEL TIP BLMLER (DEPT. OF BASIC MEDICAL SCIENCES) a. Biyokimya ve Klinik Biyokimya AD. .............................................................59-60 Dept. of Biochemistry and Clinical Biochemistry b. Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji AD. ......................................................61-62 Dept. of Microbiology and Clinical Microbiology c. Tibbi Parazitoloji BD...................................................................................63-66 Dept. of Medical Parazitology d. Viroloji BD.................................................................................................67-68 Dept. of Virology e. Tibbi Genetik BD.......................................................................................68-69 Dept. of Medical Genetics f. Biyofizik AD...............................................................................................70-71 Dept. of Biophysics g. Tibbi Histoloji ve Embriyoloji BD.................................................................72-73 Dept. of Medical Histology and Embriyology 2. ASKER SALIK HZMETLER MERKEZ (CENTER FOR MILITARY HEALTH SERVICES) a. Salik Hizmetleri Yönetimi BD...................................................................74-109 Dept. of Health Services Administration b. Tibbi NBC BD.........................................................................................110-111 Dept. of Medical Nuklear Biological and Chemical Defence 3. D HEKML BLMLER MERKEZ (CENTER FOR DENTISTRY SCIENCES) a. Di Hastaliklari ve Tedavisi AD................................................................112-118 Dept. of Dental Diseases and Treatment b. Ai Di Çene Hst.ve Cerrahisi AD...........................................................119-133 Dept. of Mouth-Tooth and Maxillafacial Surgery c. Protetik Di Tedavisi AD.........................................................................134-142 Dept. of Prosthodontics Dental Treatment d. Periodontoloji AD. .................................................................................143-145 Dept. of Periodontology e. Ortodonti AD.........................................................................................146-160 Dept. of Orthodontics f. Pedodonti AD........................................................................................161-166 Dept. of Pediatric Dentistry

4. ECZACILIK BLMLER MERKEZ (CENTER FOR PHARMACEUTICAL SCIENCES) a. Farmasotik Teknoloji AD.........................................................................167-170 Dep. of Pharmaceutical Technology b. Farmasötik Toksikoloji AD.......................................................................171-173 Dept. of Pharmaceutical Toxicology c. Farmakognozi BD...................................................................................174-175 Dept. of Pharmacognosy d. Farmasötik Kimya AD.............................................................................176-177 Dept. of Pharmaceutical Chemistry 5. HEMRELK YÜKSEKOKULU (COLLEGE OF NURSING)

a. Hemirelik Esaslari BD...........................................................................177-182

Dep. of Nursing Essentials b. Psikiyatri Hemirelii BD. Psychiatric Nursing...........................................183-184 Dep. of Psychiatric Nursing c. Kadin Hastaliklari ve Doum Hemirelii BD. ...........................................185-191 Dep. of Gynecological and Obstetrical Nursing b. Çocuk Salii ve Hastaliklari Hemirelii BD. ..........................................192-198 Dep. of Pediatric Nursing c. ç Hastaliklari Hemirelii BD.................................................................199-202 Dep. of Medical Nursing d. Halk Salii Hemirelii BD. ..................................................................203-211 Dep. of Public Health Nursing e. Cerrahi Hastaliklari Hemirelii BD. .......................................................212-219 Dep. of Surgical Nursing

YÜKSEK LSANS TEZLER 1. TEMEL TIP BLMLER a. BYOKMYA VE KLNK BYOKMYA AD. Munzer AL RASHED Serum ve drar Neopterin Düzeylerinin Yüksek Basinçli Sivi Kromatografisi Yöntemi ile Ölçümü ve Klinik Önemi. GATA Salik Personelinde Plazma Homosistein Düzeyleri ve Miyokard nfarktüsü Riskinin Aratirilmasi. Karbohidrat Absorbsiyonunun Biyokimyasal ncelenmesi. Akut Myelositik Lösemide Mitokondriyal DNA Deiimleri. Yüksek Basinçli Sivi Kromatografisi (HPLC) Yöntemiyle Plazma Vitamin D3 Ölçümü.

Ahmed AL MARAF

Muhammed Wail ABUGHOUSH

Khaled AL GODRAN

Fathi ABDULGAN

b. MKROBYOLOJ VE KLNK MK. AD. Akram Muhammed Saad HAMASHA Ürdün'ün Çeitli ehirlerinden Toplanan Toprak ve Güvercin Diki Örneklerinden Cryptococcus Neofarmans Varyetelerinin Aratirilmasi. Beyin Omirilik Sivisi ve Orta Kulak Efüzyonu Örneklerinden Haemophilus nfluenzae'nin Saptanmasinda Kültür PCR `in Karilatirilmasi. Youn Bakim Ünitelerinde Karilailan Hastane nfeksiyonlari, zole edilen Etkenler ve Antibiyotik Duyarliliklari. Efüzyonlu Otitis Media Oluumunda Virüslerin Etkisinin Taqman PCR Yöntemiyle Aratirilmasi.

brahim JBARA

Valbona NERJAKU

Mohammad ABU STTE

I

c. MMÜNOLOJ BD. Aysel PEKEL Türk Toplumunda Normal Lökosit Sayilari ve Alt Gruplarinin Belirlenmesi.

II. ASKER SALIK HZMETLER MERKEZ SALIK HZMETLER YÖNETM BD. Zafer KOSTK OHAL Bölgesinde Yaralanarak GATA Eitim Hastanesinde Tedavi Gören Hastalarin Doktor Hasta likisi ve Bu likiden Kaynaklanan Tatmin Düzeylerinin Analizi. Hastanelerde Talep Tahmini ve Hastane Hizmetlerinin Planlanmasi: GATA Eitim Hastanesinde Bir Uygulama.

Suat PEKER

III. ECZACILIK BLMLER MERKEZ a. FARMASÖTK TEKNOLOJ AD. Çetin TA Farmasötik Jellerde Örnek Formülasyon Çalimasi. Bir Ön

Cansel KÖSE ÖZKAN

Sürekli Etkili Bir Preparat Gelitirilmesi, n-Vitro ve Ex-Vivo Deerlendirilmesi.

b. FARMASÖTK TOKSKOLOJ AD. Aye EKEN Hiperbarik oksijen Tedavisi, Oksidatif Stres Ve Genetik Toksisite Arasindaki likinin Aratirilmasi.

II

IV. HEMRELK YÜKSEKOKULU a. HEMRELK ESASLARI BD. Halise COKUN Polikliniklere Müracaat Eden Hastalarin Karilatiklari Güçlüklerin ve Hemirelerden Beklentilerinin Belirlenmesi. Gülhane Askeri Tip Akademisi Hastanesi Polikliniklerindeki Hemirelik Faaliyetlerinin ncelenmesi. Stroklu Hastalara Bakim Verenlerin Eitim Gereksinimlerinin Saptanmasi.

Özlem ASLAN

Tümay Geçer OUZ

b. PSKYATR HEMREL BD. Celale Tangül ÖZCAN Dikkat Eksiklii Hiperaktivite Bozukluu Olan Çocuklarin AnneBabalarinin Empati Düzeyi ile Aile levlerinin ncelenmesi. Atipik Antipsikotik Kullanan izofren Hastalarda laç Yan Etkilerinin Yaam Kalitesine Etkisi. Aile Bireylerinin Ruhsal Hastaliklara likin Tutumlari . Depresyonlu Hastalarin Sosyal Destei Algilamalari. GATA Hemirelik Yüksek Okulu Örencilerinde Ruhsal Belirtilerinin ve Bunlarin Yaam Olaylariyla likisinin Aratirilmasi.

Pinar KIRMIZIGÜL

Emine ÖKSÜZ

Sevinç MERSN

Serap KARAKOÇ

III

c. KADIN HST.VE DO. HEMREL BD. Gülten GÜVENÇ Doum Eylemi Sürecinde Kanita Dayali Hemirelik Uygulamalarinin Tanimlanmasi ve Deerlendirilmesi.

d. ÇOCUK SA.HST.HEMREL BD. Fatma Cerit SOYDAN Serebral Palsili Çocuu Olan Anne ve Babalarin Gereksinimlerinin Belirlenmesi.

e. Ç HASTALIKLARI HEMREL BD. Hatice ÇÇEK Kronik Obstrüktif Akcier Hastalii Olan Bireylerde Solunum Egzersizlerinin Kan Gazlari ve Solunum Fonksiyon Testlerine Etkisi. Koroner Anjiografi Yapilan Hastalarda Yati Pozisyonunun Sirt Arisi Üzerine Olan Etkisi. Kolonoskopi Sonrasi Abdominal Distansiyonun Giderilmesinde Rektal Tüp Uygulamasinin Etkisi.

engül POLAT

Özgül TAÇIKAN

f. HALK SALII HEMREL BD. enay TOPAÇ GATA Eitim Hastanesinde Rutin ncelemeye Tabi Tutulan Yali Bireylerde Ev Kaza Siklii, Kaza Özellikleri le Nedenleri ve Bunun Yaadiklari Konut Özellikleri le likisi.

g. CERRAH HAST. HEMREL BD. Ayla YAVA Açik Kalp Cerrahisi Geçiren Bireylerde Postoperatif Nöropsikolojik Deiikliklerin ncelenmesi.

IV

Vildan BAL

ok Dalgalari ile Ta Kirma (Ekstracorporeal Shock Wave Lithotripsy-ESWL) leminde Ari ve Anksiyete Düzeyi Üzerine Müziin Etkisi.

DOKTORA TEZLER 1. TEMEL TIP BLMLER a. BYOKMYA VE KL. BYOKMYA AD. nci BAYRAKTAR b. MKROBYOLOJ VE KL.MK. AD. Zeynep ENSES A Grubu Beta Hemolitik Streptokoklarda Eski ve Yeni Makrolid Direnç Paterninin rdelenmesi. Metabolik Miyopatilerin ncelenmesi. Biyokimyasal

c. TIBB PARAZTOLOJ BD. Hasan AYÇÇEK Toxocaracanis Yumurtalariyla Deneysel nfekte Beyaz Farelerde, Toxocaracanis Larual ve Erikin Antijenlerin Kullanilarak ELISA VE FA Teknikleri ile Serolojik Tani. Toksoplazmozis Tanisinda Kullanilan Test Kitlerinin (ELSA, FA) Hazirlanmasi Non-Nested PCR Kullaniminin Gelitirilmesi.

Engin ARAZ

d. VROLOJ BD. Mehmet YAPAR Hepatit B Yüzey Antijeninin Baculovirus Sistemi ile Böcek Hücre (Tricopulusiani) Kültüründe Ekspresyonu.

e. TIBB GENETK BD. Funda Elif ORKUNOLU Obezlerde Adiponektin Polimorfizminin Aratirilmasi. Geni

V

f. BYOFZK AD. Serdar DEMRTA Farkli Duyularin Uyarilmasiyla Beyinde Oluan Cevaplar Arasindaki Etkileimin Elektrofizyolojik Yöntemlerle ncelenmesi.

g. TIBB HSTOLOJ VE EMBRYOLOJ AD. Cem KORKMAZ Yardimci Üreme Tekniklerinde (IVF, ICSI) Farkli Hücre Kültürleri le Elde Edilen nsan Embriyolarinin Blastomer Fragmantasyonlarinin Azaltilmasi Açisindan ncelenmesi.

II. ASKER SALIK HZMETLER MERKEZ a. SALIK HZMETLER YÖNETM BD. Abdülkadir GÜÇLÜ TSK. Hastanelerinde Teknik Verimlilik Ölçümü: Veri Zarflama Analizi Uygulamasi. GATA Eitim Hastanesi Cerrahi Kliniklerinde Yatak Kullanim Uygunluunun Deerlendirilmesi. TSK. Salik Personelinin Tükenmilik, Doyumu, Kuruma Balilik ve ten Ayrilma Niyetlerine likin Bir Alan Aratirmasi.

Abdülkadir TEKE

Mesut ÇMEN

Turan FEDA

Tedavi Sürecinin Yönetiminde Tedavi Planlarinin (Clinical Pathways) Kullanimi: Nöroloji AD. Kliniinde Örnek Uygulama.

VI

Zafer KOSTK

TSK Asker Hastanesi Yöneticilerinin Önderlik Davranilarinin Tespiti ve Sergilenen Önderlik Davranilari le Kurum Performanslari Arasindaki likinin Analizi. TSK Salik Sistemi Duyarliliinin Analizi. GATA Eitim Hastanesinde Yeniden Yatiin Analizi. GATA Radyodiagnostik Radyoloji AD.Bk.liinda Maliyet Performans Analizi ve Yüküne Dayali Kadrolama için Bir Model Önerisi.

Çetin YT Suat PEKER

H.brahim CANKUL

b. NBC. BD. Levent KENAR Bir NBC Atai Karisinda Ülkemiz çin Bir "Ulusal NBC Savunma ve lk Yardim Sisteminin Oluturulmasi".

IV.D HEKML BLMLER MERKEZ a. D HASTALIKLARI VE TEDAVS BD. Nevin YILDIRIM Deiik Maddelerle Hazirlanan Ca(OH)2 `li Kanal Patlarinin Cilt Alti Ba Dokusunda Oluturduklari Cevaplarin Histopatolojik Deerlendirilmesi. Polidimetilsiloksan Bazli Bir Kanal Dolgu Patinin Biyokompatibilitesinin Tavan Tibiasinda Deneysel Olarak ncelenmesi.

Güne AHNKESEN

Fulya BOSNA

Özel Bir Rotari Enstrüman le El Eelerinin Kök Kanallarinin ekillendirilmesinde Oluturduklari Dentin Yüzeylerinin SEM le ncelenmesi.

VII

Murat ALTINOVA

Tekrarlayan Endodontik Tedavilerde Kök Kanallarinin Boaltilmasinda Kullanilan Çeitli Yöntemlerin Apikal Tama Üzerine Etkileri.

b. AIZ D ÇENE HST.CERR. AD. Erhan YILDIZ Odontojenik Keratoksistlerdeki Nükleer Morfolojik Deiikliklerin Biyolojik Davranilari Üzerine Etkisi. Deiik Ameloblastoma Tiplerinde Nükleer Morfometri ve DNA Analizinin Karilatirilmasi. Radiküler Kistlerde Nitrik Oksit Malondialdehit ve Antioksidan Parametrelerin ncelenmesi. Ba ve Boyun Kanserli Hastalarin Tükürüklerinde Antioksidan Miktarlarindaki Deiikliklerin ncelenmesi. Tavanlarda Distraksiyon ve Periosteal Osteogenezis le Elde Kemik Dokularinin Klinik Olarak Deerlendirilmesi. Osteogenezis Distraksiyon Edilen Yeni ve Radyolojik

Ayegül ALTUNBAY

Mehmet ENTÜRK

Vedat Murat ÖZKURT

Metin ENÇMEN

Gürkan Rait BAYER

Ooforektomi Uygulanmi Tavanlarda Periosteal Distraksiyon le Elde Edilen Yeni Kemik Dokularinin Deerlendirilmesi.

Hasan Ayberk ALTU

Tavanlarda Latent Süreleri Farkli Uygulanan Periosteal Distraksiyon Osteogenezisi le Elde Edilen Yeni Kemik Dokularinin Klinik ve Radyolojik Olarak Deerlendirilmesi.

VIII

c. PROTETK D TEDAVS AD. Jülide ÖZEN Sabit Protetik Restorasyon Materyallerinin Periodontal Dokular Üzerine Olan Etkilerinin mmünolojik Yönden ncelenmesi. Oral mplantolojide Elektromagnetik Alanin Osseointegrasyona Etkisi. Çeitli Metal Alaimlarinin Biyolojik Ortamda yon Salinimlarinin Deerlendirilmesi. Dental mplantlarin Osseoentegrasyonu Üzerinde Plateletten Zengin Plazmanin Etkileri. Dental mplantlarin Farkli Yüzey Özelliklerinin Osseointegrasyona Olan Etkilerinin Osteoblast Hücre Kültürü le Deerlendirilmesi.

Arzu ATAY

Ayten ALP

Erdinç YÜCEER

Uur lker ÖZDAL

d. PERODONTOLOJ AD. Iil SAYGUN Östrojen Seviyesinin Periodonsiyum ve Subgingival Flora Üzerine Etkilerinin Aratirilmasi. Viral Ajanlarin Periodonsiyuma Etkilerinin Klinik ve Mikrobiyolojik Olarak ncelenmesi.

Sermet AHN

e. ORTODONT AD.

Semih ATAY

Ortodontik Di Hareketlerinde PGI2 ve TxA2`nin Osteoklast Aktivitesi Üzerine Olan Etkilerinin Deneysel Olarak Aratirilmasi. Nimesulid ve Asetilsalisilik Asidin Ortodontik Di Hareketleri Üzerine Olan Etkilerinin Karilatirilmasi.

Emel SARI

IX

Mertol AKIN

Ortahat Sapma Tedavisinde Asimetrik Jasper-Jumper apareyi Uygulamasinin Di, Çene ve Yüz Sistemi Üzerine Etkileri. Molar Mover ve Drive Tube Apareyleri Yardimi le Yapilan Üst Birinci Molar Distalizasyonunun ncelenmesi. Goshgarian Tipi Transpalatal Ark Yardimi le Yapilan Üst Birinci Molar Distalizasyonunun ncelenmesi. Spring Jet Apareyi Yardimi le Yapilan Üst Çene Geniletmesinin Dentofasiyal Yapilara Etkilerinin ncelenmesi. Sinif II Bölüm I Maloklüzyonu Olan Bireylerin Tedavisinde Kullanilan "Forsus Nitinol Flat Spring" Apareyinin Di, Çene, Yüz Sistemi Üzerine Etkilerinin ncelenmesi. Tek Tarafli Üst Büyükazi Distalizasyonunda Unilateral Servikal Headgear ve Hareketli Aparey+Servikal Headgear Kombinasyonunun Dentofasiyal Yapilar üzerindeki Etkilerinin Karilatirilmasi. Periodontal Ligamentin Distraksiyonu Aracilii le Gerçekletirilen Hizli Kanin Distalizasyonunun ncelenmesi.

Emel YILDIRIM

Serhat EYÜPOLU

Demet OUZ

eniz KARAÇAY

Handan YAMANYAR

Seher SAYIN

f. PEDODONT AD. Cengiz ÖZÇELK Süt Dilerinde Uygulanan Ferrik Sülfat Amputasyonunun Klinik ve Histopatolojik Olarak ncelenmesi. Akikan Kompozit Rezinlerin Süt ve Daimi Di Dentinine Yaptii Balantinin Makaslama Kuvvetleri ve Sizdirmazlia Direnci Yönünden Karilatirmali ncelenmesi.

Günseli KÖYMEN

X

Ceyhan ALTUN

Süt Dilerinde Akikan Kompomerler Kullanilarak Oluturulan Elastik balanmanin Mikrosizinti Üzerine Etkilerinin nvitro Olarak ncelenmesi.

V. ECZACILIK BLMLER MERKEZ a. FARMASÖTK TEKNOLOJ AD Çetin TA Nazal Uygulanan Model Bir Ön Formülasyonun Gelitirilmesi nvitro­ nvivo Deerlendirilmesi. Diklofenak Sodyum çeren Sürekli Etkili Tablet Formülasyonlarinin Gelitirilmesi, n Vitro Deerlendirilmesi ve Biyoedeerlii.

Ayhan AVAER

b. FARMASÖTK TOKSKOLOJ AD. Cemal AKAY Kronik Aleminyum Maruziyetinin Antioksidan Sistem ve Genetik Hasar Üzerine Etkilerinin Aratirilmasi.

c. FARMAKOGNOZ BD. Ayen ÇÖLKESEN Bitkilerle Tedavide Eser Elementler ve Antioksidanlar Arasindaki likinin ncelenmesi.

d. FARMASOTK KMYA AD. Aysel ULUÇAY Bazi 2(3H)-Benzoksazolinon Türevi Bileikler Üzerinde Sentez ve Aktivite Çalimalari.

XI

VI. HEMRELK YÜKSEK OKULU a. HEMRELK ESASLARI BD. enay UZUN Subkutan nsülin Enjeksiyon Uygulamasinda Antropometrik Ölçümlerin Kullanilmasi. Kanserli Hastalarda Kemoterapiye Bali Semptomlarin Deerlendirilmesi ve Bu Semptomlarin Kontrolünde Hemirelik Eitiminin Rolü. Beyin Damar Hastalii Olan Hastalarda Ba Yüksekliinin ve Aspirasyonun Beyin Kan Akimina Etkisi.

Özlem ASLAN

Halise COKUN

b. PSKYATR HEMREL BD. Fahriye OFLAZ Travma Sonrasi Stres Bozukluu Hastalarda Bir Hemirelik Modelinin Kullaniminin Semptom Düzeyine Etkisi.

c. KADIN HASTALIKLARI VE DOUM HEM. BD. Aygül AKYÜZ IVF Tedavisinin Negatif Adaptasyonda Hemirelik. Sonucuna

Ayfer ÜSTÜNSÖZ

New Orleans (ABD) ve Ankara'daki (TÜRKYE) Çeitli Hastanelerde Prenatal Bakim Veren Hemirelerin Eitim Rollerinin Tanimlanmasi ve Karilatirilmasi. Prenatal Tani Testi Uygulanacak Gebelere Yönelik Gelitirilen Danimanlik Protokolünün Etkinliinin ncelenmesi.

Tülay YAVAN

XII

d. ÇOCUK SA. VE HAST.HEM. BD. Filiz ARSLAN Primipar Annelere Gebelikte ve Doum Sonu Bebek Bakimi Konusunda Verilen Danimanlik ve Eitim Hizmetinin Yaam Kalitesi Üzerine Etkisinin Belirlenmesi. Çocuk Salii ve Hastaliklari Poliklinii Salam Bebek Ünitesinde Hemirenin Planli Hemirelik Eitimi ve Danimanlik Hizmetlerinin Deerlendirilmesi. Epilepsili Çocuu Olan Problem Çözme Becerileri. Ailelerin

Dilek YILDIZ

Aye Sevim ÜNAL

e. Ç HASTALIKLARI HEMREL BD. Nuran TOSUN Akut Miyokard nfarktüsü Geçiren Hastalarin Bakiminda Vak'a Yönetimi Modelinin Uygulanmasi. Kronik Hemodiyaliz Hastalarinda Stres ve Baetme.

Belgüzar KARA

f. HALK SALII HEMREL BD. Özlem ÖZKAN Barita TSK. Çalianlari ve Ailelerinin Birinci Basamak Salik Hizmeti Gereksinimlerinin Saptanmasi ve Halk Salii Hemiresinin Yeri.

Tülay BÇER

Türk Silahli Kuvvetleri Bir Askeri Fabrikasinda Salii Hemirelii Gereksinimlerinin Belirlenmesi ve çilerin Saliini Korumaya Yönelik Model Planlamasi.

XIII

Hatice BEB

Ankara Garnizonunda Bulunan TSK Okul Öncesi Eitim Kurumlarindaki Çocuklarin Salik Bakim Gereksinimlerinin Belirlenmesi ve Bu Gereksinimlerin Karilanmasina Yönelik Bir Kurumda Model Uygulanmasi.

g. CERRAH HASTALIKLARI HEMREL BD. Emine YGÜN Cerrahi Youn Bakim Ünitelerinde Ventilatöre Bali Nazokomiyal Pnömoni Risk Faktörleri ve Önleyici Bakim Aktivitelerinin Belirlenmesi. Kalça Protezi Uygulanan Hastalarin Vak'a Yönetimi Modeli le zlenmesi. Postoperatif Ari Tedavisinde Hemirelik Uygulamalarinin Etkinlii.

Ümran DAL

Ayla YAVA

XIV

Munzer AL RASHED, Yüksek Lisans Tezi, 2001, 59 Sayfa Daniman : Prof.Dr.Türker KUTLUAY

SERUM VE DRAR NEOPTERN DÜZEYLERNN YÜKSEK BASINÇLI SIVI KROMATOGRAFS YÖNTEM LE ÖLÇÜMÜ VE KLNK ÖNEM Neopterin, insan monosit ve makrofajlarindan interferon- aracilii ile salinan, biyolojik fonksiyonu tam olarak anlailamamasina ramen, uyarilmi hücresel immün yanitin özgül olmayan bir biyokimyasal belirteci olduu bilinmektedir. Neopterin ölçümü için deiik yöntemler denenmesine ramen pratik ve sensitif olmasi nedeniyle günümüzde siklikla flüoresan detektör kullanilarak HPLC ile yapilmaktadir. Bu çalimada da flüoresans detektör, C18 4.6 µm reverse-phase kolon kullanilarak ölçüm yapilmi ve deiik denemelerden sonra en uygun mobil fazin 6.4 pH 0.015 mol/L fosfat tampon olduu saptanmitir. Çalima sonucunda tekrarlanabilirlik sonuçlari gün içi %1.4-3.2, günler arasi ise %0.9-3.5 verim sonuçlarinin ise %92.6-96.9 arasinda ve 0-500 nmol/L neopterin konsantrasyonlarinda lineer olduu tespit edilmitir. Otoimmun hastalik olan Behçet hastalarinin (n=74) serum neopterin düzeylerinin 7.73 ± 3.92 nmol/L saptanirken kontrol grubunda (n=17) 4.62 ± 1.66 nmol/L saptandi. Serum neopterin, eritrosit sedimantasyon hizi ve lökosit düzeyleri Behçet hastalarinda anlamli yüksek saptanirken her üç parametreninde birbirleri ile arasinda pozitif korelasyon gösterdii saptandi. Hbe Ag, HBV DNA ve HBsAg pozitif kronik hepatitli 53 hasta ve 19 benzer ya grubundaki kontrol grubunda yapilan çalima sonucunda idrar neoptein deerlerinin hastalarda (146.8 ± 71.65 µmol/mol kreatinin) kontrol grubuna (109.0 ± 21.9 µmol/mol kreatinin) göre anlamli yüksek saptanirken (p<0.001) özellikle alfa-fetoprotein düzeyleri ile pozitif korelasyon (r=0.595, p<0.001) gösterdii saptanmitir. Literatürdeki dier çalimalar ile karilatirildiinda akut viral enfeksiyonlarin yaninda özellikle Hbe Ag, HBV DNA pozitif kronik hepatit olgularinda da neopterin düzeyinin arttii saptanmitir. Çalima sonuçlarinda idrar ve serum neopterin ölçümü hücresel immün sistemin rol oynadii çeitli hastaliklarin etyolojisi, tanisi ve prognozunun deerlendirilmesinde önemli bir laboratuvar testi olup viral enfeksiyonlarin taranmasinda (özellikle kan transfüzyon merkezlerinde) ve deiik immün hastaliklarin klinik durumlarinin deerlendirilmesinde pratik, kullanilabilir bir laboratuvar testi olduu deerlendirildi.

15

THE MEASUREMENT OF SERUM AND URINE NEOPTERIN LEVELS BY HIGH PERFORMANCE LIQUID CHROMATOGRAPHY AND CLINICAL USE Neopterin, derivates from monocyte and macrophages via interferon-, its known to be a nonintrinsic biochemical marker of stimulated cellular immune response although its biological function has still not been well understood. Besides various techniques tried for the detection of neopterin, HPLC is frequently employed today with fluorescence detector due to its practicability and sesitivity. In this study, measurment have been done using a C18, 4.6µm reverse-phase column and the most appropriate mobile phase has been determined to be 0.015 m/L phosphate buffer with PH 6.4 as a consequence of various optimization studies. Reproducibilty of the results varies around 1.4 - 3.2% within a day where as it fluctuates about 0.9 - 3.5% within different days. The efficiency is between the limits of 92.6 ­ 96.9% and is foundto be linear at 0 ­500 mmol/l neopterin concentrations. Neopterin level in the serum of patients suffering from Behcet disease (n=74) which is an autoimmune discrepancy, has been determined as 7.73 ± 3.92 nmol/l where as in control group this value has been determined as 4.62 ± 1.66 nmol/l. Serum neopterin, erythrocyte sedimentation rate and leucocyte levels are all being determined significantly high in Behcet patients and these three parameters have been found to exhibit a positive correlation with each other. Studies on Hbe Ag, HBV DNA and Hbs Ag 53 positive chronic hepatitis suffering patients and 19 similar age control group have yielded, 146.8 71.65 µmol/mol creatinine for urine neopterin values determined, significantly high (P<0.001) compared with control group determined as 109.00 21.9 µmol/mol creatinine, respectivly and they have been formed to show positive corelation (r=0.595, P<0.001) with specialy AFP levels. When compared with other studies reported in the literature besides acute viral infections specialy in HbeAg, HBV DNA positive chronical heptitis occurances, neopterin level has been determined to increase. Consequantly, urine and serum neopterin determination has been evaluated as a practical and applicable laboratory test wich is very important in the ethiology, diagnosis and prognosis of several diseases where cellular immune system plays an important role in the screening of viral infections (specialy in blood transfusion centers) and in the evaluation of clinical condition of differant immunological disorders.

16

Ahmed AL MARAF, Yüksek Lisans Tezi, 2001, 42 Sayfa Daniman : Prof.Dr.M. Kemal ERBL

GATA SALIK PERSONELNDE PLAZMA HOMOSSTEN DÜZEYLER VE MYOKARD ENFARKTÜSÜ RSKNN ARATIRILMASI Homosistein aminoasidinin kardiyovasküler, serebrovasküler ve periferal damar hastaliklari için baimsiz bir risk faktörü olduunun ortaya çikmasindan sonra, günümüzde homosisteinin rutin ve otomatik olarak ölçümü gündeme gelmitir. Çalimamizda GATA çalian salik personelinde total plazma homosistein düzeylerinin balangiç deerlerini saptamayi daha sonra da bu olgulara metiyonin yüklemesi yaparak bulacaimiz yüksek homosistein düzeylerinin ileri yalarda miyokardiyal hasar oluturup oluturmayacaini aratirmayi ve ayrica koroner angiosu yapilmi Aterosklorozlu hasta grubundaki plazma homosistein düzeylerini de saptamayi amaçladik. Bu çalimada duyarlilii, ve özgüllüü fazla olarak bilinen Floresans Detektörlü yüksek basinçli kromatorafisi (HPLC) tekniini kullandik. Isokratik HPLC yönteminde Homosistein piki 2.6 nci dakikada belirlendi. Yöntemin gün içi tekrarlanabilirlii % 4.23; günler arasi % 1.36 olarak saptandi. 44 erkek 21 kadin salik personelinde (21-51 yil, ortalama 35.5 yil) ve 11 kadin 30 erkek aterosklerotik kalp hastasinda (21-78 yil, ortalama 55.6 yil) açlik homosistein düzeyleri ölçüldü. Salikli bireylerlerde açlik homosistein 7.02 ± 2.09 µmol/L saptanirken aterosklerotik erkek hastalarda homosistein düzeylerinin anlamli yüksek olduu tespit edildi (erkeklerde 13.9 ± 4.56 µmol/L,p<0.001, kadinlarda ise 12.2 ± 3.16 µmol/L, p< 0.001) . Bununla birlikte salik personeline metiyonin yüklemesinden (0.100 g/kg) 2 saat sonra yapilan ölçümlerde, homosistein düzeylerinin erkeklerde 21.1 ± 5.17 µmol/L, kadinlarda ise 21.6 ± 5.89 µmol/L olduu saptandi. Aterosklerotik kalp hastalarinda, serum folik asit düzeyi erkeklerde 5.70 ±1.34 ng/L kadinlarda 6.15 ± 0.78 ng/L, serum B12 ise, erkeklerde 259.3 ± 66.8 pg/L, kadinlarda 292.4 ± 92.1 pg/L saptanirken hem folik asidi hemde B12 düzeylerinin kontrol grubundan anlamli düük olduu tespit edildi (hepsi için p<0.001). Bu çalimada GATA'inde çalian salik personelinin açlik plazma homosistein düzeyi literatürlere uygun olarak bulundu. Bununla birlikte yalnizca plazma açlik homosistein düzeyinin yeterli olmadii, homosistein metabolizmasi için metiyonin yüklemesinin gerekli olduu saptandi. Aterosklorozlu hasta grubunda yapilan çalimada homosistein düzeyleri yüksek iken, folik asit ve vitamin B12 düzeylerinin düük olduu tespit edildi.

17

DETERMINATION OF HOMOCYSTEINE CONCENTRATIONS IN GULHANE MILITARY MEDICAL ACADEMY MEDICAL STAFF AND INVESTIGATION OF MYOCARDIAL INFARCTION Homocysteine is an amino acid. Recently; mildly elevated plasma homocysteine level have been recognized as independent risk factor in cardiovascular, peripheral and cerebrovascular diseases, and the mesurement of total plasma homocysteine became popular as a routine test. In this study, we have measured the baseline of total plasma homocysteine in the Gulhane Military Medical Staff and after that we do the methionine loading test for them to invistegate the ability to develop mayocardial infarction risk. In addition we have measuered the total plasma homocysteine for cardiovascular patients who have done coronary angiography. We have used the HPLC method, which allows rapid, simple and specific determination, for measuring total plasma homocysteine by using an isocratic system with Flourescence detection in which the retention time for total homocysteine chromatographic separation was obtained 2.1 minute. Mean within-run and between-run precision were determined to be 1.36% CV and 4.23% CV, respectively. Detection limit was found to be linear up to 200 µmol/L for homocysteine. In this study the total plasma homocysteine levels in 44 men 21 women control group were: 7.25 ± 1.98 , 7.02 ± 2.90 µmol/L, and 30 men, 11 women cardiovascular patients were: 13.9 ± 4.56 , 12.2 ± 3.16 µmol/L, respectively. In addition we have measured the level of total homocystein after 2 hour of methionine loading in the control group, in a dose of ; (0.100 g/kg bady weight), and we observed that the level of homocysteine was; (21.11 ± 5.17 µmol/L) in men and (21.60 ± 5.89 µmol/L) in the women. Also Folic asid and B12 level measured in both controls and patients group. In conclusion we found that there is no difference between the baseline for homocysteine level in Gulhane Medical Staff and other literatures . and the level of both folic acid and B12 is low in myocardial patients in comparison with control group. Furthermore the level of homocysteine in the patients group mildly increased in comparison with control group, also we found that the measurment of fasting homocysteine is not enough so we have to do methionine loading test to determine the defect in homocysteine metabolism that might otherwise go undetected.

18

Mohammad Wael ABUGHOUSH,Yüksek Lisans Tezi,2002,58 sayfa Daniman:Prof.Ecz.Kd.Alb.smail KURT

KARBOHDRAT ABSORBSYONUN BYOKMYASAL NCELENMES Bu çalimada, karbohidrat malabsorbsiyonu ile ilgili basit tarama testleri (gaita pH, redüktan madde ve gaita eker kromatografisi) ile Iaktoz malabsorbsiyonunun biyokimyasal tani testleri (Iaktoz yükleme sonrasi nefeste H2, idrar galaktoz ve plazma glukoz ölçümü) irdelenerek pratik uygulanabilirlikleri ve tani deerleri aratirilmitir. 40 çocuk gaitasinda yapilan çalimada, sinirlamalari göz önünde tutulmak arti ile, gaita pH ve redüktan madde analizlerinin çocuklarda karbohidrat malabsorbsiyonunun taramasinda etkin olarak kullanilabilecei, iki test arasinda çok iyi uyum bulunduu, birbiri için onay testi olarak kullanilabilecekleri saptandi. Pozitif çikan gaita örneklerinde karbohidrat tipini belirlemede, ince tabaka eker kromatografisi yeterli bulundu. Laktoz malabsorbsiyonunun biyokimyasal tanisi için Iaktoz yükleme sonrasi plazma glukoz ölçümü yansira iki noninvazif yöntem (nefes H2 ve idrar galaktoz ölçümü ) Iaboratuvara kazandirildi. Laktoz malabsorbsiyonunun tanisinda aliilmi ince bairsak biyopsi materyalinde Iaktaz aktivite ölçümü yerine ''iki pozitif parametre'' (plazma glukoz artii <20 mg/dl, nefeste H2 artii>2:20 ppm) kriteri ''gold standart'' kullanilarak sinirli sayida örnekle yapilan (46 hasta ve 19 tip fakültesi örencisi) çalimada, yetikin primer Iaktaz eksikliine bali Iaktoz malabsorbsiyonunu -% 84 siklikta bulundu. iki pozitif parametre Iaktoz malabsorbsiyon göstergesi olarak alindiinda, tüm çalima grubunda (n=65) plazma glukoz ve nefes H2 ölçümleri duyarliliklari ( sirayla %93, ve %94, 7) birbirine yakin bulundu, dier yandan iki test sonuçlari %12 vakada uyumsuzdu. Laktoz malabsorbsiyonu biyokimyasal tanisinda, dier bir noninvazif parametre 1.saat idrarinda galaktoz/kreatinin (mg/mg) ölçümü Iaboratuvara kazandirildi. Bu metodun uygulanmasi kolay ve tekrarlanabilirlii yüksek (% 1,87) ve ortalama verimi (% 105) yeterli bulundu. Laktoz malabsorbsiyonu için < 0,1 mg/mg galaktoz/kreatinin orani sinir deer seçildiinde, bu parametre dier iki Iaktoz tolerans testi parametresine çok yakin duyarlilikta (%93,5) bulundu. Sonuç olarak, Iaktoz malabsorbsiyonunun sik görüldüü ülkemizde, Iaktoz malabsorbsiyonunun biyokimyasal tanisinda iki noninvazif ölçüm sonucu elde edilen (nefeste H2 ve 1.saat idrarinda alaktoz/kreatinin orani) ''iki pozitif parametre'' kriterinin pratikte uygun protokol olarak gözükmektedir.

19

BIOCHEMICAL INVESTIGATION OF CARBOHYDRATE ABSORPTION In this study, simple screening tests employed for detection of carbohydrate malabsorption (stool pH, stool reducing sugars and sugars chromatography) and biochemical diagnostic tests of lactose malabsorption, after lactose loading (breath H2, urine galactose and plasma glucose measurements) were evaluated and their diagnostic values were investigated. At the present study covering 40 children, it was determined that stool pH and reducing sugar analyses can be used for screening of carbohydrate malabsorption in children, by taking some limitations into consideration. There was good correlation between these two tests and either one can be used for confirmation of the other. Thin layer sugar chromatography was found to be sufficient for discriminating the carbohydrate type of the positive stool samples. In addition to plasma glucose measurement after lactose loading, two other non invasive methods (breath H2 and urine galactose measurement) were included in the test repertory of our laboratory . By use of ''two positive parameters'' criterion (increase of plasma glucose < 20 mg/dL, breath H2 increase <20 ppm) instead of the generally used lactase activity measurement in the small bowel biopsy samples as the gold standard for diagnosis of lactose malabsorption. Frequency of lactose malabsorption due to primary adult lactase deficiency was established to be 84%. The sensitivity of plasma glucose and breath H2 measurements were similar (93% and 94. 7% respectively), when ''two positive parameters'' criterion was accepted as the indicator of lactose malabsorption in the whole study group (n=65). Nevertheless, the results of two tests are discordant in 12% of the cases. Another non invasive parameter for biochemical diagnosis of lactose malabsorption, the galactose/creatinine (mg/mg) ratio determination in first hour urine sample was introduced in the repertory of the laboratory. This method was found to be easy to perform, to have high precision (1.87%) and sufficient mean recovery (105%). Sensitivity of this parameter was found very close to the other lactose tolerance tests (93.5 % ) when galactose/creatinine ratio <0.1 mg/mg is accepted as cut off limit for lactose malabsorption. Conclusively, in our country where lactose intolerance is frequent, in the biochemical diagnosis of lactose intolerance the positivity of two non invasive measurements (breath H2 and galactose/creatinine ratio in first hour urine sample) ("two positive parameters'' criterion) is likely a convenient protocol practically.

20

Khaled AL GHUDRAN, Yüksek Lisans Tezi. 2003, 50 Sayfa Daniman :Doç.Ecz.Kd.Alb.erif AKMAN

AKUT MYELOSTK LÖSEMDE MTOKONDRYAL DNA DEMLER Çok çeitli aratirmacilar tarafindan yapilan çalimalar mt DNA'nin karsinogenezin hem balama hem de promosyon basamaklarinda rol aldiini göstermitir. mt DNA dimerleri ve dimerleri katenatlari yaninda delesyon, nokta mutasyon ve insertisyonlari solid ve hematolojik kanserlerde tespit edilen ve diagnostik olabilecek nitelikte bulgulardir. OXPHOS enzim komplekslerindeki aktivite ve yapisal deiimlerle birlikte bozuk ATP üretimi kanserli hücrede tespit edilen dier hususlardir. mt DNA mutasyonlari, nöromüsküler ve kardiyovasküler patolojiler dahil yalanma ve kanserdeki katkilari da göz önüne alindiinda, birçok hastaliin temelinde yatan faktörlerdendir. Bu çalimada, hasta ve kontrol gruplarinin mitokondri DNA'sinin D-Loop bölgesi PCR ile amplifiye edilmitir. Beklenen 109 baz dizilik tek bant yalnizca iki kontrol vakasinda ve bir hastada mevcut olup baka bir hastada da çok silik olarak tespit edilmitir. Dier hastalarin tamaminda bu bölgede deiiklik bulunmutur. üç hastada major bant yaklaik 20 baz dizilik bir delesyonu göstermektedir ve bu üç hastada ortaktir. Bu hastalarin birinde daha silik olmakla birlikte beklenen 109 baz dizilik bant da mevcuttur. Bu hastalarin bir dierinde her ikisi de daha silik olmak üzere biri beklenen büyüklükte dieri daha büyük iki bant daha mevcuttur. Beklenenden daha büyük boydaki bant yaklaik 20 baz dizilik bir insersiyonu göstermektedir. Baka bir hastada ise beklenen büyüklükteki banda ek olarak yaklaik 30 baz dizilik bir delesyonu gösteren daha küçük bir bant mevcuttur. Sonuç olarak üç hastada heteroplazmi mevcuttur. ki hastada amplifikasyon olmamitir. Bu durum primer balanma bölgelerinde bir deiiklie iaret etmektedir. Çünkü bu hastalarda mitokondriyal DNA varlii baka bir primer dizisi ile ispatlanmitir . Mitokondride oluan ROS kismen mitokondrial ve nükleer DNA'da oluturduu mutagenez nedeniyle karsinogenezin oluumunda rol oynamaktadir. Ayrica, hücre siklusundaki geçileri burada rol alan kinazlari aktive ederek salayan ATP üretimindeki düüler hücre silkusunun aksamasina neden olur. ATP sentez bozukluklari DNA lezyonlarinin tamirini salayan mekanizmalarin aksamasina katkida bulunur. Gelecek aratirmalar için önemli sahalardan bazilari karsinogenezde intergenomik sinyal iletim yollarinin mitokondri ve mt DNA mutasyonlarinin tümör hücrelerinin immünolojik kontrolündeki rolünün incelenmesidir.

21

MITOCHONDRIAL DNA ALTERATIONS IN ACUTE MYELOCYTIC LEUKEMIA According to the studies made by various researchers, mtDNA has likely a role in the beginning and promotion steps of carcinogenesis. In addition to mtDNA dimers and catenates, deletions, point mutations and insertions are the findings that can be diagnostic in solid and hematologic cancers. The change in the activity and structure of OXPHOS enzyme complexes and insufficient ATP production are some other findings in cancer cells. mtDNA mutation, is the main reason for many diseases including neuromuscular and cardiovascular pathology and cancer was amplified by PCR. The D-loop region of mitochondrial DNA of AML patients and control group. The expected 109 bp amplification is present in two control cases and in one patient and also in another patient the band is very faint. In all of the other patients, some changes were found in this region. In three patients, major band shows a deletion with about 20 base pairs and this is common in three patients. In one of these patients, although it is also faint there is an expected 109 bp band. In another patient, there are two bands; which are indistinct one is normal other is bigger. The band that has bigger size than expected has an insersion of almost 20 base pairs. In patient 54, there is a smaller band showing a deletion with 30 base series added to the band in expected size. As a result, in three patients heteroplasmi is present. There is no amplification in two patients.This situation signs a change in primer binding regions. Because, existence of mitochondrial DNA was proved by another primer set in these patients. ROS, produced in mitochondria, plays a role in the formation of carcinogenesis because of the mutagenesis occuring in nuclear DNA and partially in mitochondria by ROS. Also, decreasing production of ATP that cause activation of kinases having roles in cell cycle, causes disruption of cell cycle. Problems in ATP synthesis, assist in the disruption of the mechanism that provides repair of the DNA lesions. Some other important topics for the future research are, the role of intergenomic signal Some other important topics for the future research are, the role of intergenomic signal transmission, carcinogenesis, mtDNA mutations in carcinogenesis and their role in the immünological control of tumour cells.

22

Fethi ABDULGAN, Yüksek Lisans Tezi,2004, 54 Sayfa Daniman: Prof.Dr.M.Kemal ERBL

YÜKSEK BASINÇLI SIVI KROMATOGRAFS (HPLC) YÖNTEMYLE PLAZMA VTAMN D3 ÖLÇÜMÜ Kan dolaimindaki 25(OH)D vitamini konsantrasyonu ölçümünün kullanilabilir D vitaminini yansittii bilinmekte ve insanlarda D vitamini düzeylerinin en iyi göstergesi olduu düünülmektedir. Dolaimdaki 25(OH)D vitamininin ölçülmesi metabolik kemik hastaliklarinin takibinde son derece önemlidir, ayrica çok sayida metabolik hastalikla olan ilikisi henüz aratirilmaktadir. Bu çalimanin amaci dolaimdaki 25(OH)D vitamini miktar tayininde yaygin olarak kullanilan farkli yöntemler olan HPLC-UVD ile radyoaktif I125 iaretli RIA kitlerinden birisinin (BioSource Europe S.A.) sonuçlarini karilatirmak ve etkinliklerini aratirmakti. Çalima sirasinda D vitamini miktar tayininde HPLC yönteminin gün-içi ve günler-arasi tekrarlanabilirlik, verim ve deteksiyon sinirlari yönünden daha üstün olduu görüldü. Farkli yöntemlerle saptanmi olan D vitamini miktarlarinin karilatirma amaciyla kullanilmamasi bazi kaynaklar tarafindan önerilmise de, bu çalimada her iki yöntem arasinda matematiksel bir baintinin bulunduu belirlenmitir. Zorunlu hallerde söz konusu baintinin baarili bir ekilde kullanilabilecei düünülmektedir. Özetle, özellikle düük deerler beklendii durumlarda HPLC yönteminin kan dolaimindaki D vitamini düzeyinin belirlenmesinde çok daha etkin olacai sonucuna ulailmitir.

23

THE MEASURMENT OF VITAMIN D3 BY HIGH PERFORMANCE LIQUID CHROMATOGRAPHY METHOD Measurements of circulating 25-hydroxyvitamin D3 [25(OH)D3 vitamin] concentration is considered to be a reflection of availability of vitamin D and is thought to be the best indicator of vitamin D level in human. Measurement of circulating 25(OH)D3 vitamin is important in the management of metabolic bone disease, as well as numerous disorders yet under investigation. Many methods have been developed for determing vitamin D3 status in humans.These techniques are (RIA) Radio Immuno Assays, (ELIA) Enzyme Linked Immunosorbent Assay and, direct UV detection after HPLC. The aim of this study was to compare two widely used methods for quantification of circulating 25(OH)D3 vitamin; namely HPLC-based direct ultraviolet detection method, and Radioiodine (125I)-based RIA kits for the detection of 25(OH)D3 vitamin ( BioSource Europe S.A.). At the present study, HPLC method was found to be superior due to better within-run and between-run precisions, recovery, detection limits. Although results of vitamin D levels measured with different methods are not advised to be compared with each other, a mathematical equation was established between the results of these two methods. This equation can effectively be used for comparison of the vitamin D results of the methods, whenever required. Conclusively, HPLC method was found to be easy to use, sensitive, rapid with simple sample preparation, more effective for determination of circulating Vitamin D3 levels, particularly when its level is expected to be at lower ranges, and ease of use make it useful for routine determinations.

24

Akram Mohammad Saad HAMASHA,Yüksek Lisans Tezi,2002,46 Sayfa Daniman : Doç.Tbp.Kd.Bnb.inasi Taner YILDIRAN

(ÜRDÜN'ÜN ÇETL EHRLERNDEN TOPLANAN TOPRAK (EUCALYPTUS CAMALDULENSS AACI ÇEVRES) VE GÜVERCN DIKI ÖRNEKLERNDEN CRYPTOCOCCUS NEOFORMANS VARYETELERNN ARATIRILMASI Cryptococcus neoformans, bata AIDS olmak üzere, primer hastaliklari nedeniyle immün yetmezlik durumunun söz konusu olduu bireylerde, kriptokoksik menenjit olarak bilinen hayati tehdit edici bir enfeksiyona neden olmaktadir. Immun yetmezlikli hastalarin son yillardaki belirgin artiina paralel olarak, Cryptococcus neoformans'in ekolojisi ve kriptokokkoz epidemiolojisi de önem kazanmaktadir. Daha önce C. neoformans'in ekolojik dailimi ile ilgili benzer bir çalimanin yapilmami olduu Ürdün'de, Eucalyptus cinsi aaçlarin ülke genelinde oldukça yaygin bir ekilde bulunmasi nedeniyle, özellikle var. gattii yönünden aratirilmaya deer bulunurken, ayni zamanda var. neoformans'in varliinin aratirilmasi da amaçlanmitir. Çevresel Orneklerden C. neoformans var. gattii izolasyonu amaciyla Ürdün'ün Amman, Irbid, Jarash ve Ajloun ehirlerinde bulunan Eucalyptus camaldulensis (River red gum) aaçlari çevresinden 500 toprak örnei; ayni ehirlerden C. neoformans var. neoformans izolasyonu amaciyla da 509 güvercin diki Omei toplanmitir. Modifiye Staib agara yapilan ekimler sonunda toplam 336 üpheli maya kolonisi seçilmi ve bunlara uygulanan aamali identifikasyon testlerinde izolatlarin hiç birisi C. neoformans olarak identifiye edilememitlr. Bu izolatlarin hemen hepsinin neoformans dii ve virulan olmayan Cryptococcus türlerinden oluabilecei saptanmitir. Sonuç olarak, daha önce C. neoformans ekolojisi ile ilgili bilinen bir çalimanin yürütülmedii Ürdün'de, hedeflenen ekolojik kaynaklarda en azindan imdilik bu etkene rastlanmamitir. Ancak gerçek durumun daha salikli bir biçimde ortaya konulabilmesi için, bu paraleldeki çalimalarin gelecekte de yürütülmesi gereklilii kaçinilmazdir.

25

THE INVESTIGATION OF VARIETIES OF CRYPTOCOCCUS NEOFORMANS FROM SOIL (AROUND EUCALYPTUS CAMALDULENSIS TREES) AND PIGEON DROPPING SAMPLES COLLECTED FROM SOME CITIES IN JORDAN Cryptococcus neoformans causes a life-threatening infection known as cryptococcal meningitis, especially in individuals whose immune status was severely impaired due to their certain primary underlying diseases such as AIDS. In parallel to marked increase of the number of immuncompromised patients, the investigations about the ecology of Cryptococcus neoformans and the epidemiology of cryptococcal disease are becoming more significant issues in this field. To our knowledge, any study related to the ecological distribution of Cryptococcus neoformans in Jordan was not included in literature. Beside that, the Eucalyptus trees which are the best known ecological niche for var. gattii, were frequently found entire the country. For above reasons, it was aimed to study the presence and distribution of varieties of Cryptococcus neoformans in this geographic area. For the isolation of C. neoformans var. gatti from environmental sources, 500 soil samples just around the Eucalyptus trees from cities of Amman, Irbid, Jarash, and Ajloun were collected. Also, 509 samples of pigeon droppings were collected from the same cities for the isolation of C. neoformans var. neoformans from environmental sources. After culturing the samples to modified Staib agar medium in Petri dishes, a total of 336 suspected yeast colonies was picked up during screening process. Unfortunately, at the end of serial mycological studies, none of these suspected isolates was identified as C. neoformans, but all were avirulent Cryptococcus spp. other than neoformans. As a result, at least for now, C. neoformans was not recovered from targeted ecological sources in Jordan where a similar ecological study was not performed before. However, for determining the real status in this geographic area, similar studies also need to be done further.

26

brahim JBARAH, Yüksek Lisans Tezi, 2003 54 Sayfa Daniman: Doç.Tbp.Mehmet BAYSALLAR

BEYN OMURLK SIVISI VE ORTA KULAK EFÜZYONU ÖRNEKLERNDEN HAEMOPHLUS NFLUENZAE'NIN SAPTANMASINDA KÜLTÜR VE PCR'IN KARILATIRILMASI Efüzyonlu orta kulak iltihabi (OME) çocukluk çaindaki iitme kaybinin en önemli nedenlerinden biridir. Haemophilus influenzae, Streptococcus pneumoniae ve Moraxella catarrhalis çocuklardaki OME olgularinin ana patojenleri olarak bilinirler. Etkili antimikrobiyal tedaviye ramen bakteriyel menenjit hala yüksek morbidite ve mortaliteye sahip bir hastaliktir. Vakalarin çoundan H.influenzae, S.pneumoniae ve Neisseria meningitidis sorumludur. Hem bakteriyel menenjitteki hem de OME'deki bu mikroorganizmalar konvansiyonel kültürlerde zor ürerler. Bu yüzden, bakteriyel DNA'yi saptamak ve konvansiyonel kültür yöntemini altin standart kabul ederek polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) tekniinin tanisal deerini belirlemek amaciyla beyin omurilik sivisi (BOS) ve orta kulak efüzyonu örneklerinde PCR uygulandi. Menenjit ve OME üpheli çocuklardan alinan 53'ü BOS ve 22'si OKE olmak üzere toplam 75 örnek üzerinde çaliildi. Her bir örnee konvansiyonel kültür ve PCR testi uygulandi. 53 BOS örneinin birinde (S.pneumoniae) ve 22 OKE örneinin üçünde (1 H.influenzae non b ve 2 M.catarrhalis) kültür pozitiflii saptandi. Çalimadaki total BOS ve OKE örnekleri için duyarlilik, özgüllük, pozitif kestirim deeri, negatif kestirim deeri ve korelasyon orani sirasiyla %100.0, %87.3, %30.8, %100.0 ve %88.0 olarak bulundu. Sonuç olarak, bu çalima, PCR tekniinin, çocuk menenjit ve OME vakalarindan alinan örneklerden üç en yaygin patojeni daha fazla ve daha kisa zamanda saptayabildiini ortaya koymaktadir. PCR tekniinin de bu alanda rutin kullanima girmesi ve mikrobiyolog ve klinisyen arasindaki iyi bir diyaloun salanmasi durumunda bu hastaliklardaki etyolojik ve dolayisiyla tedaviye doru yaklaim problemlerinin azalabilecei kanaatine varilmitir.

27

COMPARISON OF CONVENTIONAL CULTURE AND PCR TECHNIQUES IN DETECTION OF HAEMOPHILUS INFLUENZAE IN CEREBROSPINAL FLUIDS AND MIDDLE EAR EFFUSIONS Otitis media with effusion (OME) is one of the major causes of hearing loss in childhood, it is known that H.influenzae, S.pneumoniae, and M.catarrhalis are considered the chief pathogens of OME in children. Bacterial meningitis is still a disease with high morbidity and mortality rates despite the effective antimicrobial therapy. H.influenzae, S.pneumoniae, and Neisseria meningitidis are responsible for the most cases. These microorganisms in both bacterial meningitis and OME have a fastidious characteristics in conventional culture, that have not been able to make clear cascade for identification, therefore, PCR has been applied to the detection of bacterial DNA in cerebrospinal fluid (CSF) and middle ear effusion (MEE) specimens, and to evaluate the significant diagnostic value of PCR technique compared to conventional culture methods as "gold standard". A total of 53 CSF and 22 MEE samples were collected from meningitis and OME suspected childrens respectively, that were tested by both conventional culture and PCR methods. One of 53 CSF (S.pneumoniae) and three of 22 MEE ( 1 H.influenzae non b and 2 M.catarrhalis) samples were culture positive. The PCR revealed genomic DNA sequences of 5 (S.pneumoniae) from 53 CSF samples, and 8 ( 3 H.influenzae, 3 M.catarrhalis and 2 yielding both S.pneumoniae and M.catarrhalis with each others) from 22 MEE samples. The sensitivity, specificity, positive predictive value, negative predictive value, and the correlation rate for the total study samples from both CSF and MEE were 100 %, 87.3 %, 30.8 %, 100 %, and 88 % respectively. In conclusion, this study showed that the PCR technique might detect the most common three pathogens more and in a shorter time period in the specimens taken from patients with meningitisand OME (in pediatric population). The routine use of PCR technique along with a good cooperation between microbiologists and clinicians, it was concluded that the problems associated with the etiology and proper treatment approaches would be minimized.

28

Valbona Nerjaku, Yüksek Lisans Tezi, 2004, 36 Sayfa Daniman : Yrd.Doç.Tbp.Kd.Yzb.Abdullah KILIÇ

YOUN BAKIM ÜNTELERNDE KARILAILAN HASTANE NFEKSYONLARI, ZOLE EDLEN ETKENLER VE ANTBYOTK DUYARLILIKLARI Youn bakim ünitelerinde oluan hastane infeksiyonlari, günümüzde tüm dünyada önemli bir salik sorunu haline gelmitir. Bu aratirmada bir yillik süre içerisinde Gülhane Askeri Tip Akademisi YBÜ'nde hastane infeksiyon orani, izole edilen etkenler ve antibiyotik dirençlilik oranlari saptandi. Hastanemizde çeitli YBÜ'nde yatan, yalari 0-98 arasinda deien toplam 1958 hasta deerlendirildi. zole edilen mikroorganizmalar klasik yöntemlerle tanimlandi. Tanimlanan bakterilerin antibiyotik duyarliliklari, National Committee for Clinical Laboratory Standarts (NCCLS) kriterlerine uygun olarak Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemi ile ticari antibiyotik diskleri (Oxoid) kullanilarak yapildi. Bu aratirmada 1958 hastanin 189'unda hastane infeksiyonu gelitii ve hastane infeksiyon hizinin %9.6 olduu tespit edildi. En yüksek hastane infeksiyon hizinin Plastik Cerrahi ve Yanik YBÜ' sinde (%53.0), en azinin ise Kalp Damar Cerrahisi ve Kardiyoloji YBÜ'sinde (%3.7) olduu saptandi. Hastalardan toplam 235 mikroorganizma izole edildi. Mikroorganizmalarin %55.8'ini gram negatif basill, %42.1'ini gram pozitif koklar ve %2.1'inin mantarlar oluturdu. En yüksek oranda S. aureus (%32), Pseudomonas türleri (%15.0) ve Escherichia coli (%15.0) izole edildi. S. aureus kökenlerinin metisilin direnci %89.3 olarak saptanirken, vankomisin ve teikoplanine direnç saptanmadi. Gram negatif basillerin en fazla imipenem, amikasin ve sefepime, en az ise gentamisin, trimetoprim/sülfometaksazol ve ampisiline olduu saptandi. Giderek artan dirençli mikroorganizma oraninin ve hastane infeksiyonlarinin azaltilmasina yönelik sistemli çalimalar kurulmasi ve bunlarin düzenli olarak yürütülmesi, hastane infeksiyonlarinin oraninin azalmasinda olumlu sonuçlar verecektir. Bu da genel salik hizmetlerinin düzeyini önemli ölçüde arttiracaktir.

29

NOSOCOMIAL INFECTIONS SEEN IN THE INTENSIVE CARE UNITS, ISOLATED AGENTS, AND ANTIMICROBIAL SUSCEPTIBILITIES Nosocomial infections occurred at the intensive care units (ICU) has become a serious health problem. In this study, the rate of nosocomial infections, pathogens that are isolated, and antimicrobial susceptibilities were determined at Gulhane Military Medical Academy, for one-year period. For different ICUs, between 0-98 years old, totally 1958 patients were eximined. The isolated microorganisms were identified by classical methods. antimicrobial susceptbilities of these identified bacteria were performed at the direction of NCCLS criteria by using KirbyBauer disc diffusion methods of commercially available antibiotic disks (Oxoid). 189 of 1958 patients had nosocomial infectious (NI), and the rate of NI as determined as 9.6 %. the most common NI was in ICU of Plastical Surgery and Burn Unit (53%). The fewest NIs rate was in ICU of Cardiovascular Surgery and Cardiology (3.7%). Totally 235 microorganisms were isolated from the patients. 55.8% of them were determined as gramnegative bacilli, 42.1% were gram-positive cocci, and 2.1% were fungi. The most frequent isolates were Staphylococcus aureus (32%), Pseudomonas spp. (15.0%), and Escherichia coli (15.0%). The methicilline resistance for S. aureus strains are found as 89.3%, and there was no any vancomycin and teicoplanin resistance. Gram-negative basil was most sensitive to imipenem, amikacine, and cefepime, whereas less sensitive to gentamicin, cotrimoxazole, and ampicilline. Systematic researches for resistant microorganisms that are getting more frequent, and NIs, would decrease the number of NIs. Therefore, the quality of general health system would increase.

30

Muhammad ABU STTE,Yüksek Lisans Tezi, 2004,51 Sayfa Daniman: Doç.Tbp.Alb.Ayhan KUBAR

EFÜZYONLU OTTS MEDA OLUUMUNDA VRÜSLERN ETKSNN TaqMan PCR YÖNTEMYLE ARATIRILMASI Efüzyonlu Otitis Media çocuklardaki iitme kaybinin en önemli sebeplerinden birisidir.Vakalarin 2/3'ü bakterilerle meydana gelmektedir.Dier yandan OME prognozisine de bazi etkileri olabilecek biçimde etyolojik ajan olarak virüslerin varlii artan sayida yayin ile karimiza çikmaktadir. Özellikle respiratuvar virüsler olmak üzere (RSV, influenza virus, adenovirus, parainfluenza virus) bazi virüsler MEE' de gösterilmitir. En çok karilailan virüsler RSV, influenza virus, adenovirus, parainfluenza virus, enterovirus ve son zamanlarda da belirtildii gibi herpesviruslardir. PCR tekniindeki ilerlemeler ile MEE örneklerindeki virus tespit oranlari %5' den %71' e çikmitir. Biz çalimamizda 30 MEE örneindeki 7 virüse (RSV type A and B, influenza -A virus, adenovirus, CMV, HSV-1 ve enterovirus) ait genomlari tespit etmek için spesifik real time TaqMan PCR testi gelitirdik. Real time TaqMan PCR testi 18 hasta örneinde virüslere ait genomik materyal bulmutur. Bu pozitif örneklerde 23 viral enfeksiyon tespit edilmitir{(5 örnek 2 virüs ile infekte ve 14örnekte RSV-A (%61), 5 örnekte CMV (%22), 3 örnekte adenovirüs (%13), ve 1 örnekte HSV-1 (%4)}.Enterovirus ve influenza-A virus ise hiç tespit edilmemitir. Sonuç olarak viral etken içeren vakalarin 2/3' ünü respiratuvar viruslar (%57) ve %20' sini ise herpesviruslar oluturmaktadir. Real time TaqMan PCR tekniinin virüs tespit çalimalari için kullanilmalari kisa bir zaman periyodu içinde tüm virüslerin tespit edilmelerini arttiracaktir. Bu sonuçlar da virüslerin OME geliimindeki önemli rollerini teyit edecektir. Yakin bir gelecekte OME ile çok sik bulunan virüs gruplari, özellllikle de RSV, çocuklardaki OME' nin önlenmesi için bir hedef olarak düünülmelidir.OME patogenezinde herpes virüslerin etkileri hakkinda ise daha çok bilgiye ihtiyaç vardir. Mikrobiyologlar ve klinisyenler arasindaki iyi diyaloglar ile real time TaqMan PCR testlerinin rutin kullanimi OME için etyoloji ve uygun tedavi yaklaimlari konusundaki bazi problemleri çözebilecektir.

31

INVESTIGATION OF THE EFFECT OF VIRUSES ON OTITIS MEDIA WITH EFFUSION BY TAQMAN REAL-TIME PCR TECHNIQUE Otitis media with effusion (OME) is one of the major causes of hearing loss in childhod. It is caused by pathgenic bacteria in two thirds of cases. On the other hand, increasing numbers of reports have implicated viruses as etiologic agents that may have some effect on prognosis of (OME). A variety of viruses, especially the respiratory viruses (RSV, influenza virus, adenovirus, parainfluenza virus), have been detected in the MEE . The commonly detected viruses include RSV, influenza virus, adenovirus, parainfluenza virus, enterovirus, and recently herpesvirus. The advent of PCR technique has increased the detection rates of viruses in MEE specimens from 5% to 48-71% . In our study, we have developed a highly sensitive and specific real-time TaqMan PCR assay for detection of the 7 viruses (RSV type A and B, influenza -A virus, adenovirus, CMV, HSV-1, and enterovirus) genomes in 30 MEE specimens. The TaqMan PCR assay revealed genomic materials of viruses in 18 specimens (60%), a total of 23 viral infections {(5 specimens were infected by two viruses and RSV-A genome was detected in 14 (61%), CMV in 5 (22%), adenovirus in 3 (13%) and HSV-1 in 1 (4%)}. Also, enterovirus, RSV-B, and influenza- A virus were not detected at all. In conclusion, respiratory viruses were present in (57%) ~ two thirds of cases covering viral agents and herpesvirus in (20%). The use of real-time PCR technique for the detection of the viruses might have increased the overall virus detection rate and in a shorter time period. These results confirm the important role of viruses in the development of OME. In the future, the virus groups associated most commonly with OME, especially RSV should be considered to be a target for prevention of OME in children, and more information is also required about the effect of herpesvirus on the pathogenesis of OME. The routine use of TaqMan PCR along with a good cooperation between microbiologist and clinicians, it may solve some problems associated with the etiology and proper treatment approaches for OME.

32

Aysel PEKEL,Yüksek LisansTezi. 2003,sayfa 57 Daniman : Doç.Tbp.Kd.Alb.Ali ENGÜL

TÜRK TOPLUMUNDA NORMAL LÖKOST SAYILARI VE ALT GRUPLARININ BELRLENMES Periferik kan lenfositlerinin (PKL) immünofenotiplendirilmesi; doutan veya kazanilmi immünolojik hastaliklarin, hematolojik malign hastaliklarin ve otoimmün hastaliklarin tanisinda kullanilmaktadir. Yeni doandan balamak üzere erikine doru olan dönemde, lenfosit alt gruplarinin bail ve mutlak sayilarinin karilatirilmasi bir çok immünolojik rahatsizliin deerlendirilmesinde önem taimaktadir. Türk toplumunda ya gruplarina göre normal lökosit sayilari ve alt gruplarini belirlemeye yönelik yaptiimiz bu çalimada toplam 256 salikli kii çalimaya alindi. Periferik venöz kan örnekleri akim sitometri ile deerlendirildi. Lökosit sayilarinin doumdan sonra arttii ve 12-24 aylik dönemde en yüksek düzeye ulatii, CD2+ lenfositlerin 0-6 aylik dönemden itibaren yala birlikte arttii, CD19+ B lenfositlerin 12-24 aylik döneme kadar arti gösterdii CD3+ T lenfositlerin bu dönemden sonra deiiklik gösterdii bulundu. Erikin dönemde CD19+ B lenfositler düerken, CD3+ T lenfositlerin artilari devam etti. CD3+CD4+ T lenfositlerin yüzdelerinin, 0-6 ay, 6-12 ay ve 12-24 aylik dönemde deiiklik göstermedii, CD3+CD8+ T lenfosit yüzdelerinin 0-6 ay ve 3-5 ya gruplarinin erikin dönemden düük olduu bulundu. Ancak yala birlikte arti gösterdi. CD3+ + CD16 CD56 NK hücrelerinin 10-16 ya grubunda en yüksek düzeyde olduu, daha sonra yala birlikte dereceli olarak arttii, CD3+CD16+CD56+ hücrelerinin ise, 0-6 aydan itibaren yala birlikte arti gösterdii saptandi. CD2+, CD3+, CD3+CD4+, CD3+CD8+, CD3-CD16+CD56+, CD3+CD16+CD56+ hücrelerin mutlak sayilarinin erikine doru ilerledikçe azaldii tespit edildi. 18-40 ya grubunun kadin ve erkekleri arasinda anlamli farkliliklar bulundu. CD2+, CD3+, CD3+CD4+ T lenfositlerin yüzdelerinin kadinlarda erkeklerden yüksek, CD3-CD16+CD56+ NK hücrelerinin ise düük olduu, CD19+, CD3-CD16+CD56+ ve CD3+HLADR+ hücrelerin mutlak sayilarinin da erkeklerde kadinlardan yüksek olduu tespit edildi (p<0,05). Bu sonuçlar geçmite yapilan çalima sonuçlariyla uyumludur. Bu sonuçlar, Türk toplumundaki immün sistem elemanlarinin kantitatif özelliklerinin, dier toplumlardan elde edilen sonuçlarla benzerlik gösterdiini ve elde edilen sonuçlarin da Türk toplumu için referans deerler olarak kullanilabileceini göstermektedir.

33

THE NORMAL LEVELS OF LEUCOCYTE COUNTS AND SUBSETS IN TURKISH POPULATION Immunophenotyping of peripheral blood lymphocytes has been using in diagnosis of congenital or acquired immunological disorders and haematologic and autoimmune diseases. The comparison of relative and absolute lymphocyte counts is important for evaluation of many immunological disturbances between newborn and adult periods. The aim of this study was the determine the normal levels of leucocyte counts and subsets according to age groups in Turkish population, and total 256 healthy person were enrolled this study. Peripheral blood samples were evaluated by flow cytometry. In our study, we found that the leucocyte count has increased after birth and reached to the peak level in period between 12 and 24 month. CD2+ , CD19+ and CD3+ lymphocyte counts have increased along with age. In adult period, the ratio of CD3+ lymphocytes has continued to increase while the ratio of CD19+ lymphocytes has decreased. No differences were found among the age groups with respect to CD3+CD4+ and + CD3 CD8+ T lymphocytes until 12-24 and 24-36 months old periods, respectively, and then these parameters increased along with age. In addition the CD3-CD16+ CD56+cells reached to the peak levels in 0-6 months old period and then gradually continued to increased with age. CD3+CD16+ CD56+cells have increased with age after birth. Absolute counts of CD2+, CD3+, CD3+CD4+, CD3+CD8+, CD3-CD16+CD56+ and + CD3 CD16+CD56+ cells have decreased from 0-6 months to adult period. In 18-40 age group, we found that CD2+, CD3+ and CD3+CD4+ T cells were higher in female than male, in contrast to CD19+, CD3-CD16+CD56+ , and CD3+HLA DR+ absolute numbers of cells (p<0,05). These results are compatible with the results of studies which realized in the past. These results to show that the qualitative properties of immune system components in Turkish population are similar to the populations in other countries, and this results may be used as a reference values in Turkish population.

34

Zafer KOSTK, Yüksek Lisans Tezi, 1999, 92 sayfa Daniman: Yrd.Doç.Dr.Ersen ALOLU

OLAANÜSTÜ HAL BÖLGESNDE YARALANARAK GATA ETM HASTANESNDE TEDAV GÖREN HASTALARIN DOKTOR-HASTA LKS VE BU LKDEN KAYNAKLANAN TATMN DÜZEYLERNN ANALZ Salik yöneticilerinin yüksek kaliteli salik hizmeti üretme sorumluluu bulunmaktadir. Tibbi bakim kalitesinin temel boyutlarindan birisi hasta tatminidir. Salik kurumlarinda hasta tatmini salik hizmetlerinin nihai çiktisidir. Hasta tatmini müteri beklentilerinin karilanmasi olarak tanimlanabilir. Hasta tatmini konusunda yapilan aratirmalar doktorhasta etkileiminin hasta tatminini etkileyen birinci ve en önemli faktör olduunu ortaya koymulardir. Bu çalimanin amaci, hasta tatmininin ölçümü ve hasta-doktor etkileiminin hasta tatminine etkisini ortaya koymaktir. Aratirma evrenini GATA eitim hastanesinden 1997-1998 yillari arasinda taburcu olan OHAL yöresinde yaralanan erba ve erler oluturmaktadir. Tesadüfi olarak seçilen 261 kii, aratirma örneklemini oluturmaktadir. Veri toplama amaciyla anket yöntemi kullanilmitir. Veri analizinde çok sayida istatistiksel yöntem kullanilmitir. Doktor - hasta etkilemiimi betimleyen boyutlarin belirlenmesi için varimax rotasyonu içeren faktör analizi kullanilmitir. Gruplar arasindaki farkliliklari test etmek için MANOVA. T testi ve Kruskal Wallis varyans analizi kullanilmitir. Hasta tatmini ile hasta doktor ilikisini betimleyen boyutlar ve hasta karakteristikleri arasindaki nedensel ilikileri incelemek ve test etmek için yol analizi uygulanmitir. Bu çalimada hasta doktor ilikisini betimleyen boyutlarin, iletiim ve bilgilendirme, güven ve duyarlilik olduu belirlenmitir. Bu bulguya ek olarak, hasta-doktor ilikisi boyutlarinin tümünün hasta tatminini istatistiksel açidan anlamli ölçüde etkiledii saptanmitir.

35

THE PHSICIAN PATIENT RELATIONS IN PATIENTS WHO WERE WOUNDED IN OHAL REGION AND TREATED IN GATA RESEARCH HOSPITAL AND THE STATISFIED STATUS ANALYSE ABOUT THIS RELATIONS The health care managers have responsibility to produce high qualitiy services the main dimension of health care quality is patient satisfaction. In health care settings, patient satisfaction is the ultimate outcome of health care services. Patient satisfaction can be defined as meeting consumer expectations. Studies focused on patient satisfaction concluded that the doctor patient interaction is the first factor influencing patient satisfaction. The purpose of this study is to measure patient satisfaction and investigate the effects of doctor patient interaction on patient satisfaction. Study population included patients discharged from GATA training hospital in 1997 to 1998 these patients are privates injured in OHAL region. Randomly selected 261 privates comprised study sample. Questionnaire method way employed to data collection. In data analysis several statistical methods were used. Factor analysis with varimax rotation was applied to determine dimensions of doctor-patient interaction. To compare group means, multivariate analysis of variance (MANOVA) t tests were and Kruscall Wallis Analysis of Variance used. To analysis and to test causal relationship between patient satisfaction and dimensions of doctor patient interaction and patient characteristics path analysis was applied. In this study it was found that main dimensions of doctor patient interactions were communication and information-giving, thrust and sensitivity to patients. In addition to this finding, it was found that all dimensions of doctor-patient interaction have statistically effect on patient satisfaction.

36

Suat PEKER, Yüksek Lisans Tezi,2000,131 sayfa Daniman :Doç.Dr.ahin KAVUNCUBAI ahin KAVUNCUBAI

HASTANELERDE TALEP TAHMN VE HASTANE HZMETLERNN PLANLANMASI: GATA ETM HASTANESNDE BR UYGULAMA Birer ekonomik iletme olarak salik kurumlarinin verimli ve etkili çaliabilmesi için hizmet planlamasina airlik vermesi gerekmektedir. Hizmet planlamasi çalimalarinin temelinde ise talep tahmini bulunmaktadir. Talep tahmini ile hastane yönetimi, kapasite planlamasini ve kaynak tahsisini kolayca gerçekletirebilir. Bu çalimanin temel amaci, hastanelerde hizmet planlamasinin ve hizmet planlamasinda talep tahmini sonuçlarindan nasil yararlanildiini ortaya koymaktir. Aratirma evrenini GATA Eitim Hastanesi oluturmaktadir. Bu çalimada hastanenin, poliklinik hizmetleri, yatan hasta hizmetleri, laboratuar hizmetleri vb. ile ilgili son 5 yillik aylik verileri, ariv kayitlari ve bilgi ilem merkezi verilerinden yararlanilarak toplanmitir. Geçmie yönelik veriler regresyon analizi ile incelenerek, talep tahmin modeli gelitirilmeye çaliilmitir. Aratirma sonucunda, hastane poliklinikleri, klinikleri, özel hizmet birimleri ve tehis üniteleri ile ilgili talep tahmini modelleri gelitirilmi, bu modeller kullanilarak gelecee yönelik öngörüler yapilmi ve hastane hizmet kapasitesi göstergesi olan yatak sayisinin ne olmasi gerektii ortaya konulmutur. FORECASTING DEMAND IN HOSPITALS AND PLANING OF HOSPITALS SERVICES': AN APPLICATION AT GULHANE MILITARY MEDICAL ACADEMY Health institutions are described as economic enterprises so that they should focuse on health services planning in order to serve in an efficent way. The health services planning studies are based on the prediction of service demand. By using the demand prediction, hospitals can easily achieve the highest capacity planning and resource allocation to serve their population. The purpose of this study to develop a demand forecasting model for the hospital service planning and apply the predicted model for the Turkish Army Hospitals. The study was conducted at Gulhane Military Medical Academy. For the purpose of the study, hospital outpatient records, hospital inpatient records, laboratory services' records, hospital archives, and the hospital computing services' data set were used and the selected years for the analysis was 1995-1999. The regression analysis was used to develop the demand prediction models for each specific hospital department.

37

At the end of the research, the hospital service demand forecasting models were developed for the outpatient clinics, the hospital inpatient clinics, the diagnostic units, and the developed models were used to predict future hospital service utilizations. Finally, the results of the study helped the hospital administrator to find out the real inpatient bed numbers to serve its army population and their dependents.

38

Çetin TA,Yüksek Lisans Tezi, 2000,112 Sayfa Daniman : Yrd.Doç.Dr.Yalçin ÖZKAN

FARMASÖTK JELLERDE ÖRNEK BR ÖN FORMÜLASYON ÇALIMASI Yari kati ilaç ekilleri genel olarak krem, merhem, jel ve pasta olarak hazirlanirlar. Yari Katilar içerisinde jel kullanimi kozmetik ve farmasötik alanda geni bir yer tutar. Lokal olarak uygulanan bir ilacin etkinlii deriden penetre olmasina ve derinin derin tabakalarinda birikmesine balidir. Bu absorbsiyonun deeri kullanilan etken maddeye ve formülasyonda bulunan yardimci maddelere göre deiir. Yardimci maddelerin bileimi hem formülasyondan salimi hem de deriden geçii etkiler. Klorfeniramin maleat tüm antihistaminikler gibi oral yoldan alindiinda sedasyon, uyuukluk, kaslarda zayiflik ve mide bairsak sisteminde çeitli rahatsizliklar meydana getirir. Bu yan etkileri önlemek amaci ile klorfeniramin maleatin lokal olarak uygulanabilmesi için jel formülasyonlari hazirlanmitir. Jeller üç deiik polimer grubu kullanilarak hazirlanmitir. Bunlar doal polimerlerden kitozan, yari sentetik polimerlerden selüloz türevleri ve sentetik polimer grubundan karbopol türevleridirler. Klorfeniramin maleatin hazirlanan formülasyonlardan in vitro salimi selüloz diyaliz zarindan Franz difüzyon hücresi kullanilarak incelenmitir. Selüloz zardan etken madde salimi kitozan > selüloz türevi > karbopol türevi eklinde gerçeklemitir. Her üç polimer grubunun en çok madde salan formülasyonu daha sonra poliüretan zar, siçan derisi ve insan derisi kullanilarak etken madde çikilari incelenmitir. nsan ve siçan derisinden etken madde çiki oranlari, selüloz türevi > kitozan > karbopol türevi olarak bulunmutur. Poliüretan zardan geçi oranlari selüloz zardan geçi oranlari ile ayni ekilde bulunmutur. Siçan derisinden geçi insan derisinden geçie en yakin özellikleri vermitir. Karbopol formülasyonlarinda yer alan etanol siçan ve insan derisinin lipit ve keratinize protein yapisini deitirerek penetrasyon artirici etkisi göstermitir. Genel olarak düük polimer konsantrasyonu kullanilan tüm formülasyonlarda en fazla etken madde salimi gözlemlenmitir. Bu çalimalar sonucunda klorfeniramin maleatin deri yolu ile uygulanan jel formülasyonlari için uygun bir aday madde olduu deerlendirilmitir.

39

A STUDY ON A REPRESENTATIVE PREFORMULATION IN PHARMACEUTICAL GELS Semi-solid dosage forms are normally presented in the form of creams, gels, ointments or pastes. Among the semi-solid groups, gel usage is widespread. The therapeutic efficacy of a topically applied drug depends on its ability to penetrate the skin and be accumulated in the deeper layers of the skin. The extent of this absorption varies depending on both the physochemical properties of the penetrant and its formulation. The vehicle composition can affect both drug release and skin permeability properties. Chlorpheniramine maleate has the known side effects of all antihistamines, when given orally. The most common are sedation, varying from slight drowsiness to deep sleep, dizziness, muscular weakness, gastrointestinal disturbances. In order to bypass these side effects the topical application of chlorpheniramine maleate as a gel formulation has been proposed. Gel formülations have been prepared using three different polymer groups. These are chitosan as a natural polymer, cellulose derivatives as semisynthetic polymer and carbopol derivatives as synthetic polymer. In vitro release of chlorpheniramine maleate from these bases was studied using Franz difusion cell with cellulose membrane as the diffusion barrier. The rank order of drug release through the cellulose membrane was observed to be: chitosan base > cellulose base > carbopol base. The formulations with maximum drug release through the cellulose membrane were further studied drug release using polyurethan membrane, rat skin and human skin as the diffusion barrier. The rank order of drug release through rat skin and human skin was observed to be: cellulose base > chitosan base > carbopol base. For the polyurethan membrane the same rank order was observed as compared with cellulose membrane. The rat skin gave the closest results to the human skin. Etanol which is incorporated in carbopol formulations acted as a penetration enhancer by physical perturbation of the lipoidal barrier in stratum corneum and conformational change within keratinized protein component of rat and human skin. Generally, when the minumum polymer concentration were used, the maximum drug release was obtained in all formulations. n conclusion chlorpheniramine maleate is a suitable drug entity for use in dermatological gel bases for possible development of the diadermatic dosage form.

40

Cansel KÖSE ÖZKAN, Yüksek Lisans Tezi, 2003,sayfa 88 Daniman : Yrd.Doç.Dr.Ecz.Bnb.Ayhan SAVAER

SÜREKL ETKL BR PREPARAT GELTRLMES, N -VTRO VE EX-VVO DEERLENDRLMES Benzidamin hidroklorür (BN); analjezik, antienflamatuvar ve antipiretik etkilii non steroidal antienflamatuvar ilaçtir. Çalimamizda BN' nin sürekli etki gösteren matris tabletini hazirlamayi amaçladik. Polimer olarak HPMC (4000 cps) ve kitozan, dolgu maddesi olarak Avicel pH 101 kaydirici olarak da magnezyum stereat seçildi. Hidroksipropil metilselüloz' un % 15-20, Kitozan' nin %20-25 ve bunlarin %15-20-25 kariimlari denendi. Tabletler 150 mg Benzidamin Hidroklorür içermektedir. Matris tabletler hem ya granülasyon hem de direk basim yöntemleriyle hazirlandi. Hazirlanan tabletlerde airlik sapmasi, sertlik, kirilabilirlik, çap-yükseklik kontrolleri, etken madde miktar tayini ve çözünme hizi testleri yapildi. Etken madde miktar tayininde yüksek basinçli sivi kromotografisi kullanildi. Zamana kari % çözünen BN miktarlari alinarak çözünme profilleri çizildi ve çözünme kinetii incelendi. Ayrica BN piyasa preparatlarina da tüm in vitro kontroller yapildi. Benzidamin Hidroklorür' e ait ex vivo çalima yapildi. Sonuç olarak; benzidamin hidroklorür'ün %25 HPMC ve Kitozan kariiminin, F7 formülasyonunda etken madde saliminin ideal kontrollü salim ekline uyduu görülmütür. THE DEVELOPMENT, IN VITRO AND IN VIVO EVALUATION OF A SUSTAINED RELEASE FORMULATION Benzydamine hydrochloride is a non-steroidal anti-inflammatory drug with analgesic, antipyretic and anti-inflammatory activity. The aim of this study was to prepare sustained release tablet formulation of benzydamine hydrochloride using hydrophilic matrix. Hydroxypropyl methylcellulose (HPMC) and chitosan as polymer substance, Avicel pH 101 as diluents and magnesium stereate as lubricant were chosen. Tablet formulations in concentrations of 15-20 % HPMC, 20-25 % chitosan and 15-20-25 % HPMC-chitosan mixture were prepared. Amount of benzydamine hydrochloride was 150 mg for each tablet. The matrix tablets were prepared both direct compression and wet granulation method. These tablet formulations were analyzed in respect of weight deviation, hardness, friability, diameter-thickness, assay of active substance and dissolution. The high performance liquid chromatography was applied for the assay of benzydamine hydrochloride. Dissolution profiles of the drug were illustrated and the release rate of benzydamine hydrochloride from matrix tablets was evaluated kinetically. In addition, dissolution test was applied to the commercial benzydamine hydrochloride tablets and the result was compared. Ex vivo determination of benzydamine hydrochloride was shown. As a result; dissolution rate of F7 formulation, which contain %12,5 HPMC and %12,5 chitosan was found to be as the best sustained release system.

41

Aye EKEN,Yüksek Lisans Tezi, 2003 sayfa 119 Daniman : Doç.Ecz.Kd.Alb. Ahmet AYDIN

HPERBARK OKSJEN TEDAVS, OKSDATF STRES VE GENETK TOKSSTE ARASINDAK LKNN ARATIRILMASI Bu çalimanin amaci, son yillarda yaygin olarak çeitli hastaliklarin tedavisinde kullanilan hiperbarik oksijenin oksidatif stres ve genetik toksisite üzerine olan etkilerinin aratirilmasidir. Bu amaçla hiperbarik oksijen tedavisi gören çeitli patolojilere sahip hastalardan alinan kan örneklerinde antioksidan parametreleri ve genetik toksisite çaliildi. Hasta grubunun 1. seans öncesi, 1. seans sonrasi ve 10. seans sonrasi eritrosit bakir çinko süperoksit dismutaz (CuZnSOD) aktivite düzeyleri, hiperbarik oksijen tedavisi almayan salikli bireylerden oluan kontrol grubunun eritrosit CuZnSOD aktivite düzeylerinden anlamli derecede daha yüksek bulundu (p<0.005). Hasta grubunun 1. seans öncesi, 1. seans sonrasi ve 10. seans sonrasi eritrosit selenyum baimli glutatyon peroksidaz (SeGSH-Px) aktivite düzeyleri ile kontrol grubunun eritrosit SeGSH-Px aktivite düzeyleri arasinda anlamli bir fark gözlenmedi (p>0.005). Hasta grubunun 1. seans öncesi, 1. seans sonrasi ve 10. seans sonrasi eritrosit malondialdehit (MDA) düzeyleri, kontrol grubunun eritrosit MDA düzeylerinden anlamli derecede daha yüksek bulundu (p<0.005). Hasta grubunda, 1. seans sonrasi lenfosit karde kromatid deiimi (SCE) siklii, 1. seans öncesi lenfosit SCE sikliindan ve 10. seans sonrasi lenfosit SCE sikliindan anlamli derecede yüksek bulundu (p<0.005). 10. seans sonrasi lenfosit SCE siklii, 1. seans sonrasi lenfosit SCE sikliindan anlamli derecede düük bulundu (p<0.005). Hasta grubunun 1. seans öncesi ile sonrasi, 10. seans sonrasi ile 1. seans öncesi, 10. seans sonrasi ile 1.seans sonrasi eritrosit CuZnSOD ve MDA düzeyleri birbirlerinden anlamli derecede farkli olmadii gözlendi (p>0.005). Hasta grubunun 1. seans öncesi ile sonrasi, 10. seans sonrasi ile 1. seans öncesi eritrosit SeGSH-Px aktivite düzeyleri birbirinden anlamli farkli olmadii gözlendi (p>0.005). Fakat hasta grubunun 10. seans sonrasi ile 1. seans öncesi eritrosit SeGSH-Px aktivite düzeyleri birbirinden anlamli derecede farkli bulundu (p<0.005). Sonuç olarak, HBO tedavisinin eritrosit antioksidan kapasitesinde bir deiiklie yol açmadii, ancak genetik toksisite oluturduu ve bu genetik toksisitenin oksidatif stres ve/veya baka mekanizmalarla meydana gelebilecei deerlendirilmitir.

42

AN INVESTIGATION ON THE RELATIONSHIP BETWEEN HYPERBARIC OXYGEN TREATMENT, OXIDATIVE STRESS AND GENETIC TOXICITY The aim of this study was to investigate the effects of hyperbaric oxygen, widely used for the treatment of a variety of diseases in recent years, on oxidative stress and genetic toxicity. For this purpose antioxidant parameters and genetic toxicity were studied in the samples of blood taken from the patients who had various pathologies were applied hyperbaric oxygen treatment. Before first session, after first session and after tenth session the erythrocyte copper zinc superoxide dismutase (CuZnSOD) activity levels of patient group were significantly found higher than those of control group who were healthy people and were not applied hyperbaric oxygen treatment (p<0.005). A significant difference was not observed between before first session, after first session and after tenth session erythrocyte selenium dependent glutathione peroxidase (SeGSH-Px) activity levels of patient group and control group (p>0.005). Before first session, after first session and after tenth session erythrocyte malondialdehyde (MDA) levels of patient group were significantly found higher than those of control group (p<0.005). In patient group, after first session lymphocyte sister chromatid exchange (SCE) frequency was significantly found higher than before first session and after tenth session lymphocyte SCE frequency (p<0.005). After tenth session lymphocyte SCE frequency was significantly found lower than after first session lymphocyte SCE frequency (p<0.005). No significant difference was observed between before first session and after first session, after tenth session and before first session, after tenth session and after first session erythrocyte CuZnSOD and MDA levels of patient group (p>0.005). No significant difference was observed between before first session and after first session, after tenth session and before first session erythrocyte SeGSH-Px activity levels of patient group (p>0.005). However, after tenth session and before first session erythrocyte SeGSH-Px activity levels of patient group were significantly found different from each other (p<0.005). As a result, it has been evaluated that HBO treatment couldn't cause any changes on erythrocyte antioxidant capacity however it could induce genotoxicity due to oxidative stress and / or different mechanisms.

43

Halise COKUN,Yüksek Lisans Tezi,1999,68 sayfa Daniman:Doç.Dr.Yük.Hem.Kd.Yzb.Nalan AKBAYRAK

POLKLNKLERE MÜRACAAT EDEN HASTALARIN KARILATIKLARI GÜÇLÜKLERN VE HEMRELERDEN BEKLENTLERNN BELRLENMES Aratirma, polikliniklere müracaat eden hastalarin karilatiklari güçlükleri ve hemirelerden beklentilerini tespit etmek amaciyla yapilmitir. Aratirma tanimlayici olarak planlanmi ve Mart-Nisan 1999 tarihleri arasinda polikliniklere müracaat eden 631 hastaya uygulanmitir. Aratirmada veriler hastalara anket formu uygulanarak toplanmitir. Elde edilen veriler Levene (L) testi, faktör analizi t-test kullanilarak bilgisayarda SSPS programi ile deerlendirilmitir. Verilerin deerlendirilmesi sonucunda poliklinie müracaat eden hastalarin zaman kullanimi faktörüne ilikin olarak güçlükle karilatii saptanmitir. Hastalarin hemireden tedavi, tetkik ilemleri ve ilaçlari nasil kullanacaina ilikin kendisine ve yakinlarina bilgi vermesi, güler yüzlü ve ilgili davranmasi, muayene sirasinda yaninda olmasi ve yardim etmesi, muayeneden önce ikayetlerini sormasi beklentisine sahip olduu saptanmitir. Aratirmada elde edilen sonuçlar dorultusunda poliklinik hizmetleri ve hemirelik aktiviteleri ile ilgili öneriler gelitirilmitir. DETERMINATION OF EXPECTATIONS OF PATIENTS FROM NURSES AND DIFFICULTIES ENCOUNTERED IN POLYCLINICS This research was done to determine the expectations of patients from nurses and difficulties encountered in polyclinics. It was planned as descriptive and 631 patients were included in the study between March and April 1999. To collect the data, a questionaire from was used Levene (L) test, factor analysis and t-test were used to analysis the data in SPSS program. According to the results of this research, it was determined that patients were in difficulties related to use the time factor. Also, patients expectea that nurses should advocate them about therpautic/diagnostic procedures, medicines; be cheerful and interested; be and help with them during the examination; to ask them the complaints. The suggestions were submitted on outpatient services and nursing activities.

44

Özlem ASLAN,Yüksek Lisans Tezi,1999.70 sayfa Daniman: Doç Dr.Yük.Hem.Kd.Yzb.Nalan AKBAYRAK

GÜLHANE ASKER TIP AKADEMS HASTANES POLKLNKLERNDE HEMRELK FAALYETLERNN NCELENMES Bu çalimanin amaci, hemirelik hizmetlerinin gelitirilmesi çalimalarina katkida bulunmak için, hastane polikliniklerindeki hemirelik faaliyetlerini tespit etmektir. Tanimlayici ve kesitsel olarak planlanmitir. Aratirmanin evrenini, Gülhane Askeri Tip Akademisi Hastanesi polikliniklerinde görev yapan hemireler oluturmutur. Kirk sekiz hemire yer almitir. Söz konusu poliklinikler unlardir: Alerji, cildiye, çocuk, çocuk psikiyatrisi, endokrin, fizik tedavi, intaniye,kardiyoloji, nefroloji, nöroloji, tibbi onkoloji, çocuk cerrahisi, göüs cerrahisi, kalp damar cerrahisi, kulak burun boaz, meme/hariciye, plastik cerrahi, üroloji. Evrenin tamami aratirma kapsamina alinmitir. Kadin doum, nöroirurji, göz, psikiyatri, di ve ortopedi polikliniklerinde ön uygulama yapilmitir. Ön uygulama yapilan poliklinikler, gerçek çalimaya dahil edilmemitir. Verilerin toplanmasinda Poliklinik Hemirelik Faaliyetleri Gözlem Formu ve anket formu kullanilmitir. Hemirelik faaliyetleri, 4 ocak ve 4 mayis 1999 tarihleri arasinda, her bir poliklinik için beer günlük zaman periyodu içinde kaydedilmitir . Aratirmanin sonuçlarina göre, gözlem yapilan polikliniklerdeki profesyonel mayan hemirelik faaliyetlerinin orani. % 59.03 iken, profesyonel faaliyet orani 40.97%'dir.Gözlem formunda bulunan profesyonel faaliyetlerden üçünün yüksek oranda olduu saptanmitir. Bu faaliyetler; ''Etkin iletiim becerilerinin kullanilmasi", "Doktor ve hasta arasinda koordinasyonun salanmasi","Tani/tedavi ilemlerine yardim edilmesizdir. Profesyonel hemirelik faaliyetleri, u polikliniklerde en yüksek oranda bulunmutur: Plastik cerrahi (% 54.4), çocuk (% 51. 7)1 tibbi onkoloji (% 49.1 ). Aratirma sonuçlarina göre, poliklinik hemirelii hakkinda öneriler sunulmutur.

45

SEARCHING THE NURSING ACTIVITIES IN HOSPITAL OUTPATIENT CLINICS The aim of this resarch was to determine the nursing activities in order to contribute to the nursing services improvement studies in hospital outpatient clinics. It was planned as descriptive and crossectional. The universe of this research was the nurses who were charged within the outpatient clinics. There were forty eigth nurses. These outpatient clinics were as follows: Allergy, dermatology, pediatrics, child psychiatry, endocrinology, physical therapy and rehabilitation, infectious diseases, cardiology, nephrology neurology, medical oncology, pediatric surgery, chest surgery hearth and vessel surgery, ear, nose, throat, breast/general surgery, plastic surgery, urology. Preresearch was held in obstetric and gynecoloy, eye, neurosurgery, psychiatry, dental unit, neurosurgery, psychiatry, dental unit, orthopaedics. These clinics were not included in main study. To collect the data the outpatient nursing activities nursing observation form and a questionaire form were used. Nursing activities were recorded within five days period for each outpatient clinics between 4th January and 4th May 1999. According to the results of this research, the ratio of professional activities was 40.97% in the outpatient clinics that were observed while the nonprofessional ones were 59.03 % There of professional activities which took place in the observation form were observed at the high proportion. These were" Using relationship skills" " Coordinating the relationship betwen doctor and patient" "Assisting with diagnostic/ therapeutic procedures" The ratios of the professional nursing activities were the highest in these outpatient clinics: Plastic surgery (54.4 %) pediatrics (51.7 %) and oncology (49.1 %). According to the results, suggestions were developed on out patient nursing.

46

Tümay GEÇER OUZ, Yüksek Lisans Tezi, 2004, 73 sayfa Daniman: Yrd.Doç.Dr.Sa.Kd.Bnb.Huriye VURAL

STROKLU HASTALARA BAKIM VERENLERN ETM GEREKSNMLERNN SAPTANMASI Stroklu hastalara bakim veren ailelerin eitim gereksinimlerinin saptanmasi amaciyla yapilan tanimlayici tipte bir aratirmadir. Bu çalima Ankara Türk Silahli Kuvvetleri (TSK) Rehabilitasyon ve Bakim Merkezi Bakanlii Beyin Hasari Kliniinde Ocak 2004 - Mayis 2004 tarihleri arasinda; strok geçiren hasta ve bakim veren aile bireyleriyle görüülerek yapilmitir. Veri toplama amaciyla literatür bilgisi dorultusunda, aratirmaci tarafindan soru formlari gelitirilmitir. Soru formlari üç bölümden olumutur. lk bölümde stroklu bireye bakim veren aile üyesiyle ilgili sorular, ikinci bölümde stroklu hastayla ilgili sorular ve üçüncü bölümde ise bakima yönelik sorular yer almitir. Aratirmadan elde edilen verilerin deerlendirilmesi sonuçlarina göre, Stroklu hastaya bakim veren ailelerin öncelikle strok, kullandii ilaçlar, güvenliinin salanmasi, günlük yaam aktivitelerini sürdürme, mesane­barsak fonksiyonlarini sürdürme, cilt bütünlüünü koruma ve sürdürme, yutma-konuma becerileri, kullandii yardimci malzemeler, stroklu hastanin duygusal ve davranisal tepkileri, cinsel yaanti, kontraktür geliimini engelleme konularinda bilgilendirilmeye ihtiyaçlari vardir. Bu veriler dorultusunda hemireler tarafindan bir eitim plani oluturulmasi, stroklu hasta ve bakim veren aile bireylerine uygulanmasi gereklidir.

47

TO DETERMINE THE EDUCATIONAL NEEDS OF STROKE SURVIVORS' FAMILY CAREGIVERS

This research, which has been carried out in the Brain Injury Department of Turkish Armed Forces Rehabilitation and Care Center, is a descriptive study to determine the educational needs of stroke survivors' family caregivers. During the research stroke survivors who has been hospitalized in the Brain Injury Department between January and May 2004 and their caregivers were interviewed. The researcher has developed questionnaires making use of literature to collect data. The questionnaires were consisting of three parts including questions about the care giving families, stroke survivor, and care given. Concluding by the evaluation of data collected, the family caregivers need to be primarily educated on the medication used, safety of medication, maintenance of daily activities, skin care, swallowing and speaking ability, supportive equipment used, sensitive and behavioral responses, sexual life and prevention of contractive development. By interpretation of data collected, we concluded that nurses are to plan and give the necessary education to stroke survivors' family caregivers.

48

Celale Tangül ÖZCAN, Yüksek Lisans Tezi, 2002, 89 sayfa Daniman: Dr.Yük.Hem.Yzb.Fahriye OFLAZ

DKKAT EKSKL HPERAKTVTE BOZUKLUU OLAN ÇOCUKLARIN ANNEBABALARININ EMPAT DÜZEY VE ALE LEVLERNN NCELENMES Bu çalima, GATA Çocuk Ruh Salii ve Hastaliklari polikliniine bavuran DEHB tanisi konan çocuklarin anne-babalarinin empati düzeyi ve aile ilevlerine ilikin özellikleri tanimlayici tipte kesitsel bir aratirma olarak yapilmitir. Bu aratirma çerçevesinde, DEHB olan çocuklar ile KGB komorbid tanisi alan çocuklarin anne-babalarinin empati düzeyleri ve aile ilevleri deerlendirilerek karilatirilmitir. Aratirmaya DSM-IV kriterlerine göre DEHB tanisi konan 6-15 ya arasi 70 çocuk ve onlarin ebeveynleri alinmitir. Aratirmanin verileri, aratirmaci tarafindan oluturulan bilgi toplama formu, anne-babalara uygulanan Aile Deerlendirme Olçei, Empati Beceri ve Empati Eilim Ölçei ve klinisyen tarafindan anne ve öretmene uygulanan DSM-IV' dayali ''Yikici Davrani Bozukluklarini Deerlendirme Ölçei'' ile toplanmitir. DEHB olgu grubu bütünü aile ilevleri ve empati yönünden deerlendirildikten sonra, olgular komorbid KGB tanisi alip almamalarina göre iki gruba ayrilarak aile ilevleri ve empati yönünden incelenmitir. DEHB olan çocuklarin %37.1 'i komorbid KGB tanisi konmutur. Aratirmayi oluturan DEHB tanisi konan çocuklara sahip ailelerin, aile ilevlerinde saliksizlik bildirme durumuna göre; ilk sirayi ''Gereken ilgiyi Gösterebilme'' daha sonra ''Roller'', ardindan da ''Duygusal Tepki Verebilme'' ve ''Genel Fonksiyonlar'' alanlarinda saliksizlik saptanmitir. Ailenin sosyo-demografik özelliklerinden ailelerdeki çocuk sayisi arttikça ''Roller'' ve ''Duygusal Tepki Verebilme'' puanlari saliksizlik yönünde arti göstermitir. DEHB+KGB olan grupta ''Gereken ilgiyi Gösterme'' ve ''Davrani Kontrolü'' alanlarinda, DEHB grubuna göre daha fazla saliksizlik saptanmitir. DEHB ile DEHB+KGB tanisi almi çocuklarin anne babalari empati puanlari açisindan deerlendirildiinde gruplar arasinda farklilik saptanmamitir. Ancak annenin empati eilim düzeyinin dümesine paralel olarak aile ilevlerinden ''Duygusal Tepki Verebilme'' alaninda saliksizliin arttii saptanmitir. Babanin empati eilim düzeyinin dümesi ile aile ilevlerinde problem çözme diinda dier alanlarda saliksizliin arttii görülmütür. Ayrica anne empati eilim puani dütükçe çocuun dikkat eksiklii sorunlarinin da arttii saptanmitir.

49

THE EMPATHIC SKILLS AND TENDENCIES OF PARENTS AND THE FAMILY FUNCTIONS FOR THE CHILDREN WITH ATTENTION DEFICIT HYPERACTIVITY DISORDER In this study, the empathic skiils and tendencies of parents and the family functions for the children with Attention Deficit Hyperactivity Disorder (ADHD) were assessed in the Child Psychiatry and Mental Health outpatient clinic of Gülhane Military Medical Academy. This study was designed as descriptive. In this research, the family functions and empathic levels of parents of the children with ADHD and of the parents of the children with ADHD/co-occurrence of Oppositional Defiant Disorder (ODD) were evaluated and compared to each other. 70 children who were 7-to-15 years old and had ADHD according to DSM IV criteria and their parents were selected for this research. The data were collected through the information sheet formed by the researcher; the Family Assessment Device; Empathic Skill and Tendency Scales for the parents; The Child and Adolescent Behavior Disorders Screening and Rating Scale for the mothers and the teachers in order to evaluate the children. ADHD was assessed in terms of family functions and empathic levels. Then, this main group was divided into two according to co-occurrence of ODD and compared considering the family functions and empathic levels. Two groups of the children included in this study; subjects with ''pure'' ADHD (n=44) and ADHD/cooccurrence of ODD (n=26). The data were evaluated through computer. 37.1 % of the children had been diagnosed as ODD before the research. According to the parents' (n=70) informing about the abnormalities in the family functions, ''Affective involvement'', ''Roles'' and ''Affective responsiveness" were respectively found abnormal. The more children number increases in the family, the more ''abnormal roles" and ''abnormal affective responsiveness" increase. For the parents of the group with ADHD+ODD, more abnormalities were found in "Behavior control" and ''Affective involvement'' when compared to the group with pure ADHD group. When Empathic levels of the parents of the group with pure ADHD and of the group with ADHD+ODD were compared, there was no significance. However, the abnormalities in the function of "Affective responsiveness'' were increased in parallel with the decrease in the empathic tendency of the mother. And, as the empathic tendency of the father decreased, abnormalities in all functions except ''Problem solving" increased. Aiso it was found that ''Attention deficit'' of the children increased found when the empathic tendency of the mother decreased.

50

Pinar KIRMIZIGÜL, Yüksek Lisans Tezi, 2003, 52 sayfa Daniman :Dr.Sa.Bnb.Fahriye OFLAZ

ATPK ANTPSKOTK KULLANAN ZOFREN HASTALARDA LAÇ YAN ETKLERNN YAAM KALTESNE ETKS Bu çalima, GATA Ruh Salii ve Hastaliklari izofreni polikliniine bavuran izofreni tanisi konan hastalarin kullandiklari atipik antipsikotik ilaçlar nedeniyle ifade edilen yan etkilerin yaam kalitesine etkisini deerlendirmek amaciyla tanimlayici tipte kesitsel bir aratirma olarak yapilmitir. Çalimada hastalarin sosyodemografik özellikleri, ifade ettikleri ilaç yan etkileri ve yaam kalitesi deerlendirilmitir. Aratirmaya DSM-IV kriterlerine göre izofreni tanisi konan, atipik antipsikotik kullanan ve çalima kriterlerine uyan 69 hasta alinmitir. Aratirmanin verileri, aratirmaci tarafindan oluturulan bilgi toplama formu, yan etki tespit formu ile Rolls Royce Yaam Kalitesi Ölçei ile toplanmitir. Hastalarin en sik yaadiklari yan etkilerin kilo alma, itahta artma, uyku süresinde artma, sedasyon, sik idrara çikma, aiz kuruluu, tükürük salgisinda artma, gerginlik-huzursuzluk, cinsel ilikide azalma, ba dönmesi ve konstipasyon olduu saptanmitir. Yaam kalitesini etkileyen yan etkiler ise sedasyon, ba dönmesi, aiz kuruluu, uyku süresinde azalma, itahta artma, itahta azalma, kilo alma, cinsel istekte azalma, göüsten süt gelmesi olarak bulunmutur. Hastalarin sorun olarak ifade ettikleri atipik antipsikotik ilaçlarin yan etkileri yaam kalitesini düürmektedir. Atipik antipsikotik ilaçlar arasinda yan etkilerin sorun olarak deerlendirilmesi ve yaam kalitesi puan ortalamalari açisindan farklilik saptanmamitir. Bu çalima atipik antipsikotik ilaçlarin yan etkilerinin hastalarin yaam kalitelerini olumsuz olarak etkilediini desteklemektedir. izofren hastalarda hastalia bali bozulan yaam kalitesinin ilaç yan etkileri ile daha fazla olumsuz etkilenmemesi için salik ekibi tarafindan önlemler alinmasi gerekmektedir.

51

THE EFFECT OF ATYPICAL ANTIPSYCHOTICS SIDE EFFECETS ON QUALITY OF LIFE IN SCHIZOPRENIC PATIENTS This study, which was designed as descriptive and cross-sectional was performed in the Psychiatry and Mental Health outpatient clinic of Gülhane Military Medical Academy the aim of the study to asses the effect of atypical antipsychotics on quality of life. Sociodemographic characteristics and life quality of patients, and drug side effects were assesed in this study. Sixty nine patients who used atypical antipsychotic drugs and who were diagnosed schizophrenia according to DSM-IV criteria were included in the study. The data were collected by using Information Sheet Form about sociodemographic characteristics which was prepared by the researcher, and The Questionnaire for Drug's Side Effect and Rolls Royce Quality Of Life Scale. It was determined that the most common side effects were weight gain, increase of appetite, hypersomnia, sedation, pollacürea, dry mouth, hypersalivation, tension-fidgety, decrease of libido and sexuel intercourse, dizziness, and constipation. It was founded that the side effects which influence quality of life were sedation, dizziness, dry mouth, increase of sleep and appetite, decrease of appetite, weight gain, decreased of sexual intercourse, and galactorrhea. The side effects which were reported as a problem by patients have decreased the quality of life. There was no significant difference in the means of life quality, and side effects reported as problem between atypical antipsychotic drugs. This study supported that the side effects of atypical antipsychotics influence life quality of patients in negative way. Medical team should take measures about the life quality, which was already influenced by the ilness in negative way from drug side effects.

52

Emine ÖKSÜZ (TOPAÇ),Yüksek Lisans Tezi,2004,59 Sayfa Daniman: Yrd.Doç.Dr.Sa.Bnb.Huriye VURAL

ALE BREYLERNN RUHSAL HASTALIKLARA LKN TUTUMLARI Aratirma, ruhsal hastalii olan bireylere sahip ailelerin ruhsal hastaliklara kari tutumlarini belirlemek amaciyla tanimlayici olarak yapilmitir. Aratirma, Gülhane Askeri Tip Akademisi Eitim Hastanesi Ruh Salii ve Hastaliklari Ana Bilim Dali polikliniine bavuran hastalarin aileleri ile 17 Kasim 2003-8 Nisan 2004 tarihleri arasinda gerçekletirilmitir. Aratirmanin örneklemini, en az bir yildir ruhsal hastalii olan bireylere sahip 200 aile oluturmutur. Olgu ailelerinin bilgilendirilmi onamlari alinmi ve aratirmanin verileri; Aileleri Tanitici Bilgi Formu ve Tutum Ölçei: OMI (Opinions About Mental Illness Ideology Scale) kullanilarak elde edilmitir. Olgu ailelerinin Tutum Ölçeinden aldiklari puanlar sosyodemografik özelliklerine ve olgularin klinik özelliklerine göre karilatirilmitir. Veriler SSPS for Windows 10.0 paket programinda deerlendirilmi, istatistiksel analizlerde, Ortalamalar, Yüzdelik Hesaplari, Ki-KareTesti, Baimsiz Gruplarda ki Ortalama Arasindaki Farkin Önemlilik Testi (Student T Test), Tek Yönlü Varyans Analizi (One way ANOVA), Korelasyon (Correlation) kullanilmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre; · Psikotik olmayan olgu ailelerinde ya, cinsiyet, eitim ve gelir düzeyine göre tutum puanlarinin karilatirilmasinda istatistiksel olarak anlamli bir fark saptanmitir. Yalilarin, kadinlarin, düük eitim ve gelir düzeyinde olanlarin ruhsal hastaliklara kari tutumlarinin olumsuz olduu belirlenmitir. · Psikotik olgu ailelerinin sosyodemografik özelliklerine göre tutum puanlarinin karilatirilmasinda ise istatistiksel olarak anlamli bir fark yoktur. · Psikotik olgularin hastalik süreleri, hastaneye yati sayilari ve yati süreleri arttikça ailelerinin sosyal kisitlayicilik faktörü puan ortalamalarinin yükseldii bulunmutur. Psikotik olmayan olgu ailelerinde ise olgularin klinik özellikleri ile tutum puanlari arasinda istatistiksel olarak anlamli bir fark saptanmamitir. · Psikotik ve psikotik olmayan olgu ailelerinin otoriterlik, koruyuculuk-kollayicilik, ruh salii ideolojisi, sosyal kisitlayicilik ve bireylerarasi etiyoloji faktörü puan ortalamalarinin, bu faktörlerden alinabilecek en yüksek puana yakin olduu belirlenmitir. Genel olarak olgu ailelerinin ruhsal hastaliklara kari tutumlari olumsuzdur. · Psikotik ve psikotik olmayan olgu ailelerinin tutum puanlarinin karilatirilmasinda sadece bireylerarasi etiyoloji faktörü açisindan istatistiksel olarak anlamli bir fark saptanmitir. Psikotik olmayan olgu aileleri, psikotik olgu ailelerine göre ruhsal hastalik nedeni olarak, çocukluk çaindaki, bozuk anne-baba-çocuk ilikisini daha fazla düünmektedir.

53

FAMILY MEMBERS ATTITUDES TOWARDS MENTAL ILLNESSES This study was conducted as a descriptive resarch, to determine the attitudes of families with mentally ill family members towards mental illnesses. It was done with the patients' families who applied to the Clinics of Mental Health and Diseases in Gülhane Military Medical Academy between the period of November 17, 2003 and April 08, 2004 . The sample included 200 families who had family members suffering from a mental illness for at least one year. The informed consent had been obtained from all participants and the data were provided by using Family Information Form and OMI (Opinions about Mental Illness Ideology Scale). The grades of participants, obtained from OMI was compared according to patients clinical status and sociodemographic properties. The data were analysed with SPSS for Windows 10.0 programme . For statistical analyses means, percentages, chi square, significance test for the difference between two means in independent groups (Student T Test), one way ANOVA, correlation were used. According to the assesment results; · There was a statistically significant difference in comparison of non-psychotic patient families' attitude grades according to age, sex, education, income level. Seniors, women and participants with low education and income level had negative attitudes to mental illnesses. · There was no statistically significant difference found when the psychotic patient families' attitude grades were compared according to sociodemographic properties. · It has been found that as the number and the period of hospitalisation and the illness period of the psychotic patients raised, the social restrictiveness factor grade medians of the families were also increased. Among non-psycothic patient families there was no significant difference found between patient's clinical status and attitude grades. · The study indicated that both of the psychotic and non-psychotic patient families' grade medians of authoritaranism, benevolence, mental hygiene ideology, social restrictiveness and interpersonal etiology factors were found to be very close to the highest grade that could be taken from these factors. In general the attitudes of the patient families towards the mental illnesses were negative. · In comparison of psychotic and non-psychotic patient families' attitude grades there was a statistically significant difference only for interpersonal etiology factor. Rather than the psychotic patient families, the non-psychotic patient families thought the disordered relationship between parents and child during the childhood as the main reason for mental illness development .

54

Sevinç MERSN,Yüksek Lisans Tezi, 2004,46 Sayfa Daniman : Yrd.Doç.Dr.Sa.Bnb.Filiz ARSLAN

DEPRESYONLU HASTALARIN SOSYAL DESTE ALGILAMALARI Aratirma, depresyonlu hastalarin sosyal destei algilamalarini belirlemek amaciyla tanimlayici olarak yapilmitir. Aratirma, Gülhane Askeri Tip Akademisi Eitim Hastanesi Ruh Salii ve Hastaliklari Ana Bilim Dali polikliniine bavuran depresyonlu hastalar ile 17 Kasim 2003-08 Nisan 2004 tarihleri arasinda gerçekletirilmitir. Aratirmanin örneklemini, en az ilkokul mezunu olan, aratirmaya katilmayi kabul eden, iletiim kurmakta güçlük yaamayan 100 depresyonlu hasta oluturmutur. Hastalarin bilgilendirilmi onamlari alinmi ve aratirmanin verileri Depresyonlu Hastalari Tanitici Bilgi Formu, Beck Depresyon Ölçei ve Çok Boyutlu Algilanan Sosyal Destek Ölçei kullanilarak elde edilmitir. Aratirmadan elde edilen verilerin analizinde, Ortalamalar, Yüzdelik Hesaplari, Kruskal Wallis, ki ortalama Arasindaki Farkin Önemlilik Testi, Korelasyon, Ki-kare, Mann Whitney U testleri kullanilmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre, Depresyon ile sosyal destek arasinda, istatistiksel açidan negatif anlamli bir iliki bulunmutur. Cinsiyet ve depresyon arasinda istatistiksel olarak anlamli bir fark bulunmazken, sosyal destek ile cinsiyet arasinda istatistiksel olarak bir fark bulunmutur. Kadinlarda sosyal destek daha yüksektir . Medeni durum ile depresyon ve sosyal destek arasinda istatistiksel olarak bir fark bulunmutur ve evlilerin, depresyon puan ortalamalari daha düük, sosyal destek puan ortalamalari daha yüksektir. Eitim durumu, çalima durumu, ailede fiziksel hastalik bulunma durumu, maddi durum, gelir gider dengeleme durumu, atak sayisi, intihar giriimi, hastaneye yatma durumu ile depresyon ve sosyal destek arasinda istatistiksel olarak bir fark yoktur. Cinsiyet ve medeni durum ile sosyal destek ölçeinin alt ölçekleri arasinda istatistiksel olarak anlamli bir fark vardir. Kadinlarda ve evlilerde, aileden algilanan sosyal destek daha fazla bulunmutur. Aratirma sonunda, aratirmadan elde edilen bulgular dorultusunda bazi önerilerde bulunulmutur.

55

DEPRESSED PATIENTS' PERCEPTION FOR SOCIAL SUPPORT This study was conductud as descriptive for determining perceptions of the social support by the with depression. It was done with the patients having depression who applied to the Clinics of Mental Health and Diseases in Gülhane Military Medical Academy between November 17, 2003 and April 08, 2004. The sample included 100 patients who were at least primary school graduates, who accepted to participate in the study and who didn't have difficulty in communication. The participatients were informed about the study and they confirmed the conditions. The data were collected using Patient Information Form, Beck Depression Scale and Multidimensionally Perceived Social Support Scale. For analyzing the data obtained, percentages, means, significance test, for the difference between two means, correlation, chi-square test, mann whitney u test and kruscal wallis test were used. According to the assesment results; There was a statistically negatively significant relationship between depression and social support, Although no statistically significant difference was found between gender and depression, a significant difference was seen between social support scores and gender. Social support was higher for the women, There was a statistical difference between marital status and the scores of social support and depression. For the married ones, means of depression scores were lower, but of social support were higher, There was no statistical difference between educational background, any handicap from the family, financial situation, balance of income and expenses, number of attacks, tendency for suicide, and the scores of depression and social support, It was found that there was a statistical difference between gender and marital status, and the scores obtained through the multi- dimensionally Perceived Social Support Scale. For the women and married ones, social support from the family were found to be higher. At the end of the research, some suggestions were offered considering the findings obtained from the study.

56

Serap KARAKOÇ, Yüksek Lisans Tezi, 2004, 64 Sayfa Daniman: Yrd.Doç.Dr.Sa.Bnb.Filiz ARSLAN

GATA HEMRELK YÜKSEK OKULU ÖRENCLERNDE RUHSAL BELRTLERN VE BUNLARIN YAAM OLAYLARIYLA LKSNN ARATIRILMASI Aratirma, GATA Hemirelik Yüksek Okulunda yatili olarak eitim ve öretimine devam eden örencilerde ruhsal belirtileri taramak ve yaam olaylariyla ilikisini belirlemek amaciyla tanimlayici olarak planlanmitir. Aratirmada veriler, Demografik Bilgi Formu, SCL-90-R Semptom Tarama Listesi ve Yaam Olaylari Ölçei kullanilarak elde edilmitir. Aratirmada elde edilen veriler, Varyans Analizi (Annova), Kruskall Wallis Varyans Analizi, Mann Whitney U testi, Scheeffe testi, Chi-Square Testi ve Corelasyon Analizi kullanilarak SPSS 10.0 paket programinda analiz edilmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre, genel belirti düzeyi puan ortalamalari; 2.sinif örencilerinde en yüksek, daha sonra sirasiyla 3., 4. ve 1. sinif örencileri olarak bulunmutur. 1., 2. ve 4. sinif örencilerinde, pozitif belirti düzeyi ile yaam olayi sayisi arasinda istatistiksel olarak pozitif anlamli bir iliki bulunmutur. GATA Hemirelik Yüksek Okulu örencilerinin ruhsal belirtiler açisindan taranmasi ve bu belirtilerin yaam olaylari ile ilikisinin belirlenmesinin koruyucu ruh salii programlarinin düzenlenmesi açisindan yarari ortaya konmutur. A STUDY ON PSYCHIATRIC SYMPTOMS AND THEIR RELATIONS WITH LIFE EVENTS FOR THE STUDENTS IN THE SCHOOL OF NURSING This research has been planned as a descriptive study of the boarding students of the GMMA School of Nursing, who attend their education and training there, for the sake of scanning the psychiatric symptoms and determining the relations of them with the life events. The data of the research have been obtained by using the Demographic Knowledge Form, SCL-90-R Symptom Check List and the Stressful Life Events. The data obtained during the research have been analyzed in the SPSS 10.0 package program by using Variation Analyze(Annova), Kruskall Wallis Variation Analyze, Mann Whitney U Test, Scheeffe Test, Chi-Square Test and the Correlation Analyze. According to the evaluation results, the score averages of the general symptom levels have been found utmost in the 2nd grades; then comes 3rd, 4th and the 1st grades in turn. A statistical positive correlation is found between the positive symptom levels and the life event numbers in the 1st, 2nd and the 4th grade students. Scanning the psychiatric symptoms of the students of GMMA School of Nursing, and determining the relations of them with the life events have been targeted in this research. It is evaluated that the results of this research would be helpful in the organizing the preventive mental health.

57

Gülten GÜVENÇ, Yüksek Lisans Tezi, 2004, 106 Sayfa Daniman: Prof.Dr.Dz.Sa.Kd.Alb.Nur NANÇ

DOUM EYLEM SÜRECNDE KANITA DAYALI HEMRELK UYGULAMALARININ TANIMLANMASI VE DEERLENDRLMES Aratirma, doum eylemi sürecinde yapilan hemirelik uygulamalarin kanit açisindan tanimlanmasi ve bu uygulamalarin kanita dayali hemirelik uygulamalari ile karilatirilarak deerlendirilmesi amaciyla, tanimlayici ve niteliksel bir çalima olarak planlanmitir. Çalima, 05 Ocak-01Nisan 2004 tarihleri arasinda Gülhane Askeri Tip Akademisi Eitim Hastanesi (n=13), Zekai Tahir Burak Kadin Salii ve Eitim Hastanesi (n=21) ve Sosyal Sigortalar Kurumu Doum ve Kadin Hastaliklari Eitim Hastanesi'nin (n=18) doum ünitelerinde geçekletirilmitir. Aratirmanin örneklemini, hem travay hem de doum salonunda çalian, her eitim düzeyindeki gönüllü hemire ve ebeler oluturmutur. Veriler, aratirmaci tarafindan gelitirilen "Veri Toplama Formu" (VTF) ve "Doum Ünitesinde Kanita Dayali Hemirelik Uygulamalari Gözlem Formu" ile toplanmi ve bilgisayar ortaminda, SPSS 11.0 istatistik programi ile deerlendirilmitir. Verilerin analizinde, ferekans, yüzdelik hesaplari, Kruskal Wallis, Korelasyon, Ki-kare, testleri kullanilmitir. Aratirmadan elde edilen sonuçlar aaidadir; Hemire ve ebelerin; ya durumu, eitim durumu, meslekteki ve doum salonundaki deneyimleri, doum salonunda çalimak için eitim alma durumlari ve yerine getirdikleri roller açisindan, üç hastane arasinda önemli bir fark olduu bulunmutur. Hemire ve ebelerin büyük bir çounluunun kanita dayali uygulamanin tanimini bilmedikleri ve kanita dayali uygulamada yeterli bilgiye sahip olamamalari nedeniyle uygulamalarinda kanit kullanmadiklari bulunmutur. Bunun yaninda, doum eylemi sürecinde birçok uygulama, aratirmalarla ispatlanmi yüksek düzeyde kanitlarla desteklenmesine ramen, uygulamada kullanilan kanitlarin kaynaklarinin, klinik deneyimler, uzman tercihleri ve mesleki kitaplar gibi düük düzeyde kanitlar olduu belirlenmitir. Doum ünitesinde, annenin üniteye kabulünde, fiziksel muayenesinde, destekleyici bakiminda, doum sonrasi anne ve bebein deerlendirilmesinde, birçok baimsiz uygulamanin hiç yapilmadii, kadina herhangi bir seçenek sunulmadii, genellikle doktor istemine göre rutin uygulamalarin yapildii ve uygulamalarda bir standardizasyon olmadii deerlendirilmitir. Aratirmaninin sonunda, uygulamada standardizasyon salanmasi amaciyla, aratirma kanitlarini içeren yazili planlar kullanilmasi ve bakimin kanita dayali ölçeklerle deerlendirilmesi önerilmitir.

58

THE DETERMINATION AND EVALUATION OF EVIDENCE BASED NURSING PRACTICES IN DELIVERY PROCESS This study was planned as descriptive and qualitative to define nursing practice from the point of view evidence and evaluate this practices by comparing with evidence based nursing practices in labor and delivery process. The research was performed in labor and delivery wards of Gulhane Military Medical Academy Education hospital (n=13), Zekai Tahir Burak Women's Health and Education Hospital (n=21), and Social Insurance Institution Delivery and Women's Health Education Hospital (n=18) between 05 January and 01 April 2004. The sample included all graduate and volunteer nurses who work both labor and delivery wards. Data was collected by the means of "Data Collecting Form" and "Evidence Based Nursing Practice Observation Form in Labor and Delivery Ward" which is developed by the researcher. Obtained data was analyzed by using percentiles, frequencies, Cruskal Wallis, correlation and Chi-square test on SPSS for windows 11.0 program. The main results were as follows: There was a significant difference among the nurses and midwifes who work for each hospital regarding age, educational level, experience in nursing and delivery ward, roles in performing their practices, any education for working delivery wards. It was found that the most of the nurses and midwives didn't know the definition of the evidence based practice and didn't use any evidence in their practice; because of insufficient information about the evidence based practice. It was also determined that the evidence using by the nurses and midwives were based on the low level evidence such as clinical experience, expert opinions and text books, though the most of the practices in labor and childbirth process were supported by high level research evidence. It was evaluated that many independent nursing practices were not done at the admission of women to the labor and delivery wards, physical examination, supportive care, postpartum assessment of newborn and women. However any choice wasn't offered to the mother and generally routine practices were done according to the orders of doctor. There was no standard in their practice. As a result, written plans including research evidence and evaluation with measures based on evidence were offered to standardize the practice.

59

Fatma Cerit SOYDAN, Yüksek Lisans Tezi, 2000, 70 Sayfa Daniman : Doç.Dr.Yük.Hem.Nalan AKBAYRAK

SEREBRAL PALSiLi ÇOCUU OLAN ANNE BABALARIN GEREKSiNiMLERiNiN BELiRLENMESi Günümüzde kronik hastalii ve sakatlii olan çocuklarin nüfusu giderek artmaktadir. Bunun yaninda tedavi olanaklarinin çoalmasi, teknolojik ve cerrahi ilerlemeler nedeniyle etkilenen çocuklarin yaam süreleri uzamaktadir. Aile ve çocuk uzun süreli olarak hastalikla yaamak ve bunun ortaya çikardii fizyolojik, psikolojik sosyal ve ekonomik sorunlarla baetmek zorunda kalmaktadir. Bu süreçte ailelere yardimci olacak programlarin gelitirilmesi açisindan aile gereksinimlerinin belirlenmesi önemlidir. Aratirma Gülhane Askeri Tip Akademlsi, Cocuk Hastaliklari Ana Bilim Dali, Çocuk Nörolojisi polikliniinde yapilmitir. Örneklem grubunu 11 ubat- 9 Mayis tarihleri arasinda bu poliklinie bavuran ve SP'li çocuu olan aileler oluturmaktadir. Aratirmada veriler, aratirmaci tarafindan oluturulan bir anket formunun ve Aile Gereksinimlerini Belirleme Araci'nin (AGBA=Family Needs Survey) uygulanmasi ile toplanmitir. Elde edilen verilerin degerlendirilmesinde yüzdelikler, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis Varyans analizi, ANOVA, independent Samples t test kullanilmitir. Aratirma sonucunda ebeveyn gereksinimlerinin, bilgi gereksinimi (çocuun özürü, bazi becerileri nasil öretebilecei, davranilarini nasil kontrol edebilecei vb.) toplumsal hizmet gereksinimi (çocuun ilerde ve u anda yararlanabilecei kurumlar, kendilerini anlayacak doktor), maddi gereksinimler (terapi özel eitim, bakim ve özel araçlar için maddi gereksinim vb.) alanlarinda younlatii belirlenmitir. Buna karin ei ve kendisi için i bulabilme, problemleri hakkinda dini görevlilerle görüme gereksinimi en az belirtilen gereksinimlerdir. Serebral palsili çocuun yainin ve anne babanin daha önce çocuunun hastalii konusunda eitim alma baimsiz degikenlerinin, ebeveyn toplam ve alt ölçek gereksinim puanlari üzerinde istatistiksel olarak anlamli fark yarattii saptanmitir. Bunun yanisira çocua (cinsiyet, doum sirasi, serebral palsinin derecesi) ve ebeveyne (ya, eitim düzeyi, gelir düzeyi, baka çocua sahip olma durumu, adres, hastalikla yaama süresi) ait dier baimsiz degikenlerin toplam ve alt ölçek gereksinim puan ortalamalari üzerinde anlamli fark yaratmadii görülmütür. Aratirmada bu sonuçlar dorultusunda çeitli önerilerde bulunulmutur.

60

ASSESING NEEDS OF PARENTS WHO HAVE CHILDREN WlTH CEREBRAL PALSY Recently, population of children with chronic disease and disability is gradually increasing. However, life duration of affected children extend because of the tecnological and surgical improvements. The family and the child have to live with the disease and cope with physiological, psychological and economic results of this situation. Determination of the family needs are important related to development of the program which will help families in this process. The research has been done in the Child Neurology Outpatients in Gulhane Military Medical Academy. Sample is consisted of the families came to the Child Neorology Outpatients Clinic (n=87) who have children with cerebral palsy. Data is obtained by a questionnaire which is developed by the researcher and a scale is called "Family Needs Survey''. The Percentages, the Mann Whitney U test, the Kruskal Wallis Varyance analysis, ANOVA and The independent samples t test have been used for evaluations of obtained data. The result of the research has indicated that the need of information (the child's defect, how to adopt new skills, how to control (his behaviors), the need of social service (the institutions that the child will make good use of in the future or now , the doctor that can understand their situation well), financial need for special (means) have become intense according to the approach of the parents needs. Also finding a job for himself / herself and his / her spouse, the need of consultation with the religious officials are the least Indicated requirements. it was determined that, age of child with cerebral palsy and to having an education related to child's disease (by the parents) effect the needs of parents significiantly. Besides, it has been observed that, other variables related to child (sex, rank of birth, degree of cerebral palsy) and parent (age , education level, income level, having another child, address) haven't made any difference on the average of the total and subscale score.

61

Hatice SÜTÇÜ ÇÇEK, Yüksek Lisans Tezi, 2002, 68 sayfa Daniman: Doç Dr.Yük.Hem.Bnb.Nalan AKBAYRAK

KRONK OBSTRÜKTF AKCER HASTALII OLAN BREYLERDE SOLUNUM EGZERSZLERNN KAN GAZLARI VE SOLUNUM FONKSYON TESTLERNE ETKS Bu çalima, Kronik Obstrüktif Akcier Hastalii (KOAH) olan hastalarda, pursed-lip ve diyafragmatik solunum egzersizlerinin solunum fonksiyon testleri ve arteriyel kan gazlarina etkisini göstermek amaciyla planlanmitir. Aratirma, GATA Göüs Hastaliklari ve Tüberküloz Klinii'nde yapilmitir. Bir yil içerisinde KOAH nedeniyle hastaneye yatan hastalar aratirmanin evrenini, Ocak 2002- Mayis 2002 tarihleri arasinda yatan hastalar aratirmanin örneklemini oluturmutur. Bu sürede ayin ilk iki haftasinda yatan hastalar kontrol grubu, üçüncü ve dördüncü haftasinda yatan hastalar deney grubu olarak deerlendirilmitir. Deney grubu olarak 16, kontrol grubu olarak 18 hasta alinmitir. Veri toplama amaciyla literatür incelemesinin ardindan gelitirilen, hastanin Demografik özelliklerinin bulunduu hasta bilgi formu ve hastanin hastaneye yattii ilk andaki ve 10 gün sonrasindaki arteriyel kan gazi, solunum fonksiyon testi sonuçlari, semptom ve vital bulgularinin bulunduu hasta veri formu kullanilmitir. Bütün hastalardan tedaviye balamadan önce kan gazlarinin ölçümü için kan alinmi ve solunum fonksiyon testleri yaptirilarak sonuçlar kaydedilmitir. Kontrol grubundaki hastalara taburcu oluncaya kadar, sadece klinik rutinleri çerçevesinde tedavi ve bakim yapilmitir. Deney grubundaki hastalara 10 gün süresince pursed-lip ve diyafragmatik solunum egzersizleri yaptirilmitir. 10 gün sonra her iki gruptaki hastalarin kan gazlarinin ölçümleri ve solunum fonksiyon testleri yaptirilarak sonuçlari kaydedilmitir. Elde edilen veriler, SPSS 10,0. istatistik paket programinda deerlendirilmitir. Aratirmanin sonunda, deney ve kontrol grubundaki hastalarin solunum fonksiyon testleri ve arteriyel kan gazi deerleri arasinda önemli bir fark olmadii bulunmutur. Ancak deney grubundaki hastalarin 10 günlük solunum egzersizi sonunda, PaCO2 deerinde istatistiksel olarak önemli fark(düü) olduu saptanmitir (p<0,05). Deney grubundaki hastalarin solunum sayisinda ve dispne durumlarinda önemli derecede azalma olduu bulunmutur. Kontrol grubundaki hastalarin ortalama yati süresi 15 gün iken deney grubunun 13 gün olarak bulunmutur. Aradaki farkin istatistiksel olarak önemli olmadii bulunmutur (p>O,O5).

62

THE EffECT Of BREATHING EXERCISES ON PULMONARY FUNCTIONS TESTS AND ARTERIEL BLOOD GAS FOR THE PATIENTS WITH CHRONIC OBSTRUCTIVE PULMONARY DISEASE (COPD) This study has been done to determine the effect of pursed lip and diaphragmatic breathing exercises on pulmonary functions tests and arteriel blood gas for the patients with Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD) The research has been done in GMMA Thorax Deseases and Tuberculosis Cilinic. The population of the research has consisted of the patients hospitalized because of COPD in a year. The sample has consisted of the patients with the same problem hospitalized from January 2002 to May 2002. Within this period, the patients hospitalized for the first two weeks of the month have been accepted as control group and the patients hospitalized for the last two weeks have been accepted as case group. Case group has involved 16 patients and control group has involved 18 patients. In order to collect data, two different forms have been used which was improved after literature review. The first has called ''patient information form'' including demographic charecteristics. The second form has been called ''patient data form'' including the initial and ten days-later measuers of pulmonary functions tests and arteriel blood gas, symptoms and vital findings. Before treatment, blood has been taken from all the patients for arteriel blood gas and pulmonary functions tests has been done. For the patients in the control group, care and treatment have been applied only in the framework of clinical routine until they have been discharged. During ten days, the patients in the case group have been done pursid lip and diaphragmatic breathing exercises. After 10 days, blood has been taken from all the patients for arteriel blood gas and pulmonary functions tests have been done the patients in both groups and the results have been recorded. The data obtained have been evaluated through SPSS.10.0 statistical program. At the end of the research, it has been found that there has been no significance between the case group and control group in terms of arteriel blood gas and pulmonary functions tests results. However, after breathing excercises of 1O-day for the patients in the case group, it has been revealed that there has been a statistically significant difference (decrease) in the value of PaCO2 (p<O,O5). It has been explored that there has been a significant decrease in the breathing rate and dyspnea of the patients in the case group. Average hospitalization period of the patients in the control group has been 15 days while it has been 13 days for the case group. It has been statistically significant(p>O.O5).

63

engül POLAT, Yüksek Lisans Tezi, 2004, 76 Sayfa Daniman:Prof.Dr.Sa.Kd.Bnb.Nalan AKBAYRAK

KORONER ANJOGRAF YAPILAN HASTALARDA YATI POZSYONUNUN SIRT ARISI ÜZERNE OLAN ETKS Bu aratirma, koroner anjiografi sonrasi yatak bainin yükseltilmesinin ve hastanin saasola döndürülmesinin hastada sirt arisi, anksiyete, hasta memnuniyeti ve ilem bölgesinde ari, kanama, hematom üzerine olan etkisini belirlemek amaciyla deneysel olarak yapilmitir. Aratirma, GATA Kardiyoloji Klinii'nde yapilmitir. Bir yil içinde koroner anjiografi yapilan hastalar aratirmanin evrenini, ARALIK 2003-MART 2004 tarihleri arasinda koroner anjiografi yapilan hastalar aratirmanin örneklemini oluturmutur. Bu sürede hastalar ardiik olarak çalima ve kontrol grubu olarak seçilmitir. 80 hasta çalima grubu ve 80 hasta kontrol grubu olarak çalimaya dahil edilmitir. Veri toplama amaciyla literatür incelemesinin adindan gelitirilen hastalarin demografik özellikleri ve tibbi bilgilerinin ve memnuniyet durumunun kaydedildii hasta bilgi formu ve hastalarin sirt arisi, insizyon yerinde ari, bacakta uyuukluk, pedal nabiz durumu, mide bulantisi, kanama-hematom durumu, yaam bulgularinin deerlendirildii hasta takip formu ve anksiyete için STAI-1 kullanilmitir. Kontrol grubu hastalar ilem sonrasi yatakta düz olarak sirt üstü pozisyonda yatarken çalima grubu hastalar yatak bai 30 derece yükseltilerek, birinci saat sirtüstü, ikinci saat sa yan, üçüncü saat sol yan ve tekrar sirtüstü yatirilmitir. Elde edilen veriler SPSS-11.0'da deerlendirilmitir. Kontrol grubundaki hastalarin çalima grubuna göre istatistiksel olarak daha fazla sirt arisi yaadiklari belirlenmitir (p<0,05). Her iki grupta kadinlarin erkeklerden, sirt arisi sorunu olan hastalarin sirt arisi sorunu olmayanlardan istatistiksel olarak daha fazla sirt arisi yaadiklari belirlenmitir (p<0,05). Çalima grubu hastalara uygulanan pozisyonlarin kontrol grubuna göre sirt arisini belirgin ekilde azalttii tesbit edilmitir (p<0,05). Aratirmada, çalima grubu hastalara uygulanan pozisyonlarin yaam bulgularini etkilemedii belirlenmitir. Hastalara uygulanan pozisyonlar hematom ve kanama gibi komplikasyonlar gelitirmeden insizyon yerinde ari ve bacakta uyuukluu azaltarak hasta konforunu arttirmitir. Çalima grubu hastalarin kontrol grubu hastalara göre yati pozisyonlarindan istatistiksel olarak daha fazla memnun olduklari belirlenmitir (p<0,001). Bu çalimada koroner anjiografi sonrasi hemirelerin hastalarin yatakta pozisyonlarinin güvenilir olarak deitirilebilecei önerilmitir. Hastalarin koroner anjiografi sonrasi yatak bainin 30 derece kaldirilmasi ve yatakta pozisyonunun deitirilmesi sirt arisini azaltir, fiziksel konforu salar ve hastalarin ileme yönelik negatif duygular hissetmesini azaltir.

64

THE EFFECT OF BEDREST POSITION ON BACK PAIN IN PATIENTS WHO WERE PERFORMED CORONARY ANGIOGRAPHY This study was performed in an experimental way to determine the effect of the elevating the head of bed 300 and changing patients bed rest positions on back pain, anxiety, patients satisfaction and incision side pain, bleeding, hematoma in Gulhane Military Medical Academy Cardiology Clinic. The patients who were performed coronary angiography in a year formed the universe and the patients who were performed coronary angiography between December 2003March 2004 formed the sample of the study. During this period the patients were grouped concecutively as study and control groups. 80 patients formed the study and 80 patients formed the control group in the study. Patients information form that was improved after literature review to record the patients sociodemographic variables, medical records and patients satisfaction; patients follow form in which back pain, incision side pain, paresthesia in leg, pedal pulse, nausea, bleeding, hematoma and life signs were assessed and STAI-1 in which patients anxiety was assessed were used for collecting data. While the control group patients were resting in supine position, the study group patients were allowed to rest in supine position in the first hour and on the right side in the second hour and on the left side in the third hour and later in supine position while the backrest was elevated to 30 degrees. The control group patients were found to experience significantly more back pain than the study group patients (p 0.05). In both groups women and patients with back pain history were found to experience more back pain than men and patients without back pain history (p 0.05). The positions applied to study group patients were found to decrease the back pain significantly when compared with control group patients (p 0.05). In the study, the positions applied to study group patients were found out to have no effect on life signs. The positions applied increased the patients comfort without increasing any complications like hematomas, bleeding, paresthesia and incision side pain. It was found out that the study group patients were significantly more satisfied with their resting positions than control group patients (p 0.001). The study findings suggest that nurses may able to change safely patient's position in bed in the postcoronary angiography period. Elevating the head of bed 300 and changing patients position may also reduce back pain, promote physical comfort and reduce patients' negative feelings toward coronary angiography.

65

Özgül TAÇIKAN, Yüksek Lisans Tezi, 2004, 71 Sayfa Daniman:Prof.Dr.Sa.Bnb.Nalan AKBAYRAK

KOLONOSKOP SONRASI ABDOMNAL DSTANSYONUN GDERLMESNDE REKTAL TÜP UYGULAMASININ ETKS Bu aratirma, tehis ve kontrol amaciyla kolonoskopi yapilan hastalarda, kolonoskopi sonrasi rektal tüp uygulamasinin ari, rahatlik ve memnuniyet üzerine etkilerini belirlemek amaciyla deneysel olarak yapilmitir. Aratirma, GATA Gastroenteroloji B.D. Endoskopik lemler Ünitesinde, Aralik 2003Nisan 2004 tarihleri arasinda ve 100 hasta (50 çalima, 50 kontrol) üzerinde yapilmitir. Hastalarin cinsiyet, ya, eitim durumu, çalima durumu, beden kitle indeksi, hastalik durumlari gibi sosyo-demografik ve kiisel özellikleri açisindan gruplar arasinda fark bulunmamitir. Aratirmada; demografik özelliklerin, ilemle ilgili verilerin, vital bulgularin kaydedilebilecei veri toplama formu kullanilmi, ari, rahatlik, memnuniyet deerlendirmeleri ise Visual Analog Scale (VAS) ile yapilmitir. Hastalarin ilem öncesi ve sonrasi anksiyete düzeylerini belirlemek için Spielberger'in Durumluk Anksiyete Ölçei (STAI1) kullanilmitir. Elde edilen veriler SPSS 11.0'da deerlendirilmitir. Çalima grubundaki hastalara ilem sonrasinda rektal tüp uygulanmi olup, kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapilmamitir. Her iki gruptaki hastalar ilem sonrasi 30 dakika gözlem altinda bulundurulmutur. Çalima grubunun ilem sonrasi nabiz, solunum ve ari deerleri kontrol grubundan düük, O2 satürasyonu, rahatlik ve memnuniyet deerleri ise kontrol grubundan yüksek bulunmutur (p<0.05). Hastalarin ari ve rahatliklari; ya, cinsiyet, eitim durumu, Beden Kitle ndeksi ve ilem özellikleri açisindan karilatirilmi ve istatistiksel olarak fark bulunmamitir (p>0.05). Fakat çalima grubunun bütün bu parametrelere göre ari düzeylerinin kontrol grubundan düük, rahatliklarinin yüksek olduu belirlenmi olup, gruplar arasinda istatistiksel olarak anlamli fark bulunmutur (p<0.05). lem sonrasi rektal tüp uygulamasinin, hastanede ve 24-48 saat sonrasinda hastalarin arisini azalttii, rahatlik ve memnuniyetlerini artirdii sonucuna ulailmitir. Hastalarda ilem sonrasinda abdominal ariyi azaltmak, abdominal rahatlii ve memnuniyeti artirmak ve anksiyeteyi düürmek için 30 dakika süreyle rektal tüp uygulamasi önerilmektedir.

66

THE EFFECT OF RECTAL TUBE INSERTION IN ORDER TO ELIMINATE THE ABDOMINAL DISTENSION AFTER THE COLONOSCOPY This study has been realized experimentally on the patients who had been undergone colonoscopy in order to determine the effects of rectal tube insertion after the colonoscopic procedures as for pain, comfort and satisfaction for the purpose of diagnose and control. This study has been done at Endoscopic Procedures Unit, Gastroenterology, GMMA, from December 2003 to April 2004 on 100 patients (50 studies; 50 controls). The study and control groups have been selected randomly. A data collecting form, which can be used to record the demographic characteristics, input of the procedures and the vital signs has been used in the study and Visual Analog Scale (VAS) has been used for the evaluation of pain, comfort and satisfaction. In order to measure the anxiety levels of the patients pre and post procedures, Spielberger's State-Trait Anxiety Inventory (STAI-1) has been used. SPSS 11.0 has evaluated the results. While the patients in the study group have been undertaking rectal tube insertion, the patients of the control group have had nothing. The patients in the both groups have been observed for 30 minutes after the insertion. The heart rates and the breathing results of the study group were lower than the control group but the O2 saturation results were higher (p<0.05). The pain level of the study group was lower whereas the comfort and satisfaction situations were higher than the control group (p<0.05). The pain and comfort of the patients have been compared as for their age, gender, education level, Body Mass Index and the procedure peculiarities and no statistical differences have been found significantly ( p>0.05). According to all these parameters, the pain level of the study group was lower than the control group, but their comfort was higher than the control group, so to say, a statistically significantly difference among the groups has been found (p<0.05). In conclusion, it has been proved that a rectal tube insertion after the colonoscopy not only helps the patients decrease their pain just before their discharge from the hospital and also during the first 24-48 hours after going home but also helps them increase their comfort and satisfaction.

67

enay TOPAÇ, Yüksek Lisans Tezi, 2002, 58 Sayfa Daniman: Yrd.Doç.Tbp.Bnb.Ümit ATEKAN

GATA ETM HASTANESNDE RUTN NCELEMEYE TAB TUTULAN YALI BREYLERDE EV KAZA SIKLII KAZA ÖZELLKLER LE NEDENLER VE BUNUN YAADIKLARI KONUT ÖZELLKLER LE LKS Yali bireylerde fiziksel, psikososyal ve çevresel nedenlerden dolayi ev kaza orani artmitir. Bu çalima yali bireylerin karilatii kaza risklerini ortaya koymak, kaza sikliini belirlemek, kaza nedenlerini saptamak, yaadiklari fiziksel çevre özellikleri ve günlük yaam aktivitelerinin kaza riski ile ilikisini ortaya koymak amaciyla kesitsel tipte bir aratirma olarak planlanmitir. GATA Geriatri polikliniine bavuran ve kayitli olan yali bireyler aratirmanin evrenini, 14 Aralik 2001- 30 Nisan 2002 tarihleri arasinda bavuru yapan 213 yali birey ise aratirmanin ömeklemini oluturmaktadir. Kazalar ile ilgili veriler, aratirma grubunun son bir yil içinde yaami olduu 139 kazayi içermektedir. Aratirmaci tarafindan literatür incelemesi sonucu hazirlanan soru formu yardimiyla yüz yüze görüme eklinde veri toplanmitir. Veriler SPSS for Windows 9.0 paket programinda deerlendirilmi, istatistiksel analizlerde, yüzdelik sayilar, ki-kare ve Odds Ratio (% 95 güven aralii) kullanilmitir. Çalimaya katilan yali bireylerin %65.3'ü son bir yil içinde ev kazasi geçirmitir. Kaza tipine göre sirasiyla % 67,6 oranla düme, %12,2 oranla çarpma ve %7,9 ile yaniklar görülmektedir. Kazalar daha siklikla evin antre ve mutfak bölgesinde, ki mevsiminde olmaktadir. Kadin olmak, 75 ve üstü ya grubunda olmak, orta öretim ve alti eitim seviyesinde olmak, yalniz yaiyor olmak, 3. ve üstü katlarda oturmak, düzenli egzersiz yapmamak, 4 ve daha fazla sayida ilaç kullaniyor olmak, sik ba dönmesi ve fiziksel yetersizliklere sahip olmak, hipertansiyon hastasi olmak ev kazalari açisindan risk faktörü olarak belirlenmitir . Kazalarin %46,0'inda müdahale yapilmadii, %37,4' ünde salik kurumuna bavurulduu yada uygun müdahalelerde bulunulduu, dierlerinde (%16,6) ise uygun olmayan müdahalelerin yapildii görülmektedir. Sonuç olarak yalilarda kazalara siklikla rastlanmaktadir. Kazalarin büyük bir ölümünü ev kazalarinin oluturmasi nedeniyle, ev koullarinin kazayi önlemeye yönelik düzenlenmesi ve yali bireylerin kazalar konusunda eitilmesi kaza görülme sikliini azaltacai düünülmektedir.

68

FREQUENCY AND CAUSES OF HOME ACCIDENTS AND ITS RELATION WITH THE LIVING ENVIRONMENT IN ELDERLY PEOPLE ADMITTED TO GATA GERIATRIC OUTPATlENT CLINIC Due to increased physical, psychological and environmental problems, the elderly people are more prone to accidents at home. This research was planned as crossectional one to determine the risks, frequency and causes of home accidents, causal relationship with physical environment of elderly people and to determine the relations between the characteristics of physical environment and daily living activities of these people. Study group was consisted of the elderly people attending to Gulhane Military Medical Academy geriatric outpatient unit, between December 14th, 2001 and April 30th 2002 (n=213). A questionnaire form prepared by the researcher was used to collect the data. All statistical measurements were made by using SPSS PC, Ver. 9.0. Chi-square test and Odds ratio were used for statistical analysis. According to the results, 65.3 % of patients experienced home accidents in previous year. The types of accidents frequently seen were as follows; 67.6 % falls, 12.2 % hitting, 7.9 % burn. Parts of the house accidents mostly seen were the hall and the kitchen. Winter was found to be the season in which the frequency of home accidents increased. The risk factors determined were ''being female'', ''age of 75 and over'', ''having under the secondary school level'', ''being not married'', ''having low economic level'', ''living alone'', ''living at the 3rd floor and above'', ''not taking exercises regularly'', ''taking 4 and more drugs'', ''having dizziness and hypertension''. There were no intervention in 62.6 % of accidents. Only 23.0 % of patients had applied for any medical treatments. Unsuitable interventions were performed for 14.4 % of cases. In conclusion, home accidents are seen frequently in elderly. It is thought that preventive measures like education of public and health care professionals environment could decrease the frequency of home accidents in communitydwelling elderly people.

69

Ayla YAVA, Yüksek Lisans Tezi, 2000, 70 Sayfa Daniman: Prof.Dr.Sevgi HATPOLU

AÇIK KALP CERRAHS GEÇREN BREYLERDE POSTOPERATF NÖROPSKOLOJK DEKLKLERN NCELENMES Kalp hastaliklarinin cerrahi tedavisinde, hastaya daha kaliteli bir yaam salamak ve yaam süresini uzatmak amaciyla açik kalp cerrahisi yöntemleri uygulanir. Açik kalp cerrahisi hastaya saladii yararlar yaninda, hasta ve ailesinin postoperatif dönemini olumsuz olarak geçirmelerine neden olabilecek nöropsikolojik deiikliklere yol açabilir. Bu deiiklikler, hastanin postoperatif dönemde hafizasini kullanmasini gerektiren durumlar ile, ilaç kullanimi, diyet, egzersiz programlari gibi iyileme prosedürlerinin uygulamasinda güçlük oluturabilecek bilisel yeteneklerde azalmalar eklinde ortaya çikabilir. Açik kalp cerrahisi sonunda meydana gelebilen nöropsikolojik deiikliklerin ve hasta üzerindeki etkilerinin varlii bakim sunacak hemirelerin bu deiiklikleri bilmelerini, hastanin nörolojik ve nöropsikolojik deerlendirmelerini daha ayrintili ve dikkatli yapmalarini gerektirmektedir. Son 20 yila ait literatür taramasinda, nöropsikolojik deiikliklerin belirlenmesine yönelik, hemireler tarafindan yapilan, yerli ve yabanci bir yayina rastlanilmamasi nedeniyle bu aratirma, açik kalp cerrahisi geçiren bireylerde nöropsikolojik deiikliklerin olumasini etkileyebilecek demografik (ya, cinsiyet, medeni durum, eitim durumu) ve ameliyatla ilgili faktörlerin (ameliyatin tipi, perfüzyon isisi, kros klemp süresi, youn bakimda kalma süresi) belirlenmesi amaciyla planlanmitir. Aratirma, GATA Kalp-Damar cerrahisi kliniinde yapilmitir. Aratirmanin evrenini Ekim 1999-Mart 2000 tarihleri arasinda açik kalp ameliyati olan 162, örneklemini ise 119 hasta oluturmutur. Hastalara literatür taramalari sonunda oluturulan Demografik veri anketi, Ameliyata ilikin veri anketi uygulanmitir. Nöropsikolojik deerlendirme için, geçerlik ve güvenirlii Karaka ve Baar (1996) tarafindan yapilan Raven Standart Progresif Matrisler Testi (RSPM), ameliyattan 1-2 gün önce (RSPM-I), ameliyattan sonra 6-7. Günlerde (RSPMII) ve 2.5-3 ay sonra (RSPM-III) olmak üzere 3 kez uygulanmitir. Anketler ve RSPM testlerinden elde edilen veriler SPSS for Windows paket programinda deerlendirilmitir. Aratirma kapsamina giren hastalarin 3 RSPM puanlarinin ortalamalari alinmitir. RSPM puan ortalamalarinin birbirlerinden çikarilmasi ile RSPM Fark 1 (RSPM-II ­ RSPM-I), RSPM Fark 2 (RSPM-III ­ RSPM-I) ve RSPM Fark 3 (RSPM-III ­ RSPM-II) ortalamalari bulunmutur. RSPM Fark 1 ortalamalarinin ya gruplari, cinsiyet, medeni durum, kros klemp süresi, youn bakimda kalma süresi ve ameliyatin tipi ile karilatirilmalari sonucunda istatistiksel açidan anlamli farklar (p<0.05) bulunmutur. 60 ve daha ileri yalilarda, kadinlarda, evlilerde, kros klemp süresi 39 dakika ve daha uzun süreli olanlarda, 3 gün ve daha uzun süre youn bakimda kalanlarda, koroner arter bypas ameliyati olanlarda RSPM FARK 1 ortalamalarinin daha düük olduu saptanmi olup bu faktörlerin postoperatif erken dönemde (6-7. günlerde) nöropsikolojik deiiklik meydana gelmesinde etkilerinin olabilecei eklinde deerlendirilmektedir.

70

A STUDY ON NEUROPSYCHOLOGIC CHANGES AFTER OPEN HEART SURGERY Open-heart surgery methods are used to provide a more qualified life and lengthen life expectancy for patients with heart disease. Besides the benefits to the patient it may result in neuropsychological changes, which cause the patient and his family to go through a negative process. These changes may cause difficulties in conditions like postoperative memory usage, and decrease in cognitive ability during healing procedures like taking medicine, dieting and exercising. This study aims to bring up demographic factors that may have effects on neuropsychological changes after open heart surgery such as age, gender, marital status, education and factors related to the surgical operation such as type of operation, perfusion temperature, cross clamp time, and intensive care time. This study has been performed in GATA clinic of heart-vessel surgery among 119 patients that has undergone open-heart surgery. Questionnaires about demographic and surgical factors has been prepared after checking out literature and presented to patients. The neuropsychological condition of patients has been evaluated 1-2 days before operation (RSPM1), 6-7 days (RSPM2) and 2.5-3 months (RSPM3) after operation by means of Raven's Standard Progressive Matrices Test (RSPM), which has been adapted and approved, for validation and reliability for samples taken from Turkish population by Karaka and Baar (1996). First the arithmetical mean of each RSPM for the sample group (RSPM-I, RSPM-II, RSPM-III) after then means of differences; RSPM-DIF1 (RSPM-II ­ RSPM-I), RSPM-DIF2 (RSPM-III ­ RSPM-I), RSPM-DIF3 (RSPM-III ­ RSPM-II) have been calculated. A comparison made between RSPM-DIF1 and age groups, gender, marital status, cross clamp time, intensive care time, operation type brought up a result of statistically meaningful differences (p<0.05). Within those who are of age >= 60, female, married, underwent cross clamp time equal to or more than 39 minutes, stayed 3 days or more under invasive care, underwent Coroner artery bypass surgery it is observed that RSPM-dif1 values are relatively less and these factors are considered to be effective on neuropsychological changes during postoperative early period (6-7 days).

71

Vildan BAL, Yüksek Lisans Tezi, 2002, 73 sayfa Daniman : Prof.Dr.Yük.Hem.Yb.Sevgi HATPOLU

OK DALGALARI LE TA KIRMA (ESWL) LEMiNDE ARI VE ANKSYETE DÜZEY ÜZERNE MÜZN ETKS Aratirma, ESWL ilemi sirasinda gelien ari ve anksiyeteyi azaltmada müziin etkisinin belirlenmesi amaciyla ön-son test, kontrol gruplu deneysel desen kullanilarak yapilmitir. Aratirma, Gülhane Askeri Tip Akademisi Eitim Hastanesi, Üroloji A.B.D., Ta Kirma Ünitesinde 1 Aralik 2001-1 Mayis 2002 tarihleri arasinda gerçekletirilmitir. Aratirma örneklemine okur yazar olmayanin, ilem sirasinda analjezik kullanmi olan, üniteye acil ve akut ari tanisi ile bavurmu olanlar alinmamitir. Aratirmanin verileri; aratirmaci tarafindan hazirlanan ''Ta Kirma lemi Uygulanacak Hastalar çin Anket Formu'', ''Kendini Deerlendirme Anketi'' (STAI-I, Spielberger Stait-Trait Anxiety Inventory) ve ''Wong-Baker Yüz ifadeleri Skalasi'' kullanilarak elde edilmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre; müziin ESWL ilemi sirasinda bireylerin ari ve anksiyetelerini azaltmada etkili bir giriim olduu bulunmutur. Aratirma sonunda, aratirmadan elde edilen bulgular dorultusunda en önemli olarak; Ta Kirma Ünitelerinde, ESWL ilemi sirasinda bireylerin ari ve anksiyetelerini azaltmak amaciyla kendi seçtikleri türde müziklerin dinletilmesi önerilmitir. THE EFFECT OF MUSIC ON PAIN AND ANXIETY LEVEL DURING ESWL We designed a randomized controlled study to determine the effect of music on pain and anxiety level during ESWL. The research was performed in ESWL Unit in Urology Department of Gulhane Military Medical Academy between December 1, 2001- May 1, 2002. ESWL patients were received to the study as a voluntary basis. Illeterate patients, the patient on analgesic medications and the patients with acute pain were excluded from the study. Data were obtained through a Questionnare for Patients of ESWL designed by the researcher, STAI-I (Spielberger Stait- Trait Anxiety Inventory-l) and Wong-Baker Faces Scale. According to the statistical analysis of the data, the patients had lower post-test average scores of anxiety and pain in the study group. The results indicated that music is an effective tool for reducing pain and anxiety during ESWL. In conclusion, we suggest listening to music during ESWL to decrase pain and anxiety level of the patients. The type of the music should be determined by the patients themselves.

72

nci BAYRAKTAR, Doktora Tezi, 2000, Sayfa 58 Daniman:Prof.Ecz.Kdb.Alb.smail KURT

METABOLK MYOPATLERN BVOKMYASAL NCELENMES Metabolik miyopatiler, kas metabolizmasinda rol alan spesifik enzimlerin kalitsal eksiklii sonucu oluan ve nadir rastlanan kas hastaliklaridir. Metabolik miyopatilerin kesin tanisi doku biyopsi örneklerinde spesifik enzim eksikliinin gösterilmesi ile konulur. Ancak dünyada sinirli sayida merkezde yapilan bu özel analizlerin her hastada yapilmasi olasi deildir. Bu nedenle bu tür hastalarda yapilacak ön tarama testleri, yapilmasi gereken enzim analizlerinin seçiminde özel önem arzetmektedir. Bu çalimada metabolik miyopatilerin laboratuar tanisinda birinci basamak testler olan, iskemik egzersiz testi, idrar oligosakkarid, idrar miyoglobin, serum karnitin, kas karnitin ve glikojen analizleri ile enzim analizlerinden asit maltaz ve CPT analizleri irdelenerek optimize edildi. skemik egzersiz testinin, kolay uygulanabilir olmasi nedeniyle kas arisi ve egzersiz intoleransi olan olgularda kasi tutan glikojen depo hastaliklarinin taramasinda ilk bavurulacak test olduu deerlendirildi. Egzersiz intoleransi olan vakalarda idrarda miyoglobin varliinin gösterilmesinde ancak immunolojik bazli yöntemin kullanilabilecei, amonyum sülfatla çöktürme bazli kimyasal yöntemin duyarliliinin düük olduu ve kullaniminin uygun olmayacai belirlendi. Kasi tutan glikojen depo hastaliklarindan Tip-ll ve Tip-lll' ün taramasinda idrar oligosakkaridlerinin ince tabaka kromatografisi ile ayriminin noninvazif bir tarama yöntemi olabilecei saptandi. Glikojen depo hastaliklarinda artan doku glikojen düzeyinin ölçülmesinde spesifik enzimatik analizin kullanilabilecei belirlendi. Glikojen depo hastaliklarindan olan Pompe hastaliinin tanisinda tarama amaciyla kullanilabilecek testlerden kolay ulailabilir olmasi nedeniyle idrar asit/nötral maltaz ölçümü modifiye edilerek laboratuarimiza kazandirildi. Karnitin eksikliinin saptanmasinda, fluorimetrik yöntemin spektrofotometrik yönteme göre daha yüksek verime sahip olmasi ve kolay uygulanabilirlii nedeniyle fluorimetrenin bulunduu laboratuarlarda tercih edilmesi gereken yöntem olduu belirlendi. Doku CPT ölçümünde spektrofotometrik ve florimetrik yöntemlerle güvenilir sonuçlar alinamadi ve CPT eksiklii gösterilmesinde radyoenzimatik yöntemin kullanilmasinin zorunlu olduu saptandi. Sonuç olarak, metabolik miyopatilere laboratuar yaklaiminda birinci basamak testler olan iskemik egzersiz testi, idrar oligosakkaridlerinin ince tabaka kromatografisi ile ayrimi, idrar miyoglobin ve ileri testlerden doku glikojen, serum ve kas karnitin, idrar asit maltaz analizleri irdelenerek laboratuarimiza kazandirildi.

73

BIOCHEMICAL INVESTIGATION OF METABOLIC MYOPATIES Metabolic myopathies are rarely seen muscular disorders appearing due to inherited deficiencies of specific enzymes functioning in the metabolism of muscle tissue. These disorders can be diagnosed accurately via determination of specific enzymes in tissue samples. However, these analyses could only be performed in some specific research centers through the world and not be applied for each of the patients. Therefore, early screening tests are of importance in choosing the specific enzyme analyses necessary to be performed. In this study, it was aimed to establish and evaluate some first step tests useful for the diagnosis of metabolic myopathies, such as ischemic-exercise test, urine oligosaccharide test and the analyses of urine myoglobine, serum carnitine and tissue glycogen. In addition to that, tests of acid maltase and carnitine palmitoyltransferase were tried to be set up for the metabolism laboratory. Ischemic-exercise test is accepted as the first choice of test in the screening of glycogen storage disorders suffering muscies especially in the cases with muscular pain and intolerance to exercise since this test is easily applicable. It was also found that separation of urine oligosaccharides by using thin-layer chromatography could be accepted as a non-invasive screening method in Type-ll and Typelll of glycogen storage diseases. It was determined that; Immunological-based methods could also have to be used in order to show myoglobine in urine in the cases of exercise intolerance. On the contrary, because of low sensitivity, chemical methods in which precipitation with ammonnium sulphate could not be used for laboratory diagnosis of myoglobinuri. In the determination of carnitine deficiency, it was evaluated that fluorometric method was; cost-effective when compared to spectrophotometric method and was preferrable in the diagnostic centers equipped with flourometer due to its being practical. it was also concluded that specific enzymatic analyses could only be performed by using spectrophotometers with high sensitivities in the measurement of tissue glycogen levels. Analysis of urine acid maltase was absolutely established in our laboratory and could be used in the screening of Pompei disease. In the case of the measurement of tissue carnitine palmitoyltransferase, the results taken by spectrophotometric and fluorometric methods were not reliable and radio enzymatic method was necessary for the demonstration carnitine palmitoyltransferase deficiency. As a consequence, first-step tests in the laboratory evaluation of metabolic myopathies, such as tests of ischemic exercise, urine oligosaccharides, urine myoglobine, serum carnitine and some further methods for the measurements of tissue glycogen and urine acid maltase were all evaluated and established in our laboratory.

74

Zeynep (Erkek)ENSES,Doktora Tezi, 2000,59 Sayfa Daniman :Doç.Dz.Tbp. Levent DOANCI

A GRUBU BETA HEMOLTK STREPTOKOKLAR'DA ESK VE YEN MAKROLD DRENÇ PATERNNN RDELENMES A grubu beta hemolitik streptokok sularinda dünyanin farkli corafik bölgelerinden, deiik zamanlarda, deiik oranlarda makrolid direnci rapor edilmitir. lk kez 1959 yilinda izole edilen dirençli sularin bildirimi her geçen gün artarak devam etmektedir. Çeitli mekanizmalarla ortaya çikan makrolid direncinden genellikle, bu antibiyotiklerin sik kullanimina bali olarak gelien seçici baskilanma mekanizmasi sorumlu tutulmaktadir. Çalimamizda Mayis 1999-Ocak 2000 tarihleri arasinda Ankara ilindeki üç büyük merkez ve iki resmi kreden toplanan, 291 tanesi (%80.83) çocuk olmak üzere çeitli ya gruplarina ait hastalarin boaz kültürlerinden izole edilen 360 adet A grubu beta hemolitik streptokok suu kullanilmitir. Bu sularin disk diffüzyon yöntemiyle 1999-NCCLS kriterlerine uygun olarak, makrolid grubu antibiyotiklere duyarliliklari test edilmitir. Disk diffüzyon yöntemiyle yapilan duyarlilik testleri sonucunda üç su eritromisin, klaritromisin ve azitromisine dirençli (%0.83), bir su eritromisin, klaritromisine orta duyarli (%0.27), ancak azitromisine dirençli bulunmutur (%1.1). E-test ile yapilan MK tespiti sonucunda bu sularin hepsi test edilen makrolidlere dirençli bulunmulardir (%1.1). Test edilen makrolidlere dirençli bulunan sular, direncin fenotipini belirlemek üzere, eritromisin ve klindamisin diskleri ile test edilmitir. Dirençli sulardan bir tanesinin indüklenebilir direnç özellii taidii, dier üç suun ise M fenotipinde direnç gösterdii tespit edilmitir. A grubu beta hemolitik streptokoklarin tedavisinde penisilinden vazgeçilmemelidir. Ancak, bu ilaca allerjik kiilerde tercih edilecek alternatif makrolidler olmalidir. Air sekellere sebep olan bu patojenlerin makrolid antibiyotiklere duyarliliinin test edilmesi ve direnç fenotiplerinin belirlenmesi gerekli hale gelmitir. Bu yönde yapilacak çalimalar hem epidemiyolojik açidan hem de ülkemizdeki ampirik tedaviler için referans olmasi bakimindan önem arz etmektedir.

75

INVESTIGATION OF OLD AND NEW MACROLIDE RESISTANCE PATTERNS OF GROUP A BETA HEMOLYTIC STREPTOCOCCI Different rates of macrolide resistance in group A beta hemolytic streptococcus strains have been reported from various geographic areas of the world. The reports of isolated resistant strains, after the first isolation in 1959, has been increasing day by day with great numbers. Selective pressure mechanism is kept responsible for the macrolide resistance which is generally formed by different mechanisms depending upon the antibiotics use frequency. Altogether 360 strains of group A beta hemolytic streptococcus, isolated from the throat samples of different age groups were included to our study between May-1999 and January-2000. In the study population, 291 (80.83%) samples are children of three big medical centres and two kindergardens in Ankara. The susceptibility of these strains has been tested for macrolide group antibiotics with disc diffusion method in accordance with 1999-NCCLS criteria. At the end of the tests, three strains found to be resistant to erythromycin, chlarithromycin, and azithromycin (0.83%), and one strain showed intermediate resistance to erythromycin, and chlarithromycin (0.27%), but resistant to azithromycin (1.1%). Consequently, MIC tests made by E-test methods on all of these strains are found to be resistant to macrolides (1.1%). The strains found to be resistant to macrolides were re-tested both by erythromycin and clindamycin discs, to find out the phenotypes of these bacteria. One of these strains (25%) had inducible resistance, other three (75%) belonge to M phenotype. Penicillins, for group A beta hemolytic streptococci should be considered as the firstline treatment, but macrolides for patients allergic to this drug could be an excellent alternatives. It has come to be a necessity for this pathogen to be tested for macrolide succeptibility and indeed to find out about the resistance phenotypes. It is an important issue to make more studies for macrolides to follow the resistance patterns of group A beta hemolytic streptococci, which can be used as a reference for epidemiological issues and as well as an empiric treatment decision in our country.

76

Hasan AYÇCEK, Doktora Tezi, 1999, 62 Sayfa Daniman: Doç.Tbp.Bnb.Mehmet TANYÜKSEL

TOXOCARA CANS YUMURTALARIYLA DENEYSEL NFEKTE BEYAZ FARELERDE, TOXOCARA CANS LARVAL VE ERKN ANTJENLER KULLANILARAK ELISA VE IFA TEKNKLER LE SEROLOJK TANI Toxocariasis, genellikle T.canis, daha az siklikla da T.cati infektif yumurtalarinin esas konakçi olmayan insanlarca aiz yoluyla alinmasiyla ortaya çikan ve oldukça geni bir semptom spektrumu gösteren bir hastaliktir. Etken insanlarin yansira kanatli ve evcil memelilerde de bulunabilmektedir. T.canis yumurtalarinin baibo köpeklerde oldukça yaygin olarak bulunmasi, iklim koullari ile kimyasal ajanlara yüksek direnç göstermesi, besin deeri olan kanatli ve birçok evcil memeli hayvanlarin bu parazit larvalarini paratenik konak özelliinde taiyabilmeleri, hastalii epidemiyolojik açidan önemli kilmaktadir . Çalimamizda T. canis infektif yumurtalanyla deneysel infekte edilen farelerden, farkli günlerde elde edilen serum örnekleriyle IFA ve ELISA testleri çaliilmitir. Kontrol grubunda erikin kesit antijenleriyle yapilan IFA testinde %81, larval kesit antijenleriyle yapilan IFA testinde %85, TES-ELISA testi ile %98 oraninda seronegatiflik tespit edilmitir. Deney grubunda 15. ve daha ileri günlere ait serum ömekleri dikkate alindiinda; erikin kesit antijenleriyle yapilan IFA testinde %76, larval kesit antijenleriyle yapilan IFA testinde %73, TES-ELISA testi ile %96 oraninda seropozitiflik bulunmutur. Kontrol grubunda erikin ve larval kesit antijenleriyle uygulanan IFA testinde sirasiyla %18.5 ve %14.8, TES-ELISA testinde %1.8 oraninda çapraz reaksiyon saptanmitir. Gerek kontrol grubundaki seronegatiflii, gerekse deney grubundaki seropozitiflii belirleyebilme oranlan deerlendirildiinde, ELISA testinin IFA testinden daha üstün olduu gözlenmitir. Sonuç olarak, yaptiimiz çalima ile deneysel infekte farelerde T. canis larval-ES antijenlerini kullanarak uyguladiimiz ELISA testini IFA testiyle karilatirip standardize etmek suretiyle, insan toxocariasis serolojik tanisi için alt yapi hazirlanmitir. Aynca bu sayede ülkemizdeki parazit sularindan elde etmi olduumuz özgün T.canis antijenlerini kullanmanin yansira ekonomik avantajin da salanacai düünülmektedir.

77

SERODIAGNOSIS BY ELISA AND IFA TECNIQUES USING Toxocara canis ADULT AND LARVAL ANTIGENS IN WHlTE MICE Toxocara canis EXPERIMENTALLY INFECTED Toxocarasis syndrome, usually Toxocara canis is a disease which indicates a wide symptomatic spectrum and occurs by the way that people, who are not real host, get less frequently T.cati infectious eggs through mouth. These eggs can be found not only in domestic mammals but in poultry as well. The fact that eggs can be found widely in uncontrolled dogs and put up strong resistance to cimatic conditions and chemical agents, and additionally most of the poultry and domestic mammals being used as nourishment have these parasite larvae in their bodies as the character of paratenic host considers this disease important in epidemiologic view. In our study , IFA and ELISA were studied with the serum specimens taken from the mice which were infected experimentaly on various days. in IFA test which was done with the sectional antigens adult T.canis in the control group 81 %, in IFA test which was fulfilled with Iarval sectional antigens 85 %, in TES-ELISA test 98 % seronegativity was determined. If the serum specimens concerning the test carried out on the 15 th and following days were concerned, in IFA test which was done with adult T.canis sectional antigens 76 %, in IFA done with larval sectional antigens 73 %, in TES-ELISA test 96% seropositivity was found. Cross-reaction was filled in IFA test which was applied with adult and larval sectional antigens in control groups at the rate of 18.5 % and 14.8 % in sequence, in TESELISA test at the rate of 1.8 %. If the rate of determination of seropositivity both in experimental group and seronegativity in control group was evaluated, it was observed that ELISA test was superior to IFA test. In conclusion, by the help of the study which we applied in the experimental infectious mice, sub-structure was prepared for the diagnose of human toxocariasis serologic by comparing ELISA test, which was applied by using T.canis larvaI-ES antigens, which IFA test and standardisation it. In addition owing to the advantages of using original T.canis antigens which were obtained from the subtypes of parasite in our country, it is thought that study will enable our country to own economical advantage too.

78

R.Engin ARAZ, Doktora Tezi, 1999, 87 Sayfa Daniman:Doç.Tbp.Bnb.Mehmet TANYÜKSEL

TOKSOPLAZMOZS TANISINDA KULLANILAN TEST KTLERNN (ELIZA,IFA) HAZIRLANMASI NON-NESTED PCR KULLANIMININ GELTRLMES Toksoplazmozis, Toxoplasma gondii'nin neden olduu, dünyanin hemen her yerinde gerek insanlarda gerekse evcil ve yabani hayvanlarda görülen bir zoonozdur . Tani; doku kültürü veya hayvan inokülasyon çalimalari, histolojik aratirmalar, serolojik ve moleküler yöntemlerden olumaktadir. Histolojik inceleme bulgulari, doku kültürü veya hayvan inokülasyon çalimalarinin tani koydurucu olmasina karin akut-kronik olgularin ayirdedilmesinde yetersiz kalmasi, serolojik ve moleküler taniyi ön plana çikarmitir . Çalima iki ayri aamadan olumaktadir; toksoplazmozis üpheli 96 hastadan alinan serum örneklerinde ayni sudan (T:gondii-Ankara suu) hazirlanan klasik tani yöntemlerinden ELISA ve IFA in-house kitlerinin optimizasyonlari ile klinik olarak toksoplazmozis tanisi konmu toplam 43 hastadan alinan dört parafinle kapli lenf doku biyopsi, be beyin omurilik sivisi, 11 lenf bezi biyopsisi, 11 amnion sivisi, dört kordon kani, bir humör aköz ve yedi kemik ilii örneklerinde moleküler tani yöntemlerinden PCR sistemi ile T:gondii DNA 'sinin aranmasi. In-house olarak hazilanan ELISA ve IFA testleri ile 96 hastada IgG ve IgM antikorlarina bakilmitir. Referans test olarak Sabin Feldman dye testi kullanilmitir. Örneklerin ELISA ile %55.2'sinde ve IFA ile %46.8'inde IgG antikorlari pozitif bulunmutur. IgM antikorlari için örneklerin ELISA ile %58.3'ünde ve IFA testinde %46.8'inde seropozitiflik bulunmutur. PCR teknii ile be beyin omurilik sivisinin ikisinde, 11 lenf bezi biyopsisinin dördünde, 11 amnion sivisinin beinde, dört kordon kaninin birinde ve yedi kemik iliinin ikisinde pozitif sonuç elde edilirken, bir hümor aköz ve dört parafinle kapli lenf doku biyopsi ömeklerinde Toxo DNA 'sina rastlanmamitir. Sonuç olarak, ayni sulardan elde ettiimiz antijenlerle in-house olarak yaptiimiz ELISA ve IFA test kitleri, ticari kitler kadar baarili bir ekilde çalitiklari gözlemlenmitir. Böylece hastaliin tanisinda daha doru, güvenilir ve ekonomik sonuçlar vermek mümkün olmaktadir. Özellikle immün yetmezlikli hastalarda toksoplazmozis tanisinin konmasinda; serolojik testlerin yetersizliklerinden kaynaklanan boluu daha ileri bir yöntem olan PCR hastane rutinine kazandirilmitir.

79

PREPARATION OF THE TEST KITS (ELISA, IFA) WHICH ARE USED IN THE DIAGNOSIS OF TOXOPLASMOSIS, IMPROVMENT OF NON NESTED PCR USE Toxoplasmosis is a zoones caused by Toxoplasma gondii and can be found on humans and domestic and wild animals almost everywhere around the world. Diagnosis, tissue sample or animal inoculation studies consist of histologic research and serologic and molesular methods. Though histologic examination findings, tissue sample and animal inoculation studies enable to diagnose, they are insufficient to differentiate acutechronic facts. This has caused serologic and molecular diagnogig to gain prominence. The study consists of two stages. Optimisation of ELISA and IFA in-house kits of classic diagnosis method from the same species (Tgondii-Ankara species) at the sera samples taken taken from 96 patients with possible toxoplasmosis and the search of PCR system of molecular method of diagnosis and Tgondii/ DNA in samples taken from 43 patients clinically diagnosis with toxoplasmosis. The antibody of IgG and IgM is looked at among 96 patients with ELISA and IFA tests prepared as in-house. The Sabin Feldman dye test is used as reference test. With ELISA test 55.2% and with IFA test 46.8% of the samples are found positive with IgG antibody. For IgM antibody seropositivity, with ELISA 58.3% and with IFA test 46.8 % of samples are found with seropositivity. While positive result has been detected in one with PCR technique, two of five cerebrospinal fluid, four of eleven amnion fluid, one of four cordon blood and two of seven bone marrow, no Toxoplasma DNA was detected in the samples of one aques humour and four lymph tissue biopsy covered with paraffin. As a result, it has been found out that ELISA and IFA test kits which have been formed as in-house through antigens obtained from the same specie worked as good as commercial kits. Thus, it is possible to get more accurate, reliable and economical results in diagnosing the disease. Particulary, in diagnosing toxoplasmosis in immune deficient patients, the shortcoming caused by the failure of serologic tests has been removed by a more advanced method of PCR and it has successfully become routine at hospital.

80

Mehmet YAPAR, Doktora Tezi, 2000, 42 Sayfa Daniman : Doç.Tbp.Bnb. Ayhan KUBAR

HEPATT B VIRUS YÜZEY ANTJENNN BACULOVIRUS SSTEM LE BÖCEK (TRICHOPLUSIA NI) HÜCRE KÜLTÜRÜNDE EKSPRESYONU Bu çalimada, Hepatit B virusu pozitif hastalarin serumundan PCR metodu kullanilarak HBsAg gen bölgesi amplifiye edilmi, bu amplikonlar önce E.coli klonlama vektörüne aktarilmi daha sonra bu vektörden alinan gen bölgesi baculovirus'lar için transfeksiyon vektörü olan pMeiBac plazmidine klonlanmitir. Elde edilen rekombinant vektör, böcek (Trichiplusia ni) hücre kültürüne (High Five Cell) transfekte edilmitir. Daha sonra hücre kültürü içinden, rekombine olan hücreler ayrilmi ve yeterli ekilde HBsAg ürettikleri ELISA ile gösterilmitir. Çalima sonucunda rekombinant DNA teknolojisinin Bilim Dali Iaboratuvar pratiine sokulmasi amacina da ulailmitir. lave olarak baculovirus-böcek hücre kültür sistemi ile rekombinant proteinlerin elde edilmesinin dier yöntemlere göre önemli avantajlar saladii da gösterilmitir. EXPRESSION OF HEPATITIS B VIRUS SURFACE ANTIGEN IN INSECT CELLS (TRICHOPLUSIA NI) WITH A BACULOVIRUS SYSTEM In this study, by using PCR method HBsAg gene was amplified from, hepatit B virus positive patients serum. These amplicons first transfered to E.coli cloning vector and then the gene taken from this vector was cloned to pMeiBac transfection vector for baculovirus. Trichiplusia ni. The recombinant vector that was obtained, transfected to insect (Trichiplusia ni) cell culture (High Five cell). The recombinant cells were purified from cell culture and it was seen by ELISA that they produce HBsAg sufficiently. By completing this thesis study, it was achieved that the application of recombinant DNA techniques has been a routine procedure in daily practice of our laboratory . In addition, it was shown that obtaining the recombinant proteins by using Baculovirusinsect cell culture system has some advantages when compared with other procedures.

81

Funda E.ORKUNOLU, Doktora Tezi, 2003, 36 Sayfa Daniman: Doç.Tbp.Yb. Necat MRZALIOLU

OBEZLERDE ADPONEKTN GEN POLMORFZMNN ARATIRILMASI Adiponektin (APN), adipositlerden sentezlenen ve salgilanan, enerji homeostazisini, glikoz ve lipit metabolizmasini düzenleyen bir hormondur. APM1 geni tarafindan kodlanir. APN düzeylerinin obez hastalarda düük olduu rapor edilmektedir. Genom tarama çalimalari ile Tip II diabetes mellitus (T2D) için aranan duyarlilik lokusu ve metablik sendrom hassasiyet lokusu, kromozom 3q27' de, APM1 ile ayni genomik bölgede haritalanmitir. Çeitli populasyon çalimalarinda obezite ve T2D ile ilikili olduu öne sürülen APM1 varyantlari tanimlanmitir. Bu çalimanin amaci, APM1 geni protein kodlanma bölgesinde bulunan `Single Nücleotide Polymorphism' (SNP) 'ler ve APN düzeylerinin, obezite ve metabolik sendrom ile ilikili olup olmadiinin aratirilmasidir. Bu amaçla APM1 protein kodlanma bölgesinin tamami; ekzon 3 de; H241P, R221S, I164T, Y111H, R112C, R92X, G90S, G84R SNP' leri direkt DNA dizi analizi yöntemi ile, ekzon 2'de G15G, SNP'i RFLP ve direkt DNA dizi analizi ile, 20 si erkek, 30 u kadin 50 obez (BMI 35,89 ± 4.5 kg/m2 [mean ± SD], vücut ya yüzdesi %41,82± 9,59 [ortalama ± SD]), ve 17 si erkek, 23 ü kadin obez olmayan kontrol bireyde (BMI 21,71 ± 1,25 kg/m2[mean ± SD], vücut ya yüzdesi %21,41± 3,71 [ortalama ± SD]), çaliilmitir. APN düzeyleri HumanAdiponektin-RIA kiti kullanilarak ölçülmütür. Çalimamizda obez ve non-obez örneklerin APN konsantrasyonlari arasinda istatistiksel olarak anlamli olmamakla birlikte obezlerde (16.07±7.97 ug/ml), kontrollerden (18.92±13.01ug/ml) düük APN seviyesi belirlenmitir (p>0,05). APN ile dier klinik parametreler (Plazma lipitleri, BMI, vücut ya yüzdesi, insülin, glikoz gibi) arasinda istatistiksel anlamli bir korelasyon saptanmamitir. Ekzon 2' de yer alan 45TG (G15G) nükleotid deiimi RFLP yöntemiyle tespit edilememitir. Çalimaya dahil edilen tüm örneklerde T alleli bulunmutur. Bu bulgular direkt DNA dizi analizi yöntemi ile dorulanmitir. Ekzon 3 te yer alan ender SNP'ler R112C, Y111H, I164T, G84R, G90S, R221S, H241P, R92X, ve yeni bir SNP için direkt DNA dizi analiz yöntemi ile çaliilmi ancak bu SNP' lere de rastlanmamitir. Ekzon 3 de toplumumuza has yeni bir SNP görülmemitir. Çalima sonuçlarimiz, düük adiponektin konsantrasyonunun obezitede rol oynamadiini düündürmektedir. imdiye kadar APM1' de, plazma APN düzeyine kendi baina etkiyen yaygin bir genetik varyantin olduuna dair bir kanit bulunamamitir. Bizim çalimamiz da bu bulgulari desteklemektedir. Ancak, APN sentez, salinim ve degredasyonunun düzenlenmesinde yer alan dier proteinleri kodlayan genlerin aratirilmasi gerekir.

82

ADIPONECTIN GENE POLYMORPLISM IN OBESE PATIENTS Adiponectin (ApN) is a hormone which is expressed and secreted from adipocytes. It regulates energy homeostasis, glucose and lipid metabolism and is coded by APM1 gene. Low concentrations of plasma adiponectin were reported in obese individuals. A genomewide scan study mapped a susceptibility locus for type 2 diabetes and the metabolic syndrome to chromosome 3q27, where APM1 gene is located. In several populations studies, the variants of this gene is suggested to be related to obesity and metabolic syndrome. The aim of this study was to examine these SNP's at the AMP1 protein coding region and the levels plasma adiponectin in obese and in non-obese population. Than to determine whether there is a correlation between obesity and / or metabolic syndrome with these parameters. For these purpose we screened entire protein coding region of the APM1; H241P, R221S, I164T, Y11H, R112C, R92X, G90S, G84R, SNPs in the exon 3 by direct DNA sequencing, G15G in the exon 2 by RFLP and direct DNA sequencing and measured adiponectin concentrations by human-adiponectin-RIA kits in the 20 M/30 F (BMI 35,89 ± 4.5 kg/m2 [mean ± SD], percent body fat 41,82± 9,59 %[mean ± SD]), 50 obese patients and 17 M/23 F ( BMI 21,71 ± 1,25 kg/m2[mean ± SD], percent body fat 21,41± 3,71 %[mean ± SD]), 50 non-obese individuals. APN concentrations were low in obese individuals (16,07 ± 7,97 ug/ml) from non-obese controls (18,92 ± 13,01ug/ml), although it was not statistically significant (p>0,05). There was no correlation between the adiponectin concentrations and the other clinical parameters (HOMA, plasma lipids, BMI, body fat %) in both obese and non obese grup. In the exon 2, G15G SNP's were not detected by RFLP. All of samples have T allel at these position. These findings confirmed by direct DNA sequencing. In the exon 3, H241P, R221S, I164T, Y11H, R112C, R92X, G90S, G84R rare and a new SNP's were not founded by direct DNA sequencing. It is concluded that our data support the finding that low plasma adiponectin concentrations do not play a role in obesity. As well as are consistent with the observations that there is no proof for a common polymorphism in the APM1 gene which effect the plasma APN concentrations and/or obesity by itself, for the time being. It is suggested that studies are needed on the other genes which are enrolled in the regulation of the expression, secretion and degradation of adiponectin.

83

Serdar DEMRTA, Doktora Tezi, 2002, 89 Sayfa Daniman:Doç.Dr. Cüneyt GÖKSOY

FARKLI DUYULARIN UYARILMASIYLA BEYNDE OLUAN CEVAPLAR ARASINDAK ETKLEMN, ELEKTROFZYOLOJK YÖNTEMLERLE NCELENMES Birden fazla duyudan girdi alan, bimodal veya multimodal olarak adlandirilan nöronlarin varlii bilinmekte olup, bu durum söz konusu duyular arasindaki bir etkileimin göstergesi olarak deerlendirilmitir. Kobayda (guinea pig), hem görsel, hem de iitsel sistemle balantili olan bimodal hücrelerin biyoelektrik aktivitelerinin gösterilmesi suretiyle, söz konusu sistemler arasindaki bir etkileimin incelenmesi, bu çalimanin temel amaci olarak saptanmitir. Duyular arasi etkileimin incelenmi olduu dier çalimalarin önemli bir kisminin, tek hücre kayitlamalari temeline dayali olmasina ramen, bu çalimada çok sayida hücrenin ortak aktivitesi niteliindeki gross potansiyeller kullanilmitir. Deney hayvani olarak, stereotaksik operasyonlarla kronik preparat haline getirilmi kobaylar kullanilmitir. itsel uyari olarak 70 Db iddetindeki klikler, görsel uyari olarak da 100 mCd iddetindeki flalar kullanilmitir. itsel uyarima cevap olarak kaydedilen potansiyellerle, görsel uyarima cevap olarak kaydedilenlerin aritmetik toplaminin, her iki uyarinin birlikte verilmesiyle elde edilen potansiyelden çikarilmasiyla elde edilen fark potansiyelinin, görsel ve iitsel sistemler arasindaki bir etkileimin belirgin göstergesi olacai deerlendirildi. Kobaylarin lateral temporal bölgelerinden yapilan bipolar kayitlamalar sonucunda, yaklaik 7 µV genliinde belirgin bir fark potansiyeli tespit edildi. Söz konusu fark potansiyelinin dinamik bileenlerinin test edilmesi balaminda, görsel ve iitsel uyarilarin verilme sirasi ve literatürde `inter stimulus onset time' olarak anilan, uyarilar arasi zaman farkinin, duyular arasi etkileim üzerindeki etkisi incelendi. Bunun sonucunda, iitsel uyarinin görsel uyaridan 24 ms önce verilmesi ile 201 ms sonra verilmesi arasindaki `inter stimulus onset time' penceresinde belirgin bir fark potansiyeli tespit edilmitir. Özellikle iitsel uyarinin, görsel uyaridan 24 ms daha sonra verildii kayitlardan hesaplanan fark potansiyellerinde, iitsel uyarinin verilmesinden yaklaik 87 ms sonra çikan pozitif ve 127 ms sonra çikan negatif dalgalar, belirgin olarak gözlemlenmitir. Bu fark potansiyelinin, görsel ve iitsel uyarilarin uygulanma yönlerine olan baimlilii da incelenmi ve sadece her iki tip uyarinin da, kayit alinan tarafa kontralateral veya bilateral olarak uygulandii durumlarda fark potansiyeli gözlemlenmitir.

84

AN ELECTROPHYSIOLOGICAL STUDY: THE EVALUATION OF AN INTERACTION BETWEEN THE EVOKED RESPONSES CAUSE BY THE STIMULATION OF TWO SENSORY SYSTEMS IN BRAIN The existence of the neurons that receive inputs from two or more sensory systems which are called as `bimodal' or `multimodal' neurons are known and this condition is accepted as the evidence of an interaction, between these sensory systems. The evaluation of the interaction, between auditory and visual systems by the presentation of bioelectric activities of bimodal neurons connected to both of the systems, in guinea pig, is decided to be the subject of this study. Although the majority of the studies undertaken, used the intracellular recording techniques from single cells, in this study, the compound activity of Iarge number neurons which is described as `gross potentials' is used. Guinea pigs are used as experimental animals which are prepared as chronic preparations in stereotaxic operations.100 mCd flashes are used for visual stimulation and 70 Db clicks for auditory stimulation. The difference, between the response when both of the stimuli is applied and the sum of responses when visual and auditory stimuli are applied separately, is accepted as the clear evidence of an interaction between auditory and visual systems. A clear difference potential, with a nearly 7V amplitude, is recorded by the bipolar recordings from the guinea pig Iateral temporal skull region. In order to investigate the dynamic specifications of difference potential, the effects of changing, the application order of stimuli and changing the time between stimulus onset, so called `inter stimulus onset time' in the Iiterature, over the interaction between sensory systems, is evaluated. As a result of this, a clear difference potential is observed, when auditory stimulus is applied 24 ms before and 201 ms after the visual stimulus. A positive wave with a Iatency of 87 ms and a negative wave with a Iatency of 127 ms after the auditory stimulus, are clearly observed in the calculated potentials that are recorded with an interstimulus onset time, especially when auditory stimulus is applied 24 ms after the visual stimulus. The dependence of this difference potential to the directional application of visual and auditory stimuli is also investigated and the difference potential is observed only when both of the stimuli are applied contra Iaterally or bilaterally according to the recording side.

85

Cem KORKMAZ, Doktora Tezi, 2002, 60 sayfa Daniman: Yrd.Doç.Dr. Mehmet CINCIK

YARDIMCI ÜREME TEKNKLERNDE (IVF, ICSI) FARKLI HÜCRE KÜLTÜRLER LE ELDE EDLEN NSAN EMBRYOLARlNIN BLASTOMER FRAGMANTASYONLARlNIN AZALTlLMASI AÇlSINDAN NCELENMES Günümüzde infertilite tedavisinde kullanilan bir çok tedavi yöntemi vardir. Bu yöntemlerden biri olan ICSI (intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu)'de in vitro olarak matür bir oositin içine spermin enjekte edilmesiyle iyi kalitede bir embriyo ve ardindan da salikli bir fetus elde edilmesi amaçlanmaktadir. Ancak, bu süreçte her zaman iyi kalitede embriyo elde edilmesi mümkün olamamaktadir. Fragmantasyonlarin olumasi embriyo kalitesini bozan olgularin bainda gelmektedir . Tezin ana bölümünde, embriyolarda fragmantasyon oranini azaltmak amaciyla 28 hastadan alinan 344 oosit ile çaliilmitir. Bu oositlere ICSI yapildi ve yarisi hastalarin kendi kumulus hücreleri ile kokültüre edilip in vitro ortamda takip edildiler. Dier yarisi ise kontrol grubu olarak herhangi bir ekleme yapilmadan normal medium ortaminda takip edildi. Deney ve kontrol gruplarindaki embriyolar arasi farkliliklar ''iki yüzde arasindaki farkin önemlilik testi'' ile aratirildi. Çalima, kumulus hücre kokültürünün kötü kalitedeki (Grade III) embriyo oranini istatistiksel olarak anlamli ekilde azalttii sonucunu vermitir . Tezin bir bölümünde de 3. günde hastalara yapilan embriyo transferlerinden sonra geriye kalan fragmante (Grade III) veya hastalarin dondurularak saklanmasini istemedii Grade I, II tipi embriyolarla çaliilmitir.Bu embriyolar kalitelerine göre ikiye ayrildi. Grade I, II ve Grade III olarak ayrilan embriyolarin deney grubu takip mediumlarina dört gün süresince recombinant human epidermal growth factor (rhEGF) eklendi. Bu yöntemle rhEGF'ün embriyo fragrnantasyon oranlarina ve blastokist evresine ulama oranlarina olan etkisi kontrollü olarak incelendi. Sonuçta in vitro kültür ortamina eklenen rhEGF' ün insan embriyolarinin fragmantasyon oranlarinda ve blastokist evresine ulamalarinda olumlu etki yaratmadii tespit edildi. Tezde pratik bir yöntem gelitirilmesi amaciyla çaliilmi olan kumulus hücre kokültürünün düük embriyo kalitesi nedeniyle tekrarlayan IVF baarisizlii olan hastalarda embriyo kalitesini arttirmak amaciyla kullanilabilecei sonucuna varilmitir.

86

INVESTIGATION OF BLASTOMER FRAGMENTATION RATE IN HUMAN EMBRYOS PREPARED WITH DIFFERENT CELL CULTURE METHODS IN ASSISTED REPRODUCTION TECHNIQUES Nowadays, there are many alternative treatment choices used for infertility. lntracytoplasmic Sperm Injection (ICSI) is the most useful one of these choices. High quality embryo and then healthy fetus are purposed to gain by sperm injection into mature oocyte. However, it is not always possible to have a high quality embryo in this process. Fragmentation is the head of the cases that decrease the quality of embryo. In the main part of the thesis, it was studied with 344 oocytes taken from 28 patients. Our aim was to reduce the fragmentation rate of embryos. ICSI was applied to these oocytes and half of them were co-cultured with patients' autologous cumulus cells. Also as a control group, other group of the oocytes was followed in normal medium conditions without any addition. Differences in fragmentation between test and control groups were investigated with the statistical analysis of "comparing two proportions". It was concluded from this study that, cumulus cell co-culture significantly reduces the rate of bad quality (Grade III) embryos. In the other part of the thesis, it was studied with the rest Grade III embryos or with the Grade I or II embryos which patients didn't want to be kept frozen, after the embryo transfers in third day. These embryos were shared into two parts according to their qualities. Recombinant human epidermal growth factor (rhEGF) was added into the medium of tested embryos which were shared as Grade I,II or Grade III embryos, during four days. With this method, the effect of rhEGF on the proportions of embryo fragmentation and on the proportions of the ones reaching to blastocyst stage were examined. In conclusion; it was determined that, rhEGF did not decrease the proportions of embryo fragmentation and did not increase the rate of the ones reaching to blastocyst stage. It was concluded in this thesis that; cumulus cell co-culture is a practical method and it may be used to increase the quality of embryos for the patients that have recurrent in vitro fertilization failure because of the poor embryo quality.

87

Abdülkadir GÜÇLÜ.Doktora Tezi, 1999, 70 sayfa Daniman: Prof.Dr.Korkut ERSOY

TSK HASTANELERNDE TEKNK VERMLLK ÖLÇÜMÜ: VER ZARFLAMA ANALZ UYGULAMASI Askeri salik hizmetlerinin temel amaci, askeri personel ve yakinlarinin salik statüsünün yükseltilmesidir. Askeri hastanelerdeki yöneticilerden kit kaynaklari verimli biçimde kullanarak yüksek kaliteli salik hizmetleri üretmeleri beklenmektedir. Yöneticiler salik sisteminin parametrelerini manipule ederek sistemi etkili kilabilirler. Bu deikenlerden bir tanesi de verimliliktir. Bu çalimada askeri hastanelerin teknik verimlilikleri, Veri Zarflama Analizi le ölçülmütür. Veri Zarflama Analizi, benzer kurumlarin, (çalimamizda askeri hastaneler) gerçek ileyiine dayali olarak en uygun girdi çikti bileimini belirlemede kullanilan dorusal programlama tekniidir. Bu çalimanin amaci askeri hastanelerin teknik verimliliklerinin analiz edilmesi ve Türkiye'deki askeri hastanelerden toplanan gerçek verilere dayali olarak askeri hastanelerin teknik verimliliklerinin ölçümünde Veri Zarflama Analizinin yararliliini göstermektir. Veri Zarflama Analizi, örgütsel performansin analizi amaciyla yakin zamanlarda gelitirilen kantitatif tekniklerden birisidir. Charnes, Cooper ve Rhodas tarafindan gelitirilen Veri Zarflama Analizi, Farrel'in ekonomik birimlerin verimlilii ile ilgili çalimasinin bir uzantisi ve genellemesidir. Veri Zarflama Analizi, bir kurumun çikti üretmek için kaynaklarini ne derece iyi kullandiini belirlemek için gelitirilen dorusal programlamadir. Veri Zarflama Analizi ile birbirine benzer kurum veya birimlerin karilatirilmasina dayali olan teknik veya göreli verimlilik ölçülür. Bu çalimada askeri hastanelerin % 52'sinin verimli çalitii, % 48'inin de verimsiz çalitii bulunmutur. Veri Zarflama Analizi ile verimsiz çalian kurumlarin hangi girdilerini ne miktarda verimsiz kullandii ya da israf ettii ve hangi çiktilarindan ne miktarda yetersiz ürettii belirlenmektedir. Verimsizlik kaynaklarinin incelenmesi sonucunda, verimsiz hastanelerin önemli miktarda girdiyi verimsiz kullandii ve yine önemli miktarda çiktiyi, üretme kapasitesi bulunmasina karin üretemedii belirlenmitir.

88

TECHNIC EFFICIENCY MEASUREMENT IN THE HOSPITALS OF TURKISH ARMED FORCES: DATA ENVELOPMENT ANALYSIS APPLICATION Major role of military health services is to contribute to health status of military personnel and their dependents (wife, children etc.) Administrators of military hospitals are expected to produce high quality health care services by using resources efficiently. Administrators manipulate the health system parameters to make it effective. One of these variables is health system efficiency. In this study, technical efficiencies of military hospital were measured by Data Envelopment Analysis where linear programming is used to find optimal input output combinations based on actual performances of, in this case, military hospitals. The purpose of this study is to analyze technical efficiencies of Military hospital and to show usefulness of Data Envelopment Analysis in measuring technical efficiencies of military hospitals based on actual data collected from Turkish military hospitals. Data Envelopment Analysis is a recent addition to the arsenal of quantitative techniques available for the analysis of organizational performance. Developed by Charnes, Cooper and Rhodas, DEA is an extension and generalization of Farrell's efforts to measure the efficiency of economic entitles. DEA uses exctensions of linear programming techniques to assess how efficiently an organization uses its resources to produce outputs. The efficiency analyzed is relative efficiency, evaluated by comparing peer organizations or eniltles. in this study, it is found that 52 % of military hospitals were efficient, and others (48 %) were inefficient. With DEA, it is possible to determine which and how much input were utilized inefficiently and which and how many outputs were not produced (slacks). Therefore, by analyzing inefficiency sources, it was fount that inefficient hospitals wasted some inputs and could not produce some outputs even if they had capacity to produce.

89

Abdülkadir TEKE, Doktora Tezi, 2000, 80 Sayfa Daniman : Prof.Dr.Korkut ERSOY

GÜLHANE ASKER TIP AKADEMS ETM HASTANES CERRAH KLNKLERNDE YATAK KULLANIM UYGUNLUUNUN DEERLENDRLMES Son yillarda salik hizmetleri konusunda toplumsal bilincin artmasi ve teknolojideki gelimelerin katkisiyla yeni uygulamalarin sayi, cins ve kalitesi, maliyet artiini da beraberinde getirmitir. Tüm ülkelerde olduu gibi ülkemizde de, salik sektörüne ayrilan kaynaklarin hemen hemen yarisi hastanelerde harcanmaktadir. Hastane kaynaklarinin etkin kullanimi önemli bir konudur. Bu yüzden, hastanelerde verilen hizmetlerin uluslararasi kabul görmü kriterlere göre uygunluk yönünden deerlendirilmesi, yani kullanimin incelenmesi kaçinilmazdir. Böylece, etkinlii artirarak toplumsal gereksinim karisinda, yatak ilave etmeden yeni kapasite elde edilmi olacaktir. Bu çalimanin amaci, Gülhane Askeri Tip Akademisi Eitim Hastanesi cerrahi kliniklerinde yatak kullanim uygunluunu deerlendirmektir. Bu amaçla 9 cerrahi klinikte 1998 yilinda yatarak tedavi gören 12860 hastadan, rastgele örneklem yöntemiyle seçilen 375 hastanin dosyasi incelenerek hastaneye yatilarinin ve hastanede kaldiklari her bir gün, Uygunluk Deerlendirme Protokolü kullanilarak deerlendirildi. Aratirma hipotezlerinin test edilmesinde, ki-kare ve iki ortalama arasindaki farkin önemlilik testi kullanildi. Hastalarin hastaneye yati ve hastanede kali uygunluuna ya da uygunsuzluuna etki eden faktörleri belirlemek amaciyla, lojistik regresyon analizi uygulandi. Elde edilen sonuçlara göre, 295 (78.7) hastanin uygun (gerekli) olarak yatirildii, 80 (21.3) hastanin ise yatiinin uygun olmadii belirlendi. Hastanede kali günleri deerlendirildiinde ise, hastalarin hastanede kaldiklari günlerin (3440 hasta günü) %50.9'unun uygun kali günleri (1751 gün) olduu, %49.1'inin de uygunsuz (gereksiz) kali günleri (1689 gün) olduu ortaya kondu. Etkin kullanimin olmadii alanlarin ve bunlarin nedenlerinin hastane yetkililerince bilinmesi, gerekli düzeltici adimlarin zamaninda atilabilmesi için gerekli bir konudur.

90

ASSESSING APPROPRIATENESS OF HOSPITAL BEDS USE IN GULHANE MILITARY MEDICAL ACADEMY SURGERY CLINICS In recent years, because of growing social considerations, and with the contribution technological improvements, increasing newly formed medical applications as number, type and quality have brought about cost increases. As in whole other countries, almost half the resources allocated for health sectors is used in hospitals in Turkey as well. Efficient use of hospital resources is an important issue. Therefore, evaluating especially health services rendered to inpatients by medical criteria, whose reliability and validity were internationally proved in terms of appropriateness, that is, utilization review is inevitable. Thus, in the face of increasing social necessities, the necessary capacity could be obtained by improving efficiency rather than adding beds. The purpose of this study is to evaluate appropriate use of hospital beds in surgery clinics in Gülhane Military Medical Academy Trainning Hospital. For this purpose, the records of 375 inpatients, which randomly chosen from a total 12860 inpatients in nine surgery clinics in 1998, were reviewed and evaluated all admissions and each day of stay with the use of Appropriateness Evaluation Protocol (AEP). Chi-square and indepented-samples T test were applied to test hypothesis. In order to estimate the determinants of patients' appropriate or inappropriate admissions and stays, multiple logistic regression was applied. In conlusion, it was determined that 295 (78.7%) patient admissions and 1751 (50.9%) patient days were medically appropriate. It is a prerequisite for remedial action that hospital authorities identify definite areas where the use is inefficient and the reasons for the inefficiency.

91

Mesut ÇMEN, Doktora Tezi, 2000, Sayfa 174 Daniman: Doç.Dr.Canan ERGÜN

TÜRK SLAHLI KUVVETLER SALIK PERSONELNN TÜKENMLK, DOYUMU, KURUMA BALILIK VE TEN AYRILMA NYETLERNE LKN BR ALAN ARATIRMASI Bu çalimada, Türk Silahli Kuvvetleri salik personelinin ilerine ilikin tutumlari, ve bunlarin nedenleri demografik deikenler açisindan incelenmitir. Demografik deikenlerin (yordayici deikenler) ie ilikin tutumlara: tükenmilik, i doyumu kuruma balilik, rol çatimasi ve rol belirsizlii, iten ayrilma niyeti ve i arama davraniina (yordanan deikenler), etkisi incelenmitir. Ayrica demografik deikenler ile, ile ilgili tutumlarin sonuçlari bir arada deerlendirilerek çalianlarin iten ayrilma niyeti ve i arama davranilari yordanmitir. Bu amaçla, salikla ilgili 8 meslek grubundan, örneklem olarak belirlenen 1497 denee anket gönderilmitir. Geri dönen anketler arasindan 1274 anket deerlendirilebilir nitelikte bulunmutur. Deerlendirmeye alinan anket orani % 85 dir. Veri toplamak amaciyla kullanilan anket formunda;. tükenmilik, kuruma balilik ve i doyum düzeyini belirlemek için gelitirilen ölçekler kullanilmitir. Rol çatimasi, rol belirsizlii, sarginlik, ite kalma niyeti ve i arama davranii için konu ile ilgili kaynaklarin incelenmesi ile oluturulan ve benzer aratirmalarda uygulanan sorulardan yararlanilmitir. le ilgili yordanan deikenlerin demografik deikenlere göre farkliliklarini ortaya koymak amaciyla varyans analizi yapilmi, sonuçlari en küçük anlamli fark yöntemi ile (LSD) incelenmitir. Aratirma sonuçlari kiisel özelliklerin ve kiilerin geçmi yaantilarina ilikin özelliklerin yordanan deikenleri etkilediini göstermitir Genç yataki çalianlarin, bekar olanlarin, çocuk sahibi olmayanlarin ve hemirelerin ve genel olarak kara kuvvetleri mensubu salik personelinin daha çok tükenmilik yaadiklari bulunmutur. doyumu düzeyinin yain yükselmesine paralel olarak yükseldii, kadinlarin erkeklere göre ilerinden daha az doyum saladiklari, hemirelerin ve pratisyen tabiplerin i doyum düzeylerinin dier mesleklere göre düük olduu görülmütür. Kuruma baliin ya ve hizmet süresi yükseldikçe arttii, mecburi hizmeti olanlarin duygusal baliliklarinin düük olduu bulunmutur. Rol çatimasi açisindan ya, meslek ve görev yeri deikenlerinin tümünde genel ortalamanin yüksek, rol belirsizliinin ise daha düük olduu görülmütür. Yai ileri olanlar, daha sargin bir grup olarak ortaya çikmitir. Genel olarak kadinlar ve hemireler çalitiklari ortamdaki sarginlii daha yetersiz görmülerdir. Ya, cinsiyet, medeni durum, çocuk durumu, meslek, akademik unvan ve görev yerinin iten ayrilma niyetini etkiledii bulunmutur. arama davranii konusunda demografik deikenlere göre yapilan analiz sonuçlari ise cinsiyet, meslek ve akademik unvan deikeninin i arama davraniini etkilediini göstermitir. Bulunulan bölgenin gelimilik düzeyinin yordanan hiçbir deiken üzerinde etkisi görülmemitir. ten ayrilma niyeti ve i arama davraniinda yordayici etkisi olan etmenleri belirlemek amaciyla demografik deikenler ve tutum ölçümleri bir arada regresyon analizine sokulmutur. Elde edilen bulgulara yol analizi (path analysis) yöntemi uygulanarak demografik deikenlerin ve tutum ölçümlerinin dorudan ve dolayli olarak salik personelinin i arama davranii ve iten ayrilma niyetlerini yordama gücü ve yordamaya katkilari belirlenmitir.

92

Aratirma bulgulari ülkemizde ve dier ülkelerde konu ile ilgili yapilan çalimalarin sonuçlari da dikkate alinarak tartiilmitir.

93

A FIELD STUDY FOR BURNOUT, JOB SATISFACTION, ORGANISATIONAL COMMITMENT AND INTENTION TO LEAVE OF HEALTH PERSONNEL IN TURKISH ARMED FORCES In this study, attitude of health personnel in Turkish Armed Forces related to their work have been investigated in terms of demographical variables. The effects of demographical variables (predictor variables) on work related attitudes (predicted variables) such as burnout, job satisfaction, organisational commitment, role conflict and role ambiguity, intention to leave and job search behaviour were also examined. Additionally intention to leave and job search behaviours were analysed according to demographic and predicted variables mentioned above. For this purpose, questionnaires were mailed to 1497 military health personnel from 8 occupational groups and 1274 of them were found to be appropriate for evaluation at a return rate of 85 %. In the questionnaire certain scales were used to determine the levels of burnout, organisational commitment and job satisfaction and widely used questions were derived from the literature to measure role conflict, role ambiguity, cohesiveness, intention to leave and job search behaviour. A series of analyses of variance were conducted to determine the effects of demographical variables and the post hoc analyses were performed using the method of Least Square Differences, The results of these analyses revealed that demographical variables such as age, gender, marital status and some organisational variables had the main effects on the predicted variables given above. Employees who are single, member of army and nurses were significantly differed from the other groups on burnout levels. It was also observed that job satisfaction increased with age and women felt less satisfied with their jobs than men. When compared to the other occupational groups, nurses and general practitioner were low on job satisfaction. Age and tenure affected the level of organisational commitment positively and the level of affective commitment was low among the personnel within the period of compulsory service. Role conflict was extremely high in all groups of age, job and service locations when compared to role ambiguity. It was found out that cohesiveness increased with age and nurses and women in general perceived less cohesiveness in their work places. Additionally gender, marital status, child status, occupation, academic title and service location (hospitals, troops and headquarters) had a main effect on intention to leave . The results also indicated that demographical variables had a main effect on job search behaviour. The regional development level of present location revealed no significant effect on the predicted variables. Two path analysis with regression were conducted to determine the direct and indirect effects of the predictor variables to the intention to leave and job search behavior. The results were discussed in accordance with the findings an findings of similar studies which were conducted in Turkey and abroad.

94

Turan FEDA, Doktora Tezi, 2002, 94 Sayfa Daniman: Doç.Dr.ahin KAVUNCUBAI

TEDAV SÜRECNN YÖNETMNDE TEDAV PLANLARININ (CLINICAL PATHWAYS) KULLANIMI: NÖROLOJ AD. KLNNDE ÖRNEK UYGULAMA Bu tez çalimasinda GATA Nöroloji AD. kliniinde yatarak tedavi gören beyin krizi hastalarinin tedavi sürecinin planlanmasi yolu ile, tedavi sürecindeki gereksiz deikenliklerin, ortalama yati süresinin (OYS) ve maliyetlerin azaltilmasi amaçlanmitir. Bu amaçla, tedavi sürecinde yer alan tabip, hemire ve dier salik personelinin katilimi ile GATA Eitim Hastanesi Nöroloji AD. kliniinde yatarak tedavi gören beyin krizi hastalari için tedavi plani gelitirilmitir. Tedavi planinin ortalama yati süresi, hasta maliyetleri ve hastalarin tedavi süreci hakkinda bilgilendirilme düzeylerine katkisi, Kasim 2001-Mart 2002 döneminde örnekleme alinan 75 hasta üzerinde aratirilmitir. Kasim 2000-Mart 2001 döneminde yatarak tedavi gören ilk 75 beyin krizi hastasi da kontrol grubu olarak seçilmitir. Her iki grupta, OYS ve OYS' ne etki edebilecei deerlendirilen ya, cinsiyet, beyin krizinin sebebi, yeri, hastaliin ciddiyeti ve hastalarin iyileme düzeyine ilikin veriler toplanmitir. Hastaliin ciddiyetinin ve hastalarin iyileme düzeyinin saptanmasinda NIH Beyin Krizi Skalasi kullanilmitir. Verilerin analizinde, baimsiz gruplarda iki ortalama arasindaki farkin önemlilik testi (t testi), Mann-Whitney U Testi, Ki-kare testi kullanilmi, hastalik iddetinin ortalama yati süresi üzerindeki etkisinin giderilmesi amaciyla, Kovaryans analizi (Ancova testi) uygulanmitir. Tedavi sürecindeki gereksiz deikenlik nedenleri Pareto analizi ile deerlendirilmitir.Ya, cinsiyet, beyin krizinin sebebi ve yeri açisindan tedavi planlamasi öncesi kontrol grubunda ve tedavi planlamasi döneminde örnekleme giren hasta sayilarinda gözlenen farkliliin istatistiksel olarak önemli olmadii saptanmitir.Hastalik iddeti açisindan, iki grup arasinda gözlenen farkliliin istatistiksel olarak önemli olduu ve tedavi planlamasi öncesi kontrol grubunun hastalik iddetinin tedavi planlamasi döneminde örnekleme giren hastalara göre yüksek olduu saptanmitir.Hastalik iddetinin etkisi göz ardi edildiinde tedavi sürecinin planlanmasi öncesi hasta grubunun ortalama yati süresi (12,64 ± 8.14) ile tedavi planlamasi sonrasi hasta grubunun ortalama yati süreleri (8,47 ± 5,94) arasinda belirlenen farkliliin istatistiksel açidan önemli olduu bulunmutur. Hastalik iddetinin etkisi Kovaryans analizi ile arindirildiinda ise, tedavi planlamasi öncesi grupta 8,27 gün olan ortalama yati süresinin, tedavi planlamasi döneminde %12.5 oraninda bir azalma ile 7,24 güne geriledii saptanmitir. Tedavi planlamasi uygulamasi, ölçülebilir hasta sonuçlari açisindan deerlendirildiinde, tedavi planlamasi döneminde, hastalarin belirlenen iyileme düzeyine daha kisa sürede ulatiklari, hasta bakimina bali komplikasyonlarin ve hastane enfeksiyonlarinin azaldii saptanmitir. ki grupta ölen hasta oranlarinda ve hastalarin taburcu olma durumlarinda istatistiksel olarak anlamli bir farklilik saptanmamitir. Tedavi sürecindeki gereksiz deikenlik nedenleri belirlenmi ve bu nedenlerden dolayi ortaya çikan uygunsuz kullanimin, beyin krizi hastalarinin OYS'ni 1,37 gün uzattii saptanmitir.

95

Tedavi planlamasi uygulamasi ve süreçteki gereksiz deikenliklerin ortadan kaldirilmasi ile GATA Nöroloji kliniinde yatarak tedavi gören hastalarin maliyetinden yaklaik 450.000 $ tasarruf edilebilecei belirlenmitir. Tedavi planlamasi döneminde örnekleme giren hastalarin tedavi süreci ve testler hakkinda bilgilendirilme düzeyleri ile hastane hizmetlerinden genel tatmin düzeylerinde, tedavi planlamasi öncesi dönemi hastalara göre olumlu yönde gelime gözlenmekle birlikte, iki grup arasinda gözlenen farkliliklar, istatistiksel olarak önemli bulunmamitir. Sonuç olarak, beyin krizi hastalarinda tedavi planlanmasi uygulamasinin, hastalarin ortalama yati sürelerinde, maliyetlerinde önemli oranda azalma ve tedavi sürecinin ölçülebilir sonuçlarinda gelime saladiini ifade etmek mümkündür. GATA Eitim Hastanesinin dier kliniklerinde ve TSK Asker Hastanelerinde uygun hastaliklar ve tibbi prosedürler için tedavi planlarinin gelitirilmesiyle tibbi bakimin maliyet-etkinliinin artirilabilecei, tedavi sürecindeki deikenlik nedenlerinin analizlerinin, salik yöneticilerine potansiyel iyiletirme alanlarinin belirlenmesinde yardimci olacak önemli bir geribildirim salayacai deerlendirilmektedir.

96

THE USE OF CLINICAL PATHWAYS IN THE MANAGEMENT OF TREATMENT PROCESS: AN APPLICATION IN THE CLINIC OF NEUROLOGY DEPARTMENT In the present study, it is aimed to reduce unnecessary variations in the treatment process and decrease the average cost and length of stay (LOS) of the patients with stroke hospitalized in Neurology Department of Gulhane Military Medical Academy (GMMA) by a complete planning of treatment process (clinical pathway). For this purpose, based on documentation of the current processes and research concerning external practices, clinical pathway of the stroke was developed with the collaboration between physicians, nurses, and other health staff. The effects of this pathway on length of stay, costs, and other outcomes of care were all investigated on 75 patients between November 2001 and March 2002. Control group consisted of the 75 patients who were on treatment for stroke between November 2000 and March 2001. Data on length of stay, age, sex, cause of stroke, stroke side, stroke severity (based on NIH Stroke Scale score) were collected for both groups. In data analysis, independent sample t-test, Mann Whitney U-test, chi-square test were used. In addition, Covariance analysis (Ancova test) was applied in order to remove the effect of the disease severity on length of stay and Pareto analysis was used to evaluate the unnecessary variations on the treatment process. There were no statistically significant differences with respect to age, sex, cause of stroke, and stroke site of both groups including controls hospitalized before clinical pathway and patients receiving duration of implementation of clinical pathway. However, a statistically significant differences regarding severity of disease was found between two groups, which severity in controls was higher than subjects. If the severity of the disease was ignored, the difference between average LOS of patients hospitalized before clinical pathway and patients receiving duration of implementation of clinical pathway was found statistically significant (12,64 ± 8.14 and 8,47 ± 5,94, respectively). When covariance analysis was performed to remove the effect of the disease severity, average LOS of control group was 8,27,and this value decreased to 7,24 days by the rate of 12,5% duration of implementation of clinical pathway. In terms of the evaluation of measurable patients outcomes for the performance of clinical pathway, within this duration it was determined that the patients recovered sooner and complications due to medical care and hospital infections became decreased. On the other hand, no significancy was present with respect to the rate of exitus and discharge disposition of the patients in both groups. Moreover, the causes of unnecessary variations existing treatment process were put forward and it was found that inappropriate utilization due to these reasons caused the average LOS longer (1 ,37 days) for the patients with stroke. It was also found that the costs spent for the patients hospitalized in GMMA Neurology Department could be decreased as approximately 450.000 $ when this pathway applied and unnecessary variations in treatment process were removed.

97

Although the patients sampling in the period of the application of clinical pathway showed a positive progression in terms of the information level for treatment process and tests, and general satisfaction level for the hospital services when compared to those of patients who were on treatment before the clinical pathway, this observed differences between two groups was not found statistically significant. As a conclusion, it might be possible to state that the clinical pathway applied on the patients with stroke could provide a reasonable reduction in the average LOS and average cost of the patients, and an improvement in the measurable results of the treatment process. it was also evaluated that when the required clinical pathways for selected diseases and medical procedures were developed in other clinics of GMMA Training Hospital and other Military Hospitals, cost effectivity of medical care could be an increased and assessment of the causes of variations in treatment process could be important tool to provide a feedback which could help health managers to determine potential recovery areas.

98

Zafer KOSTK, Doktora Tezi, 2003, 160 Sayfa Daniman : Doç.Dr.ahin KAVUNCUBAI

TSK ASKER HASTANES YÖNETCLERNN ÖNDERLK DAVRANILARININ TESBT VE SERGLENEN ÖNDERLK DAVRANILARI LE KURUM PERFORMANSLARI ARASINDAK LKNN ANALZ Önderlik kurumlarin amaçlarini verimli biçimde baarilmasina yönelik temel yönetim faaliyetidir. Önderlik, dierlerinin etkilenerek örgütsel amaçlar yönünde harekete geçirilmesi süreci olarak tanimlanabilir. Tüm kurumlar belirli amaçlari baarmak için tasarlanirlar; kurumlar amaçlarini gerçekletirmek için belirli kaynaklari kullanirlar. Bu kaynaklarin optimum biçimde kullanilmasina ise verimlilik denilmektedir. Yöneticilerin kurumsal kaynaklari verimli biçimde kullanilmasini salama sorumluluu bulunmaktadir. Bu çalimanin temel amaci, TSK asker hastanelerinde görevli yöneticilerin önderlik davranilarini belirlemek ve önderlik tarzlariyla kurumsal performans arasindaki ilikileri incelemektir. Çalima eitim amaci gütmeyen TSK hastanelerinde gerçekletirilmitir. Çalimanin evrenini, asker hastanelerinde görevli bahekim, bahekim yardimcisi, idare amiri ve bahemire yöneticiler oluturmaktadir. Yöneticilerin önderlik tarzlarinin ölçülmesinde Blake Mouton tarafindan gelitirilen ve Arikan tarafindan uyarlanan veri toplama araci kullanilmitir. Hastanelerin teknik performansinin ölçümünde veri zarflama analizi yöntemi kullanilmitir. Aratirma hipotezlerinin sinanmasinda Mann Whitney U testi ve Ki kare testi kullanilmitir. Çalimada asker hastane yöneticilerinin airlikli olarak 9-9 tarzi olarak bilinen ekip önderlii tarzini uyguladiklari saptanmitir. Dier yönden önderlik tarzi ile teknik performans arasindaki yönetsel makamlar bakimindan anlamli bir iliki bulunamamitir.

THE DETERMINE ABOUT THE LEADERSHIP BEHAVIOURS IN TURKISH MILITARY HOSPITAL MANAGERS AND THE ANLYZE ABOUT THE RELATION BETWEEN LEADERSHIP BEHAVIOURS PRESENTATIONS AND THE ORGANIZATION PERFORMANCE Leadership is a basic managerial activity focused on achieving organizational objectives efficiently. Leadership can be defined as a process of influencing others to achieve organizational objectives. Organizations are designed to attain predetermined objectives. Organizations comsume different resources. Optimum utilization of this resources is called efficiency. Managers have responsibility for efficient resource utilization. Main goal of this study is to describe leadership behaviors of managers at different managerial positions in military hospitals and to investigate relationship between leadership style and organizational performance. Study was conducted in general military hospitals. Study population comprised chief of staffs, vise-chief of staffs, hospital administrators and head nurses working at military hospitals. 99

To measure leadership styles of the managers, a questionnaire, developed by Blake and Mouton and adapted by Arikan, was used. To measure technical efficiencies of hospital, data envelopment analysis was performed. To test the research hypothesis, Mann Whiney U test and Chi Square test were employed. In this study, it was found that, great majority of managers have adapted team leadership style also known as 9-9 leadership. Also it was found that there were no statistical relationship beetwen leadership style and technical performances of hospitals.

100

A.Çetin YT, Doktora Tezi, 2004, 151 Sayfa Daniman: Prof.Dr.Hasan Tansu AKTAN

TÜRK SLAHLI KUVVETLER SALIK SSTEM DUYARLILIININ ANALZ Bu aratirma ile Türk Silahli Kuvvetleri nüfusu içinde yer alan subay, astsubay, uzman erba ve sivil memurlarin TSK salik sistemince sunulan salik hizmetine ilikin arzu ve isteklerinin ne düzeyde gerçekletiinin ve TSK salik sisteminin bu beklentilere ne derece karilik verebildiinin ortaya konulmasini amaçlanmitir. Aratirma talep yönünden sistemin deerlendirilmesini esas almitir. Bu aratirmada, Dünya Salik Örgütünün salik aratirmalari kapsaminda yer alan "Salik Sistemi Duyarlilii Anketi" Türk Silahli Kuvvetleri Salik Sisteminin Duyarliliini incelemek üzere ARALIK-2003 / MART 2004 aylari arasinda uygulanmitir. Aratirma kapsami açisindan TSK.nin ana unsurlari olan kuvvet komutanliklari esas alinmitir. Ayrica evreni temsil etmesi açisindan her kuvvetin hem karargah hem de kit'a tekilleri göz önüne alinarak her kuvvet için komutanlik karagahi ve Ordu/Kolordu düzeyinde bir kita komutanlii aratirma kapsamina alinmitir. Bu maksatla; Ankara Garnizonundan Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri Komutanlik karagahlari ve Jandarma Genel K.lii karargahinda görev yapan personel ile kit'alari temsil etmesi açisindan Kara Kuvvetleri için 7 nci Kolordu K.lii (DYARBAKIR), Deniz Kuvvetleri için Donanma K.lii (GÖLCÜK), Hava Kuvvetleri için 1 nci Taktik Hava Kuvvet K.lii (ESKEHR) ve Jandarma Genel K.lii için Jandarma Asayi Kolordu K.liinda (VAN) görevli personelden örneklem alinmitir. Örneklem grubunun seçiminde, aratirma kapsamina alinan karargah ve kit'alarda görev yapan subay, astsubay, uzman erba ve sivil memur sayilari esas alinmitir. Aratirma yapilan garnizonlara toplam 1200 anket gönderilmitir. Geri dönen anketlerden 1072 personelin anketi aratirma kapsamina alinmitir. Aratirma hipotezlerini test etmek maksadiyla grup içindeki analizlerde Ki-kare testi kullanilmitir. Bunun diinda bireylerin genel salik salik durumu, TSK salik sisteminin genel deerlendirilmesi, TSK personelinin beklentileri, sistemin ayaktan ve yatarak bakim duyarliliini ölçmek için varyans analizi (F testi) ve iki ortalama arasindaki farkin önemlilik testi (t testi) uygulanmitir. Varyans analizi sonucunda, gruplararasi farklilik bulunduunda, farkin hangi gruplardan kaynaklandiini belirlemek için TUKEY testi uygulanmitir. Aratirmada, Levene testi (F) ile varyanslarin homojen olup olmadii incelenmitir. Varyanslarin homojen olmamasi yada verilerden bazilarinin normal dailim varsayimlarini salamadii durumlarda Varyans Analizi yerine Kruskal-Wallis testi uygulanmitir. Ayrica ayaktan ve yatarak bakim duyarliliinda sistemi kullananlarin algilarinin ölçümünde hangi deikenlerin etkili olduunu bulmak amaciyla çoklu regresyon analizi yapilmitir. Bu analiz ile modele giren deikenlerin duyarlilii açiklama durumlari analiz edilmitir. TSK salik sistemi duyarlilik elementlerinin sayginlik, güven duyma, fiziksel konfor kalitesi, aninda ilgi, sosyal destek unsurlarina ulaim, açik iletiim, özerklik ve hizmet sunucu seçimi eklinde siralandii, örneklem grubunun duyarlilik açisindan sistemden genel beklentisi 4.71 olarak bulunmasina karilik, TSK salik sisteminin buna karilik verebilme düzeyi 3.54 olarak gerçeklemitir. Baka bir deyile TSK salik sistemi bireylerin beklentilerine yaklaik % 75.0 oraninda cevap verebilmitir.

101

Yapilan aratirma sonucunda, 5'li Likert ölçeine göre elde edilen duyarlilik düzeyi 10'lu skalaya göre 7.08 ile DSÖ'nün duyarlilik indeksinde 6 nci sirada yer alabilecei bulunmutur. Duyarlilik düzeyi ile yakindan ilgili olan kii baina düen salik harcamasi açisindan; Türk salik sisteminde 2003 yili için kii baina düen salik harcamasi 230.384.800.-TL (151 $) olarak bulunurken, TSK.de bu harcamanin 384.666.000.-TL (254 $) olduu bulunmutur.

ANALYSIS OF THE TURKISH ARMED FORSES' HEALTH SYSTEM RESPONSIVENESS In this study, our aim was to determine how officers, noncommisioned officers, enlisted specialists, civilian officials work in Turkish Army Forces (TAF) benefit from the health services which is applied in military hospitals. Additionaly, it is also aimed to realize the degree of getting the facilities from health services in the TAF. In the study, evaluating the health system in TAF is the basis for our work. In this study, questionnaire of health system responsiveness of WHO was applied on between the date of December 2003 and March 2004 to investigate the responsiviness of TAF health system. In scope of this study, Land Forces, Naval Forces, Air Forces and Genderma General Commanders which are the main compenents of TAF was investigated. Additionaly, in this work it was studied both commanders' headquarters and a sub-unit of each forces. The study was done five garrisons (Ankara, Diyarbakir, Gölcük, Eskiehir and Van). The number of officers, noncommisioned officers, enlisted specialists, civilian officials who work in headquarters and in sub-unit of each forces is the base of the choice of sample size. The number of questionnaires which were sent to the garrisons in which the investigation was made is 1200 and it was studied 1072 questionnaires out of 1200. To test the hypothesis in this work, Chi-Square test was used in group analysis. In addition to this, general health status for people, the general evaulation of TAF health system, the expectations of TAF staff, variance analysis (F test) and independent sample T test to measure the responsiveness of outpatient and inpatient care were applied. After variance analysis had been applied to the sample group, TUKEY test was applied when there is a difference between the groups and also to determine the causes of this difference. In this work, it is investigated whether variances are homogeneous or not by using Levene test. On the contrary, Kruskal-Wallis test was used when the variance are not homogeneous or some of the data doesn't show the characteristics of normal distrubition hypothesis. Furthermore, multiple regression analysis was used to find which parameters are effective in measurement of perceptions of how outpatient and inpatient care. It was also analyzed how the responsiviness of parameters was effective in the model in this study. Although, the components of responsiveness of TAF health system are dignity, confidentiality, quality of basic amenities, prompt attention, access to social support network during care, communication, autonomy, choice of care provider, general expectations from sample group in regard to responsiveness was found to be a score of 4.71; the actual degree of TAF health system was found to be a score of 3.54. In other words, TAF health system was valid for the 75 % of the expectations of patients.

102

In conclusion, it was found that the level of responsiviness which is obtained according to "Likert scala (5)" was six level with regard to scala-10 in responsiviness index of WHO with a score of 7.08. After the health expenditure per capita had been investigated, it was found that the health expenditure per capita in Turkish Health System was $ 151, whereas it was found to be $ 254 in TAF.

103

SUAT PEKER, Doktora Tezi, 2004, 145 Sayfa Daniman: Yrd.Doç.Dr.Tbp.Kd.Bnb.Mustafa ÖZER

GATA ETM HASTANESNDE YENDEN YATIIN ANALZ Bu çalimanin amaci; GATA Eitim Hastanesinde yeniden yati oranini, yeniden yatiin nedenlerini, uygun olmayan ve planlanmami yeniden yati oranini ve uygun olmayan yeniden yatiin maliyetini belirlemektir. Bu amaca uygun olarak GATA Eitim Hastanesinde 2002 yilinda yapilan tüm yatilar içinden ve bu yatilar içinden taburcu edildikten sonra 30 gün, 31-60 gün ve 61-90 gün içinde yapilan yeniden yatilar Hastane Bilgi Sisteminden (HBS) alinmitir. HBS'den alinan veriye göre, GATA Eitim Hastanesinde 2002 yilinda yapilan yeniden yati orani 30 gün için %4.5, 31-60 gün için %4.2, 61-90 gün için %2.9 ve toplam yeniden yati orani taburcu edildikten sonra ilk 90 gün için %11.6 olarak bulunmutur. Veri toplanmasinda; yeniden yati uygunluunun belirlenmesi için Uygunluk Deerlendirme Protokolü (UDP), yeniden yati çeidini belirlemek için yeniden yati çeidini belirleme diyagrami, comorbidity skoru için airliklandirilmi Charlson Comorbidity ndeksi ve hastalik iddetinin belirlenmesi için de DUKE Üniversitesi hastalik iddeti ölçei kullanilmitir. Yeniden yati yapan hastalarin %57.7'sinin planlanmami yeniden yati ve %29.6'sinin uygun olmayan yeniden yati yaptii, uygun olmayan yeniden yatilarin maliyeti 1.232 Milyar TL. ve hem planlanmami hem de uygun olmayan yeniden yatilarin maliyeti ise 557 Milyar TL. bulunmutur. ki grup arasindaki farki belirlemek amaciyla Ki-Kare analizi, yeniden yatia ve planlanmami yeniden yatia etki eden faktörlerin belirlenmesi amaciyla Lojistik Regresyon analizi ve tabiplerin verdikleri kararlarda uyum düzeyini belirlemek amaciyla Kappa istatistii kullanilmitir. Yeniden yati yapan hastalarin yatiina etki eden faktörlerin belirlenmesi amaciyla yapilan lojistik regresyon analizi sonucunda; medeni durum, statü, ilk yati süresi, Comorbidity skoru, uygun taburcu edilme durumu ve hastalik iddetinin etkili olduu bulunmutur. Planlanmami yeniden yati yapan hastalarin yatiina etki eden faktörlerin belirlenmesi amaciyla yapilan lojistik regresyon analizi sonucunda; cinsiyet, eitim durumu, statü, hastanin yati yaptii yer, hastalik iddeti, ilk yatita konulan tehise bali olarak yapilan tedaviye ait komplikasyonlar, ilk tehise bali olarak yeni bir salik problemi gelimesi, yetersiz tibbi yönetim, planlama eksiklii ya da iyi planlama yapilamamasinin etkili olduu belirlenmitir. Yeniden yati yapan hastalarin %44.3'ünün ilk yatita konulan tehise bali olarak yapilan tedaviye ait komplikasyonlar nedeniyle planlanmami yeniden yati yaptii bulunmutur. Yeniden yatia en çok neden olan hastaliklarin, kanser (%17.4), kalp hastaliklari(%14.7), genitoüriner sistem hastaliklari (%13.9), sindirim sistemi hastaliklari (%9.0) ile kan ve kan yapici organ ve immün mekanizmayi içeren hastaliklar (%7.1) olduu belirlenmitir. Sonuç olarak; GATA Eitim Hastanesinde yeniden yati oranini azaltmak için; tedavi planlari ve taburcu kriterleri gelitirilmesinin, kronik hastalii bulunan hastalarin taburcu

104

sonrasi tibbi bakim konusunda bilgilendirilmesinin, taburcu planlama ekibi kurulmasinin, taburcu sonrasi tibbi bakim için evde bakim hizmetlerinin yayginlatirilmasinin, hekim-hastahastane iletiiminin güçlendirilmesinin uygun olacai deerlendirilmitir. ANALYSIS OF HOSPITAL READMISSION IN GULHANE MILITARY MEDICAL ACADEMY The aim of this study is to investigate hospital readmission rate, factors related to the hospital readmissions, appropriate and inappropriate hospital readmissions and planned and unplanned hospital readmissions in Gulhane Military Medical Academy (GMMA). For this purpose, all readmissions and readmissions that is 30 days, 31-60 days, and 6190 days after discharged from GMMA teaching hospital in 2002 were derived of hospital information system. According to the data that was taken from hospital computer system, readmission rate was found 4.5% for 30 days, 4.2% for 31-60 days, and 2.9% for 61-90 days. Total hospital readmission rate was found 11.6% after from discharged for 90 days. In gathering the data, Appropriateness Evaluation Protocol was used in order to investigate the appropriateness of hospital readmissions. The diagram classifying the type of hospital readmission that is developed by Ludke et all was used to determine the type of hospital readmission. In this study, weighetened Charlson Comorbidity Index was used to find the comorbidiy score of patients and Duke Severity of Illness Checklist developed by Duke University was applied to investigate severity of illness of patients. It was found that the rate of unplanned readmissions was 57.7% and the rate of inappropriate readmissions was 29.6% and the cost of inappropriate hospital readmissions was 1.232 billion and the cost of both unplanned and inappropriate hospital readmission was 557 billion Turkish Liras. Chi-Square test was applied in order to test the differences in the groups, and logistic regression analysis was used to determine factors affecting hospital readmissions and unplanned hospital readmissions. Kappa statistic was applied in order to analysis the level of harmony in the decision making of physicians. Logistic regression analysis done to investigate factors affecting hospital readmissions showed that marital status, status of patients (officer, noncommisioned officer, enlisted specialist, military student, family, sivillian official, retired and their families) length of stay (LOS), comorbidity score, appropriateness of patient's discharge, and severity of illness were significiant. Also, in conclusion of Logistic Regression Analysis done to investigate factors affecting unplanned hospital readmissions that sex, education, statue of patients (officer, noncommisioned officer, enlisted specialist, military student, family, sivillian official, retired and their families), severity of illness, admission route (emergency or outpatient), complications of initial illness, problems with services (carer problems) were significiant. It was found that 44.3% of hospital readmissions were unplanned readmissions due to complications of initial illness. It was seen that the most important diseases affecting hospital readmission were cancer (17.4%), heart failure (14.7%), diseases of genitourinery system (13.9%), diseases of digestive system (9.0%), diseases of blood and immune system (7.1%).

105

As a result, to reduce the rate of hospital readmissions in GMMA, clinical pathways and discharge criteria should be developed, home care or nursing home care should be provided, the team of discharge planning should be constituted, and the communication between physicians and patients should be developed.

106

Halil brahim CANKUL, Doktora Tezi, 2004, 189 Sayfa Daniman: Doç.Dr.Sa.Yb. Cesim DEMR

GATA RADYODAGNOSTK RADYOLOJ ANABLM DALI BAKANLIINDA MALYET PERFORMANS ANALZ VE YÜKÜNE DAYALI KADROLAMA ÇN BR MODEL ÖNERS Günümüzde salik sektörünün kari kariya kaldii önemli problemlerden biri de insan kaynaklarinin, özellikle salik personelinin maliyeti ve iyüküne göre dengeli daitimidir. Personel giderleri, toplam hastane giderlerinin yaklaik üçte ikisini oluturduu için hastane maliyetleri kontrolündeki en önemli maliyet unsurunu oluturmaktadir. Bu çalimada, zaman etüdü tekniini kullanarak GATA Eitim Hastanesi Radyoloji AD.'nda gerçekletirilen hizmetler için gerekli standart zamani belirleyerek i yüküne göre insangücü ihtiyacini saptamak, mevcut personel sayisi ile karilatirmada bulunmak, sonuçta birim hizmet maliyetlerini ortaya çikarmak amaçlanmitir. Aratirmada örneklem seçilmeyerek Radyodiagnostik Radyoloji Anabilim Dali Bakanliindaki tüm ünitelerin (konvansiyonel röntgen ünitesi, skopi ünitesi, mamografi ünitesi, toraks ünitesi, MR ünitesi, BT ünitesi, DSA ünitesi, ultrasonografi ünitesi) faaliyetleri dikkate alinmitir. Aratirmada, her tetkikin ortalama süresini bulmak için gözlem tekniinden yararlanilmitir. Çalimada, gözlenen faaliyetler; temelde teknisyen, tabip, sekreter ve müracaat memuru faaliyetlerinden olumutur. Gözlemler Mayis 2003 ile ubat 2004 tarihleri arasinda toplam 10 aylik süreyi kapsamitir. 2003 yilinda Radyodiagnostik Radyoloji AD'nda yapilan tetkik sayilari Hastane Bilgi Sistemi'nden (HBS) alinmi olup toplam 173.250 adet tetkik yapildii görülmütür. Yapilan bu tetkiklerin %47,77'i konvansiyonel, %29,54'ü toraks, %0,34'ü ise skopi tetkiklerinden olumutur. Bu tetkiklerin %55,5'i erkek hastalar için yapilirken, %44,5'i kadin hastalar için yapilmitir. 2003 yilinda Radyodiagnostik Radyoloji AD.nin toplam gideri 5.482.040.867.252 TL.dir. Yapilan tüm tetkiklerin SB. fiyatlari ile piyasa deeri 3.855.968.000.000 TL.'dir. Üretilen tetkiklerin piyasa deeri, bu tetkikler için harcanan kaynain %70,34'ünü karilamaktadir. Bu i hacminden net gelir olarak döner sermayeye intikal eden miktar ise toplam 1.671.991.887.000 TL'dir. GATA Radyodiagnostik Radyoloji AD.'daki her bir birimde yapilan tetkik türlerine ilikin olarak yapilan i ölçümleri sonucunda 2003 yilinda toplam 173.250 tetkik için ihtiyaç duyulan toplam iyükü 65.602,85 saat olarak gerçeklemitir. Toplam iyükünün %31,62'sini konvansiyonel tetkikler; %29,32'ini toraks tetkikleri; %0,76'ini skopi tetkikleri; %2,24'ünü mamografi tetkikleri; %6,40'sini US tetkikleri; %18,61'ini BT tetkikleri; %3,93'ünü MR ve %7,12'unu DSA tetkikleri oluturmaktadir. Buna göre; genel olarak 4 tabip ve 16 teknisyene daha ihtiyaç olduu, buna karilik sekreter sayisi açisindan 2 sekreterin fazla olduu, müracaat memuru açisindan ise gerekli olan müracaat memuru ile mevcut müracaat memuru sayisinin ayni olduu saptanmitir. Çalimanin dier bir boyutu olarak, yapilan her bir tetkikin birim maliyetini hesaplamak için hastane finansal veri kaynaklarina bavurulmutur. Ünite bazinda giderler incelendiinde, toplam giderin %31,60'i MR; %23,97'si BT; %14,42'si konvansiyonel röntgen

107

ünitesine aittir. Toplam gider içerinde en düük pay ise %3,62 ile mamografi ünitesinde gerçeklemitir. 2003 yili toplam giderleri içerisinde en yüksek yüzdeyi sirasiyla tibbi cihaz amortismani %29,81; dorudan personel gideri %23,38; tibbi cihaz bakim onarim gideri %16,90 ve elektrik gideri %10,08'dir. Bu dört gider kalemi toplam giderlerin %80,17'sini oluturmutur. yükü analizi sonucu hesaplanan ilave personel ihtiyacindan 4 tabip personelin kuruma getirecei maliyetin 109.374.323.112 TL, 16 teknisyenin kuruma getirecei ilave maliyet ise 300.132.135.136Tl. olduu, toplam olarak ise 409.506.458.248 TL'lik (%7) bir maliyet artii sonucunda toplam maliyetin 5.891.547.325.500 TL. yükselecei bulunmutur. Sonuç olarak, hastanelerde maliyet, verimlilik ve performans analizlerinin bölüm bazinda yapilmasina airlik verilmesi önerilebilir.

A PROPOSAL MODEL FOR STAFFING BASED ON WORKLOAD AND COSTPERFORMANCE ANALYSIS IN GMMA'S RADIODIAGNOSTIC RADIOLOGY DEPARTMENT One of the biggest problems, which the health services recently face, is to ensure the balance in the organization of human resources, especially of health personnel, according to the cost and workload. The personnel expenses, which are about two-third of total hospital expense, are the most important part of controlling the hospital expense. The aim of this study was to define the labor needed, according to the workload, to compare with current personnel number and then, to figure out the basic service cost by determining the required standard time for the services provided by GMMA's Radyodiagnostik clinic using the time research technique. In this study, any specific sample wasn't selected and the activities of whole sections, including the conventional x-ray unit, the flour unit, mammography, the thorax unit, MR unit etc., in our Radyodiagnostik clinic were taken into consideration. an observational technique was used to determine the mean time for each of the investigations. The doctors, the technicians, the nurses and the attendants in the information desks did all activities, which were dealt with, basically. The observation time was a 10-month period from may 2003 to February 2004. The number of the investigations was obtained from our hospital database system. The total number of the investigations was 173.250 in our Radyodiagnostik clinic in 2003. 44.77 % of them was from the conventional unit, 29.54 % from the thorax unit and 0.34 % from the flouro unit. 55.5 % was performed for male patients while it was 44.5 % for female patients. Total expense of our clinic was 5.482.040.867.252 TL in 2003. the market value of all investigations was 3.855.968.000.000 TL based on their Ministry of Health prices. This market value covers 70.34 % of the amount of money, which has been spent for all. The total amount of money transferred to hospital money foundation as a net income was 1.671.991.887.000 TL.

108

Total workload required for 173.250 investigations done in GMMA's Radyodiagnostik Clinic in 2003 was 65.602,85 hours. 31.62% of total workload came from the conversional investigations, 29.32% from the thorax investigations, and 0.76 % the flouro investigations, 2.24 % from the mammography, 6.40 % from the ultrasonographic investigations, 3.93% from MR and 7.12 % from DSA. According to these findings, it has clearly been found that four more doctors and 16 more technicians are required and, 2 secretaries have been beyond the requirement and the number of attendants in information desks has been enough. As another scope of this study, hospital financial data source was applied to calculate the cost per unit for each of the investigations. When examined the expenses for each unit, 31.60 % of total expenses belonged to MR unit, 23.97% to CT unit and 14.42 % to the conventional X ray unit. The lowest was 3.62% in mammography unit. Total expenses in 2003 were respectively 28.81% for medical equipment depreciation, 23.38 % for personnel expenses, 16.90% for the expense of the maintenance and amendment of medical equipments and 10.08% for the electricity. All were 80.17 % of total expense. The load will be 109.374.323.112 TL for 4 more doctors and 300.132.135.136 TL. for 16 more technicians. The increase in the cost is 409.506.458.248 (7%) and total cost will reach to 5.891.547.325.500 TL. In conclusion, it may be suggested that the analyses of cost, efficiency and performance should be performed for each unit in hospitals.

109

Levent KENAR, Doktora Tezi, 2002, 151 Sayfa Daniman: Doç.Dr.Turan KARAYILANOLU

BiR NBC ATAI KARISINDA ÜLKEMZ ÇiN ''ULUSAL NBC SAVUNMA VE iLK YARDIM SiSTEMi''NiN OLUTURULMASI Ülkemizin, nükleer, biyolojik ve kimyasal (NBC) silahlara sahip olan ve her an bunlari kullanabilme potansiyeli bulunan ülkelerle komuluk yaptii çeitli kaynaklar tarafindan dorulanan bir gerçektir. Olasi bu tür bir tehdit karisinda, tüm yurt genelinde bu tür ataklara kari gerekli önlem ve aktiviteleri ortaya koymak ve bu anlayi çerçevesinde Ulusal NBC Savunma ve Ilk Yardim Sistemini oluturmak ve gerektiinde bu sistemi uygulamak zorunluluu domaktadir. Ozellikle NBC silahlarinin ayni zamanda çok kisa süre içerisinde kitlesel ölüme ve yaralanmalara neden olmasi ülkemizin bu sisteme sahip olmasini gerekli kilmaktadir. Yapilan bilimsel deerlendirmeler dorultusunda, ülkemizin bu Kitle mha Silahlari ile yapilacak bir askeri veya terörist saldiriya kari üst düzeyde imkan ve kabiliyetlere sahip olmamakla birlikte gerekli çabalari sürdürmekte olduu kaydedilmektedir. Bu konu çerçevesinde, bir ilk yardim ve tedavi sisteminin oluturulmasi, olaya yönelik müdahaleci gruplar arasinda organizasyonun ve koordinasyonun planli bir ekilde gerçekletirilmesi, NBC savunmasi kapsaminda eitim faaliyetlerinin icra edilmesi ve uygun istihbarat çalimalarinin yapilmasi NBC siftahlarina kari uygulanabilecek önemli tedbirler arasinda bulunmaktadir. Bu sistem oluturulurken, öncelikle bu tür bir olayda ülkede görev almasi olasi mevcut kurum ve kurulularin saptanmasi, fonksiyonlarinin gözden geçirilmesi, bu savunmada genel olarak yapilmasi gerekenlerin ortaya konmasi, bu kurum ve kurulularin bu balamda belli bir yasal zemine oturtularak tanimlanmalarini gerekli kilmaktadir.Bu deerlendirmeler iiinda NBC ajanlari ile yapilan bir ataa yönelik olay aki emalarinin ortaya konmasi, kurulular arasindaki ibirlii ve organizasyonun daha anlailir ekilde resmedilmesi olaya verilecek yanitin daha hizli gelimesine, bu da ortaya çikabilecek can ve mal kayiplarinin asgari düzeye indirilmesine neden olacaktir. Bu nedenle, çalimada sunulan senaryolarla, ülkemiz koullarina uygun olabilecek müdahale planlari ve reaksiyon aki emalarinin, bu sistem içerisinde belli ölçülerde fonksiyonel hale getirilmesi hedeflenmektedir. Sonuç olarak; ülkemizde NBC savunma ve ilk yardim sistemini projelendiren bu tez çalimasi ile, Türkiye'de NBC alaninda dainik olan aktivitelerin belli merkezlerde toplanmasina, bilgi birikiminin hayata geçirilmesine ve bu ajanlara kari oluturulacak savunma faaliyetlerine belli bir ivme kazandirilacaktir.

110

ESTABLISHMENT OF "NATIONAL NBC DEFENSE AND FIRST-AID SYSTEM" FOR OUR COUNTRY AGAINST AN NBC ATTACK Many information sources have verified in various times the fact that Turkey Republic has been neighbouring the countries which possess nuclear, biological and chemical (NBC) weapons and have the potential and possibility of using them against our land at any time. Therefore, our country is faced with the necessity of taking measures and employing activities against attacks for the whole country. Within this conjunction, Turkey is in need of developing a National NBC Defense and First-Aid System and applying it into practice when required. The fact that NBC weapons especially cause mass casualty and death in a short period of time has forced our country to own such a system. However, it has been clear that our country is not adequately prepared and responsive against any covert attack of weapons of mass destruction due to military concern or terrorism. In addition to that, it has been observed that we are not at required level in terms of both legislation and establishments, and facilities for detection, treatment and decontamination. Within this frame, measurements that should be taken against such agents include the establishment of first-aid treatment system and coordination amongst first responders organized for the attack, conductance of training and education about these weapons, and well-organized intelligence network. In this system, the existing organizations in the government or military should be determined, and their functions and roles in this response must be put forward along with the legislative background. In this connection, flow-charts indicating NBC response will give rise to define the realtime coordination and organization between the responding facilities. These algorithms and methods will then develop a rapid response and increase the survey of casualties exposed to such agents. Therefore, the scenario covering the response plan and reaction diagram available for the conditions of our country has been aimed to be functional in occurrence of a real NBC attack. As a consequence, present study projecting a base for NBC Defense and First-aid System in our country will accelerate the defensive facilities which are currently unorganized and put the theoretical basis of information and experiences into practice.

111

Nevin Yildirim, Doktora Tezi, 2000, 67 Sayfa Daniman: Doç.Di Tbp.Yb.Yaar Meriç TUNCA

DEK MADDELERLE HAZIRLANAN Ca(OH)2'L KANAL PATLARININ CLT ALTI BA DOKUSUNDA OLUTURDUKLARI CEVAPLARIN HSTOPATOLOJK DEERLENDRLMES Kalsiyum hidroksitin deiik maddelerle karitirilmasiyla elde edilen kanal dolgu maddelerinin periapikal dokular üzerindeki etkilerini incelemek amaciyla yaptiimiz çalimada, kalsiyum hidroksit; distile su, gliserin, iyodoform+gliserin,CMCP ile karitirildi. Steril artlar altinda hazirlanan ve kalsiyum hidroksit içeren kanal dolgu maddeleri bir cm. uzunluundaki polietilen tüpler içine dolduruldu. Daha sonra bu polietilen tüpler 42 adet kobayin cilt altina künt diseksion metodu ile implante edildi. Kalsiyum hidroksit+distile su kombinasyonu kontrol grubu olarak kullanildi. Postoperatif olarak bir hafta, bir ay ve üç aylik histopatolojik deerlendirmeler sonucunda; iltihabi reaksiyon derecesi açisindan kalsiyum hidroksitin distile su ile karitirilmasiyla elde edilen ve kontrol grubumuzu oluturan patin en iyi kök kanal pati, kalsiyum hidroksitin, gliserin ile karitirilmasiyla elde edilen patin ise en kötü kök kanal pati olduu bulunmutur. Ayrica kalsifikasyon açisindan ise kalsiyum hidroksitin gliserin, CMCP ve iyodoform ile karitirilmasi ile elde edilen patlarin, kalsiyum hidroksitin distile su ile karitirilmasi ile elde edilen patdan daha iyi olduu gözlenmitir. HISTOPATHOLOGICAL EVALUATION OF CALCIUM HYDROXIDE PASTES PREPARED WITH DIFFERENT VEHICLES ON SUBCUTANEOUS CONNECTIVE TISSUE This study was carried out to observe the effects of root canal filling materials on periapical tissues, obtained by mixing calcium hydroxide with different vehicles comprising distilled water, glycerin, iodoform+glycerin and CMCP. The test materials, containing calcium hydroxide were prepared under sterile conditions, and were filled into polyethylene tubes of one cm. length. Then, using blunt dissection method these polyethylene tubes were implanted subcutaneously in 42 male guinea-pigs. The combination of calcium hydroxide+distilled water was used as control group. The results of the histopathological evaluations carried out after one week, one month and three months postoperatively revealed that the control group calcium hydroxide+distilled water was the most suitable filling, whereas the calcium hydroxide+glycerin paste induced the most severe inflammatory response. In addition, the combination of calcium hydroxide with glycerin, CMCP and iodoform were observed to perform better than calcium hydroxide+distilled water paste in the viewpoint of calcification.

112

Güne AHNKESEN, Doktora Tezi, 2001, 70 Sayfa Daniman : Doç Di Tbp.Alb. Veli ASLANALP

POLDMETLSLOKSAN BAZLI BR KANAL DOLGU PATININ BYOKOMPATBLTESNN TAVAN TBASINDA DENEYSEL OLARAK NCELENMES Polidimetilsiloksan bazli bir kanal dolgu patinin biokompatibilitesini tavan tibiasinda eneysel olarak incelemek amaciyla yaptiimiz çalimada; yirmidir adet Yeni Zelanda tavani kullanildi. Tavanlar yedi günlük, otuz günlük ve doksan günlük periyotlar sonunda incelenmek üzere üç gruba ayrildi. Tavanlar anestezi edilerek, tibialari açildi. Tibiada üç tane eit araliklarla kavite açildi. Kavitelerin ilki, polidimetilsiloksan bazli kanal dolgu patiyla dolduruldu. kinci kavite, çinkooksit öjenol bazli kanal dolgu patiyla dolduruldu. Sonuncu kavite ise kontrol grubu olarak bo birakildi. Yedinci günün sonunda, yedi tavanin tibiasi ampute edilerek, standart histolojik ilemler için tibialar hazirlandi. Bu ilemler dier iki gruba da otuzuncu ve doksaninci günde uygulanmitir. Histopatolojik inceleme sonunda, çinkooksit öjenol bazli kanal dolgu patinin kemik dokuda hafif iddette toksik etkiye sahip olduu ve polidimetilsiloksan bazli kanal dolgu patinin biokompatibilitesinin oldukça iyi olduu gözlenmitir.

113

EXPERIMENTAL RESEARCH ON BIOCOMPATIBILITY OF A POLYDIMETHYLSILOXANE BASED ROOT CANAL SEALER ON THE TIBIA OF RABBITS The purpose of our study is to investigate the biocompatibility of a polydimethylsiloxane based root canal sealer on the tibia of rabbits experimentally. In our study, twenty one New Zealand rabbits were used. They were splitted into three groups to examine the reactions of bone tissue; after seven days, thirty days and ninety days period. The rabbits were anesthetized and tibia was exposed. Three cavities were drilled with the equal distance. The first cavity was filled with the polydimethylsiloxane based root canal sealer. The second one was filled zincoxide eugenol based root canal sealer. The last one which was acting as a control group, was placed empty. After the seven days period, seven rabbits tibia were amputated with anesthesia for the preparation of the histological examination. This procedure was applied to the other groups after the thirty days and ninety days period. According to the histopathological research results, zincoxide eugenol based root canal sealer showed slight toxic effects on the bone tissue. The biocompatibility of the polydimethylsiloxane based root canal sealer was observed significiantly better.

114

Fulya BOSNA, Doktora Tezi, 2002, 59 sayfa Daniman : Doç.Di Tbp.Kd.Alb.Veli ASLANALP

ÖZEL BR ROTAR ENSTRÜMAN LE EL EELERNN KÖK KANALLARININ EKLLENDRLMESNDE OLUTURDUKLARI DENTN YÜZEYLERNN SEM LE NCELENMES Özel bir rotari enstrüman ile el eelerinin kök kanallarinin ekillendirilmesinde oluturduklari dentin yüzeylerinin SEM ile incelenmesi amaçlandi. n-vitro artlarda, periodontal, protetik ve ortodontik nedenle yeni çekilmi 20 adet çürüksüz diten yararlanildi. EI eeleri ile biyomekanik preparasyon yapilan diler uzun eksenleri boyunca ikiye bölünerek, orta üçlü ve apikal kisimlari smear tabakasi açisindan skorlanarak, SEM ile deerlendirildi.EI eeleri, %5.25 NaOCI, %15 EDTA, son yikama solüsyonu olarak ta serum fizyolojik kullandiimiz örneklerimizi, SEM ile cepheden ve profilden bakarak yaptiimiz incelemelerde, örneklerimizin hemen hepsinde kök kanal duvarlarinda youn olarak smear tabakasi saptandi.Hero 642 rotari enstrüman, % 5.25 NaOCI, % 15 EDTA, son yikama solüsyonu olarak da serum fizyolojik kullandiimiz örneklerimizi, SEM ile cepheden ve profilden incelediimizde, kök kanal yüzeyinden smear tabasinin uzaklatirilabildiini ve bazi örneklerde dentin kanal aizlarinin görülebildii tespit edildi. Hem el eeleri, hem de Hero 642 ile yapilan çalimada, apikal bölgede kalan smear tabakasi miktari orta üçlüye göre daha belirgindi.Bütün örneklerde, smear tabakasi deiik skorlarda görülmesine ramen, apikal bölgede Hero 642 el eelerine göre daha üstün ulunurken, orta üçlüde el eeleri Hero 642'den daha iyi bulundu. A SAM EXAMINATION OF THE DENTIN SURFACES OF THE ROOT CANAL PREPARED WITH HAND FILES AND A SPECIAL ROTARY INSTRUMENT In this study, the effects of a rotary instrument and hand files on dentin surfaces in shaping the root canals have been observed by SEM. In in-vitro conditions, 20 recently extracted teeth without caries due to the periodontal, prothetic or ortodontic reasons were selected for the study following the biomechanical preparation of the root canals by hand files and Hero 642, all specimens which were sectioned into two parts perpendicular to the long axis of the root were evaluated by SEM and were scored for the presence or absence of smear layer in the middle and apical thirds. Smear layer was scored in almost all handinstrument specimens irrigated by 5.25 % NaOCI and 15 % EDTA and saline solution as final irrigation solution which was examined by SEM on the front and side view. When the specimens which were instrumentated by Hero 642 and irrigated by the same solutions examined by SEM, it has been observed that smear layer was taken away from the root canal surface and dentin tubule openings were visibIe, The smear layer left in apical area was more significant comnared to middle third in the study which have been done by using either hand files or Hero 642 Results showed that smear layer was scored in varying quantities in both apical middle third areas. However, while Hero 642 was more effective than hand files in the apical area, hand files were more effective than Hero 642 in the middle third.

115

Murat ALTINOVA, Doktora Tezi, 2004, 97 Sayfa Daniman:Doç.Di Tbp.Alb.Yaar Meriç TUNCA

TEKRARLAYAN ENDODONTK TEDAVLERDE KÖK KANALLARININ BOALTILMASINDA KULLANILAN ÇETL YÖNTEMLERN APKAL TAMA ÜZERNE ETKLER Bu aratirmanin amaci, paslanmaz çelik el aletleri ile yapilan "step-back" ve HERO 642 nikel titanyum döner alet sistemi ile yapilan "crown-down" kanal ekillendirme yöntemleri ile hazirlanan kanallarin, "lateral kondansasyon" ve "System-B" olmak üzere iki farkli ekilde kanal dolgulari yapilmasi sonrasinda, kök kanal tedavilerinin yenilenmesi esnasinda kullanilan "el aletleri ile mekanik", "el aletleri ve kloroform kullanarak mekanik ve kimyasal", "sadece HERO 642 döner enstrüman sistemi ile mekanik" ve "HERO 642 döner enstrüman ve kloroform kullanarak mekanik ve kimyasal" olmak üzere dört ayri retreatment yönteminin, apikalden tama üzerine etkilerinin incelenmesidir. Çalimada; apikal oluumlari tamamlanmi, 160 adet çekilmi tek kök ve tek düz kanalli di kullanildi. Diler, öncelikle iki farkli kanal ekillendirme yöntemi için 80'er di içeren 2 gruba ayrildi. Sonrasinda, kanal dolgusu ilemleri için, her bir grup kendi içerisinde 40'ar di içeren 2 alt gruba ayrildi. Son olarak retreatment ilemlerinin gerçekletirilmesi amaciyla her bir alt grup 10'ar di içeren 4 alt gruba daha ayrildi. Elde edilen toplam 16 alt grubun kanal ekillendirme ve doldurma ilemlerinden sonra, retreatment ilemleri için 6 ay nemli ortamda bekletildi. Retreatment ilemleri esnasinda, çözücü kullanilan ve kullanilmayan tüm gruplarda irrigasyon solüsyonu olarak "distile su" kullanildi. Apikalden taan debris, hazirlanan bir düzenek ile deerlendirildi. Bu esnada geçen süre de tutularak "zaman" parametresi olarak kaydedildi. Her bir düzenek, ilemden hemen sonra ve içerisindeki sivi buharlatirildiktan sonra olmak üzere iki kez hassas elektronik terazide tartilarak, elde edilen deerler "toplam debris", "debris" ve "sivi" parametreleri olarak kaydedildi. Elde edilen deerlerin tanimlayici ve karilatirmali istatistiksel analizi yapildi. Tüm gruplarda apikalden debris tatii görülmütür. Elde edilen bulgulara göre, "sadece el aletleri" ile yapilan retreatment ilemlerinde oluan "debris" miktarinin, "sadece HERO 642" ve "HERO 642 + kloroform" uygulanan gruplardan istatistiksel olarak önemli ölçüde farkli olduu bulundu (sirasiyla, p=0.002 ve p=0.001). "El aletleri" ve HERO 642" gruplarinin kendi aralarindaki arsindaki farkin, kloroform kullanilip kullanilmamasina göre istatistiksel olarak anlamli olmadii bulundu. "HERO 642" sistemi gruplari, "el aletleri + kloroform" gruplarina oranla apikalden, istatistiksel olarak önemli düzeyde daha az "toplam debris" ve "sivi" tamasina neden olduu bulundu. Ayrica kloroform kullanilmayan gruplarda, kloroform kullanilanlara oranla, daha az apikal "toplam debris" ve "sivi" tamasi görüldü. Kanal dolgusunu sökmek için gereken "zaman" incelendiinde, tüm gruplar arasindaki farkin istatistiksel olarak önemli olduu (p<0.001) ve "en kisa süre"den "en fazla süre"ye doru yapilan siralamanin; "HERO 642 + kloroform", "Sadece HERO 642", "el aletleri + kloroform" ve " sadece el aletleri" eklinde olduu görüldü. Kanal ekillendirme ve doldurma yöntemlerinin apikalden taan "toplam debris", "debris" ve "sivi" miktarlari üzerine etkisinin istatistiksel olarak önemli olmadii bulunmutur. Kanal dolgusu sökme yöntemlerinden baimsiz olarak, kanal ekillendirme ve doldurma

116

yöntemlerinin kanal dolgusunun sökülmesi için gereken "süre" üzerine etkisinin önemli olduu bulunmutur (p=0.001). "Sistem-B" (devamli isiyla vertikal yönde obturasyon) ile doldurulan kanallarda kanal dolgusu sökme ilemi, "Lateral kondansasyon" (souk dolgu) ile doldurulan kanallardan daha zaman alici olduu bulunmutur. HERO 642 sisteminin, kanal dolgusu sökme ilemleri esnasinda, apikalden taan tüm debris parametreleri yönünden daha az tamaya neden olduu görülmütür. Kloroform'un kanal dolgusu sökme ilemlerini kolaylatirdii ve tekrarlayan endodontik tedavilerin retreatment ilemleri esnasinda, balangiç kanal ekillendirme yöntemlerinin, kanal dolgusu sökümü için geçen süre ve apikalden tairilan sivi ve kati materyaller üzerlerine tek balarina etkilerinin olmadii görülmütür.

THE EFFECTS OF VARIOUS ROOT FILLING MATERIAL REMOVING TECHNIQUES ON APICAL EXTRUSION IN ENDODONTIC RETREATMENT The purpose of this study was to determine the effects on extruded apical debris quantities of four different root canal retreatment techniques including; "mechanical techniques" with "only hand files" and, "only HERO 642 nickel titanium rotary system" and, "mechanical and chemical tehniques" with "hand files + chloroform" and "HERO 642 nickel titanium rotary system + chloroform" of root canals obturated with either laterally condensed or System-B used that prepared with two different root canal preparation techniques including, step-back preparation with hand files and, crown-down preparation with HERO 642 nickel titanium rotary system. One-hundred and sixty extracted teeth with formed apices, single apical foramen and, straight canals were used. Initially teeth were separated into two groups containing eighty teeth of each for different root canal preparation techniques, then each group divided into two subgroups containing forty teeth of each for different root canal obturation techniques. Finally each subgroup was separated into another four subgroups containing ten teeth of each for four different retreatment techniques. Teeth belongs to all sixteen subgroups were prepared and obturated with the definite techniques. Teeth were kept at room temperature in % 100 humidity for six months. Distilled water was used as the irrigant in all groups that retreatment procedure performed with or without chloroform solvent. The debris apically extruded was assessed for the study with a vial apparatus. Whole retreatment time was also recorded by a stopwatch as "time" parameter. Each vial weighed just after the completion of retreatment procedure containing both apically extruded debris and irrigation solutions, and, recorded as "total debris" parameter. The vials were also weighed after the evaporation of the irrigation solutions and, recorded as "debris" parameter. The "liquid" parameter was calculated by subtraction of "debris" parameter from "total debris" parameter. All results were analyzed and compared statistically. Results showed that apical extrusion was occurred in all groups. Data obtained from statistical analysis showed that, there was a significant difference in mean "debris" amounts between the retreatment performed with "only hand files" groups compared to "only HERO 642" and, "HERO 642 + chloroform" groups (p=0.002 and, p=0.001 respectively). There was no significant difference in mean "debris" amounts between amongst the groups of

117

"hand files" and, "HERO 642" related to use of with or without chloroform. Both "HERO 642" groups differed by with or without usage of chloroform caused significantly less amounts of apically extruded mean "total debris" and "liquid" values from "hand files + chloroform" groups. Also less amounts of mean "total debris" and "liquid" were obtained in the groups retreatment that performed without chloroform compared to used ones. The comparison of the mean required times, there was a significant difference between the four retreatment groups (p<0.001). The arrangement in order of the groups for the less time requirements to more was; "HERO 642 + chloroform", "only HERO 642", "hand files + chloroform" and, "only hand files". There was no significant difference with the amounts of "total debris" and "liquid" mean values between groups related to "preparation techniques" and "obturation techniques". The groups separated for "preparation techniques" and "obturation techniques" had significantly effect on values of "time" requirement for retreatment (p=0.001). System-B obturated canals were considered as "more time consuming" compared to "laterally condensed" canals. The overall results indicated that retreatment performed with "HERO 642" caused less apical extrusion of all parameters of debris. Chloroform was useful in retreatment procedures. Comparison of the relative efficacies of initial root canal preparation techniques on apical extrusion of materials during endodontic retreatment were not significant by themselves.

118

Erhan YILDIZ, Doktora Tezi, 1999, 61 Sayfa Daniman: Doç Hv.Di Tbp.Kd.Alb. Yavuz Sinan AYDINTU

ODONTOJENIK KERATOKSISTLERDEKI NUKLEER MORFOLOJIK DEGIIKLIKLERIN BYOLOJK DAVRANILARI ÜZERNE ETKS OK farkli klinik özellikleri ve histolojik görüntüsü ile dier kistlerden ayrilan neopoplastik potansiyele sahip , sik rekürrensi ile dikkat çeken bir odontojenik kisttir . Bizim aratirmamizda, nicel patoloji uygulamalarindan biri olan nükleer morfometrik analz teknii ile OK'in nükleer morfolojik özelliklerinin incelenmesi ve DOK' lerden ayirt edilebilmesi amaçlanmitir.Bunun için 26 adet OK , 19 adet DOK vakasina ait toplam 45 örnek deerlendirilmitir . Bu deerlendirmede sayi, alan, standart sapma, C. V.( varyasyon katsayisi), Feretratio (ovallik), F Circle ( yuvarlaklik) parametre olarak kabul edilmitir. F.Circle parametresi baz alindiinda ve nükleer morfometrik tekniklerle elde ettiimiz sonuçlara DFA uygulandiinda DOK' lerin % 100 oraninda, OK'lerin % 80.8 oraninda ve toplam % 88.89 oraninda doru tanimlanabilecei sonucuna varilmitir. Analize bazal kat hücre sayisi da eklenirse ayiricilik % 91.14 düzeyine çikmaktadir. F Circle (yuvarlaklik) parametresi baz alindiinda OK ile DOK arasindaki kesin ayirimda eik deer 0.6795 olarak bulunmutur. Analiz bu deerin altini OK, üzerini DOK olarak yorumlamaktadir. OK nükleuslari DOK nükleuslari ile kiyaslandiinda yuvarlakliin daha az olduu ovallie daha yakin olduu görülmektedir. Bu bulgular iiinda, odontojenik kistlerde bazal kat hücre sayisinin fazlaliinin ve nükleus morfolojisinin ovallie yakin olmasinin aratirmacilara, lezyonun OK olduu yolunda fikir verebilecei sonucuna varilmitir.

119

THE EFFECT OF NUCLEAR MORPHOLOGICAL VARIATIONS IN ODONTOGENIC KERATOCYSTS ON THEIR BIOLOGICAL BEHAVIOURS Odontogenic keratocyst (0K) have origin of devolopmental, different clinical and histologic features, high recurrence rate and neoplastic potential have a cyst. In our study, Odontogenic keratocysts, one of quantitative pathology applications which nuclear morphometric analysis used technical method are examined. Our aim, nuclear morphometric features of odontogenic keratocyst have been examined and distinguished from other odontogenic cyst. Therefore, it has been evaluated that 26 odontogenic keratocysts, 19 the other odontogenic cysts, totaly 45 specimen in our rcsearch. It is accepted that count, nuclear area, standart deviation, coefficient variation, feretratio and fcircle in this study. When F Circle parameter is taken as a base and Discriminant functional analysis (DFA) is applied to the findings which we found via morphometric techniques, it is seen that the other odontogenic cysts can be distinguished 100% and odontogenic keratocysts can be distinguished 80.8.% Totaly, both groups can be distinguished 88.89 % with random selection.The identification percent increases to 91.14 % level, when the basal layer cell number is added to the analysis.When F Circle parameter is taken as a base, the thereshold is found 0.6795 in the definite identification between odontogenic keratocysts and the other odontogenic cysts.The analysis interprets; a value below the thereshold level as odontogenic keratocyst, above the thereshold level as the other odontogenic cysts. When odontogeric keratocyst nucleuses are compared with the other odontogenic cysts nucleuses, it is sen that odontogenic keratocyst nucleuses are not round as the other odontogenic cysts nucleuses and their shapes are mostly oval. As a result, it is thought that the abundance of the number of basal layer cells and the oval shapes of nucleuses helps to the investigatorsto isolate the odontogenic keratocyst lesion.

120

Ayegül ALTUNBAY, Doktora Tezi, 2000, 78 Sayfa Daniman:Doç.Dr.Hv.Di Tbp.Alb.Yavuz Sinan AYDINTU

DEK AMELOBLASTOMA TPLERNDE NÜKLEER MORFOMETR VE DNA ALZNN KARILATIRILMASI Odontojen tümörlerin içerisinde en yaygin görülen ameloblastomalar benign olmakla birlikte lokal agresif davrani gösterirler. Dier taraftan bazi ameloblastomalar malign davraniin histolojik özelliklerini gösterebilir, metastaz yapabilirler. Tanilari ve tedavilerinde karilailan güçlükler nedeniyle Aiz ve Çene Cerrahlari için sikça problemlere neden olabilmektedirler . Ameloblastomalarin hangi tiplerinin daha agresif olduu, hangi lokalizasyon ve ya gruplarinda daha kötü prognoz gösterdikleri konusunda deiik spekülasyonlar olmasina karin somut bir fikir birlii yoktur. Bu durumda farkli davrani gösterebilecek birçok tümörde benzer tedavi protokolleri uygulanmakta, bu da bazi tümörler için yetersiz kalmaktadir. Önemli bir morfometrik yöntem olan; DNA içeriinin akim ve görüntü sitometrisi ile yapilan ölçümleri, benign ve malign neoplazmalarin ayiriminda önemli katkilar salayabilmektedir. Deiik ameloblastoma tiplerinde DNA içerii konusunda somut bir bilgimiz yoktur. Bu konuda nicel bilgilerin elde edilmesi, hastaliin prognozunda histolojik parametrelerin tamamlayicisi olabilecektir. Bu tez çalimasinin amaci, objektif ve yinelenebilir bir yöntem olan görüntü analizi kullanilarak histolojik olarak farkli tipteki ameloblastomalarin nükleer morfometrik özelliklerinin ve DNA ploidisinin incelenmesi ve bunlarin klasik histolojik faktörlerle ilikisinin deerlendirilmesidir. Deiik merkezlerden elde edilen 26 ameloblastomanin parafin bloklarindan alinan kesitlerden nükleus süspansiyonu hazirlanmi ve örnekler Feulgen yöntemiyle boyanmitir. DNA içeriin belirlenmesi ve morfometrik özelliklerin ölçülmesi için görüntü analizi yöntemi kullanilmitir. Deiik histopatolojik tipteki ameloblastomalarin D arasinda anlamli bir fark bulunamamitir. Bununla birlikte malignitenin bazi histopatolojik özelliklerine sahip olan ameloblastomalarin bazilari diploid bazilari da aneuploid olarak bulunmutur. Histopatolojik olarak özellik arz eden; proliferasyon gösteren, sellüleritenin arttii, tabakalanmanin belirginletii ve mitotik aktivitenin fazla görüldüü olgularda görüntü analizi ile DNA içeriinin belirlenmesi ameloblastomanin biyolojik davraniinin nasil olacainin önceden belirlenmesinde çok deerli veriler oluturabilmektedir .

121

COMPAREMENT OF NUCLEER MORAHOMETRYE AND DNA ANALYSIS OF DIFFERENT KINDS OF AMELOBALASTOMAS Ameloblastomas, one of the most common odontogenic tumors, behave as benign locally aggressive. Some of the ameloblastomas on the other hand, show histologic features of malignancy and may metastasize. Ameloblastomas, could be a trouble for Oral Maxillofacial Surgeons because of the difficulty to diagnose and to treat. There is no consensus about what kind of ameloblastomas are more aggressive and if the bad prognose depends on their localization and age, smiliar treatment protocols used in many tumors showing different behaviours are inadequate for some of them. An important morphometric technique in the distinction of benign and malignant neoplasmas, is formed by the measurements made with the flow and image cytometry of DNA content. We have no concrete information about the DNA content in various types of ameloblastoma. Quantitative information in this subject, may complete the histological parameters in the prognosis of ameloblastomas in a objective way. The aim of our study is to examine the nuclear morphometric characters and DNA ploidies of the histologicaly different types of ameloblastoma with image analysis, which is an objective and repeatable technique and to compare the findings with the classical histological factors . Nucleus suspentions were prepeared and Feulgen- stained from the paraffin-embedded sections of 26 ameloblastomas which were obtained from various medical centers. Determination of nuclear DNA content and measurement of morphometric features presented by image analysis No significant difference in ploidy between the histopathologically of different ameloblastomas was demonstrated. Ameloblastomas which show the histologic features of malignancy on the other hand presented diploid and aneuploid patterns. Determination of DNA content of ameloblastomas having the histological features of malignancy like increased proliferative activity, highcellularity, increased activity and showing evident stratification by image analysis may be a valuable data to predict the biological behaviour of ameloblastomas.

122

Mehmet ENTÜRK, Doktora Tezi, 2002, 60 Sayfa Daniman: Prof.Di Tbp.Kd.Alb. Yilmaz GÜNAYDIN

RADKÜLER KSTLERDE NTRK OKST, MALONDALDEHT VE ANTOKSDAN PARAMETRELERN NCELENMES Serbest radikallerin ve lipit peroksidasyonunun organ ve/veya dokularda meydana getirdii hasar ve hastaliklarin patogenezi arasindaki ilikiler youn bir ekilde aratirilmaktadir. Yalanma, kas distrofileri, dejeneratif hastaliklar, yaniklar, akcier hastaliklari, karsinogenez, diyabet, ateroskleroz ve katarakt oluumunda serbest radikallerin etkisi çeitli çalimalarla kanitlanmitir. Dihekimlii alaninda da serbest radikaller ile onlari detoksifiye eden antioksidan enzim sistemlerinin aiz dokularindaki mevcudiyeti, normal ve patolojik durumlardaki miktari, hastaiiklarin etyopatogenezindeki önemi ve tedavi uygulamalari üzerinde çaliilmaktadir. Bu çalima ile nitrik oksit, antioksidan enzimler ve malondialdehit ile radiküler kistler arasindaki ilikinin aydinlatilmasi amaçlanmitir. Bu amaçla, radiküler kist hastalarinda ve salikli kontrol grubunda doku bakir çinko süper oksit dismutaz (CuZn SOD), selenyum baimli glutatyon peroksidaz (Se-GSH-Px), malondialdehit (MDA), nitrit/nitrat (NO2-INO3-) ile eritrosit CuZn SOD, Se-GSH-Px, MDA ve plazma NO2-INO3- seviyeleri incelendi. Hasta grubunda saptanan doku GSH-Px aktiviteleri, kontrol grubundan anlamli olarak yüksek bulunmutur (p<O.OI). Ayni zamanda hasta grubunda saptanan doku SOD aktiviteleri de kontrol grubundan anlamli olarak yüksek bulunmutur (p<O.OI). Hasta grubunda saptanan doku MDA ve NO2- INO3- seviyeleri ile kontrol grubu arasinda anlamli bir fark tespit edilememitir. Hasta grubunda eritrosit GSH-Px aktiviteleri, kontrol grubunda anlamli olarak yüksek bulunurken (p<O.O5), eritrosit SOD aktiviteleri ile kontrol grubu arasinda anlamli bir fark tespit edilememitir. Hasta grubunda saptanan eritrosit MDA sevi)'eleri ile kontrol grubu arasinda anlamli bir fark tespit edilemezken, hasta grubunda saptanan plazma NO2INO3- düzeyleri, kontrol grubundan anlamli olarak düük bulunmutur (p<O.O5). Çalimamizda elde ettiimiz bulgular, radiküler kistlerde radikal temizleyici olarak SOD ve GSH-Px enzimlerinin arti gösterdiini ortaya koymaktadir. Buna karilik, NO ve hücre yikimi ile lipit peroksidasyonun bir belirteci olan MDA düzeylerinde anlamli bir deiiklik olmamasi, söz konusu enzimlerin koruyucu görevlerini yerine getirdiini düündürmektedir. Bu sonuçlar radiküler kistlerde oksidatif durum ve nitrik oksit yolainin etkilendiini ve antioksidan enzimlerin oral patolojik lezyonlarin patogenezinde önemli bir rol oynayabileceini düündürmektedir.

123

INVESTIGATION OF NITRIC OXIDE, MALONDIALDEHYDE AND ANTIOXIDANT PARAMETERS ON THE RADICULAR CYSTS The relationship between the damage caused by free radicals and lipid peroxidation in organs and/or tissues and the pathogenesis of diseases has been extensively investigated. The involvement of free radicals in the development of muscle distrophies, burns, degererative diseases, aging, lung diseases, carcinogenesis, diabetes mellitus, atherosclerosis and cataract has been proved by different studies. Also, the presence of the free radicals and their scavengers in normal and pathological oral tissues, their role in ethiopathogencsis of diseases and their possible therapeutic uses are already important focuses in dental research The aim of the study is to investigate the relationship between nitric oxide. antioxidant enzymes and malondialdehyde in radieular cysts. For this purpose, tissue copper zine superoxide dismutase (CuZn SOD), selenium dependent glutathione peroxidase (Se-GSH-PX. malondialdehyde (MDA), nitrite/nitrate (NO2-Y/N03) levels and erythrocyte CuZn S~77fl. ScGSH-Px, MDA and plasma NO</N03 levels were measured in radicular cyst patients control group. Tissue GSH-Px activities in patient group were found significantly higher than'control group (p<O.O 1). Also tissue SOD activities in patient group were found significantly higher than control group (p<O.O I). When the MDA and NO2/NO3 levels of the patient group compared to the control group, no significant difference were found. Erythrocyte GSH-PX activities in patient group were found significantly higher than control group (p<0.05). whereas no significant difference were found between erythrocyte SOD activities of patient and control groups. Also no significant difference was found between erythrocyte levels of patient and control groups. Plasma NO2/N03 levels in patient group were found significantly lower than control group (p<O.O5). These findings have suggested that SOD and GSH-Px enzymes have been increased radical scavengers on the radicular cysts. On the other hand, NO and lipit peroxidation.mediator MDA levels have not been affected as a result of protective effect of these.These results have considered that oxidative status and nitric oxide pathway were affected in radicular cysts and antioxidant enzymes may have a pivotal pathogenesis of oral pathologic lesions.

124

Vedat Murat ÖZKURT, Doktora Tezi, 2004, 96 sayfa Daniman:Prof.Di Tbp.Kd.Alb. Yilmaz GÜNAYDIN

BA VE BOYUN BÖLGES KANSERL HASTALARIN TÜKÜRÜKLERNDE ANTOKSDAN MKTARLARINDAK DEKLKLERN NCELENMES Serbest radikaller vücutta bir çok farkli mekanizmalar sonucu oluabilmektedir. ntrasellüler ve ekstrasellüler mekanizmalar sonucu oluan serbest radikaller grubunda olan, reaktif oksijen türevleri hücreler için son derece toksik, mutajenik ve karsinojeniktir. Reaktif oksijen türevlerinin diabetten sjögren sendromuna kadar bir çok otoimmün hastaliin patofizyolojisinde etken olabilecei deerlendirilmektedir. Ayrica organizmanin yalanmasinda da bu türevlerin etkili olduu düünülmektedir. Bu radikallerin inhibisyonu antioksidan savunma mekanizmalari ile gerçekletirilmektedir. Ancak antioksidanlarin etkin olabilmesi için belirli bir konsantrasyonda olmalari gerekmektedir. Oksidan-antioksidan dengesinin oksidanlar lehine bozulduu durumlarda malignansiler bata olmak üzere bir çok dejeneratif hastalik olutuu düünülmektedir. Antioksidanlar tüm vücut sivilarinda bulunan son derece önemli savunma mekanizmalaridir. Ancak bunlarin miktarlari biyolojik materyaller arasinda farklilik göstermektedir. Dihekimlii yönünden deerlendirildiinde bu antioksidanlarin tükürükdeki çeit ve konsantrasyonlari, malignansilerin diagnozu ve prognozlarinin deerlendirilmesi açisindan büyük önem taimaktadir. Bu çalimada ba ve boyun karsinomlari ile tükürükteki selenyum (Se), selenyum baimli glutatyon peroksidaz (Se-GSH-Px) ve süperoksit dismutaz SOD arasindaki iliki deerlendirilmeye çaliilmitir. Ayrica çalimamizda Lipit peroksidasyonun önemli göstergelerinden olan tükürük içerisindeki malondialdehit (MDA) konsantrasyonu da incelenmitir. Bu parametrelerin salikli kiilerdeki parametrelerle karilatirilmasi ile diagnostik bir yaklaim elde edilmeye çaliilmitir. Çalimamizda hiçbir tükürük numunesinde SOD aktivitesine rastlanamamitir. Kontrol grubu numunelerindeki MDA miktari ile ba karsinomali ve boyun karsinomali hasta grubu preop. numunelerindeki MDA miktari arasinda fark bulunmamitir. Ba karsinomali ve boyun karsinomali hasta grubu preop. numunelerindeki Se-GSH-Px aktivitesi, kontrol grubu numunelerindeki Se-GSH-Px aktivitesinden düük bulunmutur. Ba karsinomali ve boyun karsinomali hasta grubu preop. numunelerindeki Se-GSH-Px düzeyleri arasinda fark bulunmamitir. Ba karsinomali ve boyun karsinomali hasta grubu preop. numunelerindeki Se düzeyi, kontrol grubu numunelerindeki Se düzeyinden düük bulunmutur. Ba karsinomali ve boyun karsinomali hasta grubu preop. numunelerindeki Se düzeyleri arasinda fark bulunmamitir. Ba karsinomali ve boyun karsinomali hasta grubu postop.

125

numunelerindeki MDA miktarlari arasinda fark bulunmamitir. Ancak ba karsinomali hasta grubu postop. numunelerindeki Se düzeyi boyun karsinomali hasta grubu postop. numunelerindeki Se düzeyinden sinirda düük bulunmutur. Ba ve boyun karsinomali hasta gruplarindaki postop. Se-GSH-Px deerinin preop. Se-GSH-Px deerinden fazla olduu deerlendirilmitir. Ancak her iki grup için de preop Se ­ postop. Se ve preop. MDA ve postop. MDA deerleri arasinda istatistiksel bir farklilik gözlenmemitir. Bu karilatirmaya göre boyun Ca' li hastalarin postop. Se-GSH-Px, postop. MDA deerleri ve ba Ca' li hastalarin postop. MDA deerleri ile kontrol grubu deerleri arasinda fark tespit edilememitir. Ancak ba Ca' li hastalarin postop. Se-GSH-Px deerleri ve postop. Se deerleri ve boyun Ca' li hasta grubunun postop. Se ile kontrol grubu deerleri arasinda istatistiksel açidan fark bulunduu ve kontrol grubu deerlerinin daha yüksek olduu tespit edilmitir. Çalimamizda ayrica kontrol grubundaki hastalarin tükürüklerindeki Se düzeyi ile SeGSH-Px aktivitesi arasinda istatistiksel olarak çok güçlü bir dorusal korelasyon olduu, SeGSH-Px aktivitesi ile MDA düzeyi arasinda çok güçlü ters bir korelasyon olduu, Se-GSH-Px ile ya arasinda çok güçlü ters bir korelasyon olduu, Se düzeyi ile MDA düzeyi arasinda çok güçlü ters bir korelasyon olduu, Se düzeyi ile ya arasinda çok güçlü ters bir korelasyon olduu ve MDA düzeyi ile ya arasinda çok güçlü dorusal bir korelasyon olduu da tespit edilmitir. Çalimamizda elde ettiimiz sonuçlar ba ve boyun karsinomali hastalarda tükürükte antioksidan miktarlarinda genel bir düme olduunu ve/veya antioksidan düzeylerindeki düüklüün malignansilere yatkinlii arttirdii sonucunu düündürmektedir. Bu sonuçlar incelendiinde, malignansilerden korunma yada balami olan bir tümörün prognozunu iyiletirme amaci ile antioksidan içeren diyetlerle beslenmenin veya vücudun antioksidan içeren preparatlarla desteklenmesinin önemi ortaya çikmaktadir.

INVESTIGATION OF CHANGES IN AMOUNTS OF ANTIOXIDANTS IN SALIVA THAT PATIENTS WHO HAVE HEAD AND NECK CANCER Free radicals can be form via many diverse mechanisms in the body. The reactive oxygen derivatives, which belong to the free radical group forming through intra- and extracellular mechanisms, are extremely toxic, mutagenic, and carcinogenic for the cells. It has been evaluated that reactive oxygen derivatives can be causative factor in the pathophysiology of many diseases, from diabetes to Sjogren syndrome. Furthermore, it is believed that these derivatives can be effective in the aging of the organism. Inhibition of these radicals is performed via antioxidant defense mechanisms. However, antioxidants have to be in a certain concentration to be effective. It has been proposed that many degenerative diseases develop when the oxidant/antioxidant balance fails in favor of oxidants. Antioxidants are very important defense mechanisms found in all body fluids. However, amounts of these differ according to the biological materials. Types and concentrations of these antioxidants have great importance for the diagnosis and evaluation of prognoses in terms of dental medicine.

126

In this study, we attempted to evaluate the relation between salivary selenium (Se), Selenium-dependant glutathion peroxidase (Se-GSH-Px), and superoxide dismutase. We also examined the concentration of malone dialdehyde, which is one of the most important indicators of lipid peroxidation in saliva. We tried to reach a diagnostic approach by comparing these parameters with the parameters of healthy individuals. In our study, we did not see SOD activity in any of saliva samples. No difference was found between the MDA amount in the samples of the control group and the MDA amount in the preoperative samples of the group with head carcinomas and neck carcinomas. The amounts of Se-GSH-Px in the preoperative samples of the patient group with head carcinoma and neck carcinomas were found to be lower than the amounts of Se-GSH-Px in the samples of the control group. No differences were found between the amounts of SeGSH-Px in preoperative samples of the patient group with head carcinoma and neck carcinomas. The amounts of Se in the preoperative samples of the patient group with head carcinoma and neck carcinomas were found to be lower than the amounts of Se in the samples of the control group. No differences were found between the amounts of Se in preoperative samples of the patient group with head carcinoma and neck carcinomas. No differences were found between the amounts of MDA in postoperative samples of the patient group with head carcinoma and neck carcinomas. However, the amount of Se in the postoperative samples of the patient group with head carcinomas was to be minimally lower than the amount of Se in the postoperative samples of the patient group with neck carcinomas. It was found that the amount of postoperative Se-GSH-Px in the patient groups with head and neck carcinomas was greater than preoperative Se-GSH-Px amount. However, no statistically significant difference was observed between preoperative Se/postoperative Se, and preoperative MDA/ postoperative MDA for neither of the groups. According to this comparison, no difference was found between the postoperative Se-GSHPx, postoperative MDA values of the patients with neck Ca, postoperative MDA values of the patients with head Ca, and values of the control group. However, it was seen that there was statistical difference between postoperative Se-GSH-Px values and postoperative Se values of patients with head Ca and postoperative Se values of the patients with neck Ca, and the values of the control group; and the values of the control group were higher. In addition, it was found in our study that there was a very strong linear correlation with the amounts of Se and Se-GSH-Px in saliva statistically, that there was a very strong reverse correlation with the amounts of Se-GSH-Px and MDA, that there was a very strong reverse correlation with Se-GSH-Px and age, that there was a very strong reverse correlation with the amounts of Se and MDA, that there was a very strong linear correlation with the amount of MDA and age in control group. The results of our study indicate that there exists a general reducing in the amounts of antioxidants in saliva in patients with head and neck carcinomas, and/or the reducing in the amounts of antioxidants increase predisposition to malignancies. When these results are examined, the importance of giving diets supported with antioxidants or to support the body with preparations containing antioxidants in order to prevent from malignancies or make the prognosis of a newly developed tumor better becomes apparent.

127

Metin ENÇMEN, Doktora Tezi, 2004, 111 Sayfa Daniman:Doç.Hv.Di Tbp.Kd.Alb. Yavuz Sinan AYDINTU

TAVANLARDA DSTRAKSYON OSTEOGENEZS VE PEROSTEAL DSTRAKSYON OSTEOGENEZS LE ELDE EDLEN YEN KEMK DOKULARININ KLNK VE RADYOLOJK OLARAK DEERLENDRLMES Aratirmamizin amaci, iki farkli distraksiyon yöntemi ile elde edilen yeni kemik dokularinin klinik, radyolojik ve histopatolojik olarak karilatirilmasi, bu iki yöntemin birbirlerine göre avantaj ve dezavantajlarinin deerlendirilmesidir. Bunu gerçekletirirken seçilen yöntemlerden birisi, klasik osteotomiyi takiben iki kemik segmenti arasinda oluturulan dereceli bir distraksiyon hareketi ile yeni kemik elde edilmesini salayan distraksiyon osteogenezis (DO) iken, dieri herhangi bir osteotomi oluturmaksizin sadece periostun kemik üzerinden distraksiyonu ile yeni kemik oluturulmasi planlanan periosteal distraksiyon osteogenezis (PDO) yöntemidir. Çalimamizda 36 adet erikin ve erkek Yeni Zelanda deney tavani kullanilmi ve tavanlarin mandibuler korpuslarinin lateral yüzeylerine yerletirilen apareyler ile dereceli olarak distraksiyon salanmitir. Kullanilan aparey üzerinde gerçekletirilen ufak bir modifikasyon ile her iki yöntem için de kullanilmasi salanmitir. Bu iki grup kendi içlerinde üçer alt gruba ayrilmi ve bu alt gruplar sirasiyla 15,30 ve 60. günlerde sakrifiye edilmilerdir. Her iki grup için de ayni distraksiyon protokolü uygulanmi ve tedavi sirasinda periyodik olarak alinan okluzal radyografiler ve sakrifikasyon sonrasi mandibulalar üzerinde gerçekletirilen ölçümler hakkinda incelemeler yapilmitir. Ayrica sonuçlar istatistiksel olarak deerlendirilmitir. Kullanilan distraktörün her iki yöntem içinde herhangi bir komplikasyonu görülmemitir. Distraksiyon her iki yöntem için de gerçekletirilebilmi, dolayisi ile yeni kemik dokusu da elde edilebilmitir. PDO yöntemi ile elde edilen yeni kemik dokusu DO ile elde edilen kemik dokusuna göre klinik olarak daha az miktarda olutuu gözlenmitir. Yine PDO ile elde edilen yeni kemik dokusunun radyolojik olarak tespit edilebilirlii de DO yöntemi ile elde edilen yeni kemik dokusuna göre daha zayif olarak tespit edildi. Ayrica histopatolojik olarak her iki yöntem ile elde edilen yeni kemik dokularinin karilatirmasi da, PDO teknii ile oluturulan kemiin kantitatif olarak DO teknii ile elde edilen kemiten daha az olduunu göstermitir. Herhangi bir osteotomi oluturmaksizin gerçekletirilen ve sadece periostun osteojenik aktivitesinin kullanildii PDO teknii DO tekniine göre daha az invaziv ve atravmatik bir yöntem olarak görülmütür. Ancak miktar ve kalite olarak daha iyi sonuçlar alinmasi için

128

distraksiyon hizinin daha yava tutulmasi ve distraksiyon boluuna spongial osteoblastik göçün salanmasi yada osteoindüktif maddelerin eklenmesi gibi uygulamalarin gerçekletirimesinin faydali olacaina inanmaktayiz. Bu konu ile uzun vadede yapilacak çalimalarda bu hususlarin gerçekletirilmesi, PDO tekniinin insanlara yönelik klinik kullanimina katki salayacaini ve intraoral olarak kullanilabilecek bir yöntem olabileceini düünmekteyiz.

CLINICAL AND RADIOLOGICAL COMPARISON OF NEW BONE OBTAINED BY PERIOSTEAL DISTRACTION AND DISTRACTION OSTEOGENESIS IN RABBITS The purpose of our research is to compare the new bone tissues gained by two different distractinal methods in clinical, radiological and histopathological ways and to evaluate these two methods by means of their advantages and disadvantages. While realizing this purpose, one of the selected methods is called distraction osteogenesis (DO) which enables to obtain a new bone by a graded distractional movement between two bone segments; the second one is called periosteal distraction osteogenesis (PDO) which helps to plan to have a new bone by distracting only the periosteum from he surface of the bone without forming any osteotomy. In our research only 36 male adult New Zealander experiment rabbits were used and a graded distraction was obtained by the apparatus placed on the lateral surfaces of the mandibular corpus of the rabbits. The apparatus was used in both of the methods by a slight modification. These two groups were divided into 3 subgroups each and they were sacrificed on the 15th, 30th and 60th days of the consolidation period. The same distraction protocol was applied for both groups and also evaluations have been done on the measurements of the mandibular after the occlusal radiography taken periodically during the treatment and the sacrifice. Furthermore the results were evaluated statistically. The distracter used in both methods caused any complication. Distraction had been able to be realized for both methods so; a new bone tissue could be obtained. It has been observed that less bone tissue, obtained by PDO, has been gained clinically compared to obtain by DO. Similarly, the possibility of determining the new bone tissue radiologically obtained by PDO is weak compared to the other one. In addition histopatological comparison of the newly acquired bone tissues gained by using both methods indicates that the one resulted in PDO technique is less than the other one resulted in DO technique quantitatively. It is experienced that the PDO technique in which no osteotomy has been formed but only periosteal osteogenic activity has been used is less invasive and traumatic compared to DO technique. In order to have better results by means of quantity and quality, we strongly believe that it is necessary to realize some applications like decreasing the speed of distraction, providing more spongial osteablastic to the cavity of distraction and adding more osteoinductive materials. In conclusion, we think that the realization of the above mentioned suggestions in long-term studies would contributes in clinical applications of the PDO technique for the benefit of human being and can be used intraoral.

129

Gürkan Rait BAYAR, Doktora Tezi, 2004, 109 Sayfa Daniman.Prof.Di Tbp.Kd.Alb.H.Yilmaz GÜNAYDIN

OOFOREKTOM UYGULANMI TAVANLARDA PEROSTEAL DSTRAKSYON LE ELDE EDLEN YEN KEMK DOKULARININ DEERLENDRLMES Yaptiimiz çalimada, östrojen eksikliine bali osteoporozun periosteal distraksiyon osteogenezisi üzerindeki etkilerini tavanlar üzerinde aratirmayi amaçladik. Aratirmamizda, 5 ile 7 aylik 36 adet Yeni Zelanda dii tavan kullandik. Tavanlar, ooforektomi uygulanan grup ve sham operasyonu uygulanan grup olmak üzere iki gruba ayrildi. 18 tavana ooforektomi, dier 18 tavana da sham operasyonu uygulandi. Uygulanan operasyonlardan dört hafta sonra, tüm tavanlarin mandibulalarinin lateral yüzeyine bir periosteal distraksiyon apareyi siki bir ekilde fikse edildi. Periosteal distraksiyon apareyinin yerletirilmesinden 7 gün sonra distraksiyon sürecine geçildi. Periost günde iki kez 0.25 mm. olmak üzere 10 gün süreyle distrakte edildi. Distraksiyon sürecinin ardindan, kosolidasyon sürecinin 15, 30 ve 60. günlerinde hayvanlar sakrifiye edildi. Yeni oluan kemik yükseklikleri klinik olarak ölçüldü ve alinan kesitler histopatolojik olarak incelendi. Tavan mandibulalarindan periosteal distraksiyon apareyinin yerletirilmesinin ardindan, distraksiyon süreci sonunda ve konsolidasyon sürecinin 15, 30 ve 60. günlerinde oklüzal radyograflar alindi. Klinik olarak, ooforektomi uygulanmi grupta yeni kemik oluumu yükseklii ortlama yaklaik 2.76 mm., sham operasyonu uygulanmi grupta ise ortalama yaklaik 2.13 mm. ölçüldü. Histopatolojik incelemede, sham operasyonu uygulanmi grup lehine kallus oluumu açisindan önemli bir farklilik gözlendi. Hem histopatolojik incelemede hem de radyolojik incelemelerde, her iki grupta da konsolidasyon süreci sonunda yetersiz kallus oluumu gözlenirken, ooforektomi uygulanan grupta sham operasyonu uygulanmi gruba göre kallus oluumunun daha geç ortaya çiktii ve yeni oluan kemiin daha osteoporotik yapida olduu gözlendi. Yapilan deerlendirmeler iiinda, östrojen eksikliine bali osteoporozun periosteal distraksiyon osteogenezisi üzerinde olumsuz etkileri bulunmasina ramen, tavanlar üzerinde elde edilen bulgular periosteal distraksiyon osteogenezisinin östrojen eksikliine bali osteoporoz hastalarinda uygulanmayacak düzeyde fazla olmadiini göstermektedir. Elde ettiimiz sonuçlarin klinik çalimalarla desteklenmesi gerekmektedir.

130

THE EVALUATION OF NEW BONE OBTAINED BY PERIOSTEAL DISTRACTION OSTEOGENESIS IN OVARIECTOMISED RABBITS In our study, the effects of oestrogen deficiency-associated osteoporozis on periosteal distraction osteogenesis were investigated in rabbits. Thirty-six female New Zealand rabbits 5 to 7 months old were used. They were divided into 2 groups an ovariectomized group and a sham-operated group. Ovariectomy and sham operation were performed per 18 rabbits. Four weeks after surgery, a periosteal distraction device was rigidly fixed to the lateral surface of the mandible in all rabbits. Periosteal distraction was started 7 days after placement of the periosteal distraction device. The periosteum was distracted 0.25 mm. twice daily for 10 days. Following postdistraction waiting period of 15, 30 and 60 days for new bone formation, the animals were sacrificied. The new bone formation height was measured clinically and specimens were examined histopathologically. Ocluzal radiography from mandible of the rabbits was carried out at postoperatively, after distraction period and on 15, 30, 60 days during the postdistraction waiting period. Clinically, an average of 2.13 mm. of new bone height was measured for ovariectomized group and an average of 2.76 mm. of new bone height was measured for sham-operated group. On histopathologic examination, a significant difference in callus formation favour of sham-operated group was observed. Both of histopathologic examination and radiologic evaluation it was observed that, while both groups had inadequate callus tissue at the end of the postdistraction waiting period, callus formation occured later in the ovariectomized group than in the sham-operated group and the new bone was more osteoporotic. Light of these evaluations, although osteoporozis associated with estrogen deficiency adversely affects the outcome of periosteal distraction osteogenesis; clinic, histopathologic and radiographic findings in rabbits indicate that the effects may not be so great as to preclude clinical procedures on these patients. It was concluded that these results should be supported with clinical studies.

131

Hasan Ayberk ALTU, Doktora Tezi, 2004, 86 Sayfa Daniman: Doç.Hv.Di Tbp.Kd.Alb.Yavuz Sinan AYDINTU

TAVANLARDA LATENT SÜRELER FARKLI UYGULANAN PEROSTEAL DSTRAKSYON OSTEOGENEZS LE ELDE EDLEN YEN KEMK DOKULARININ KLNK VE RADYOLOJK OLARAK DEERLENDRLMES Alveolar kemik kayiplarinin en sik görülen sebepleri arasinda periodontal hastaliklar, travma, oral kanser rezeksiyonlari ve geliimsel nedenler gelir. Kemik greftleri, alloplastik ve allojenik materyallerin kullanilmasi, yönlendirilmi doku rejenerasyonu distraksiyon osteogenezisi bu kemik kayiplarinin tedavisinde kullanilmaktadir. Bazi aratirmacilar bu tedavilere alternatif periosteal distraksiyon osteogenezisini savunmaktadir. Periosteal distraksiyon osteogenezisi periostun kemik yüzeyinden kademeli olarak distraksiyonu ile yeni kemik formasyonunun salandii biyolojik bir olaydir. Yeni kemik formasyonunda periostun yüksek vaskülarizasyona sahip osteoblastik tabakasi aktif rol alir. Bu çalimanin amaci tavanlarda latent periyodun periosteal distraksiyon üzerine etkisini aratirmaktir. Otuz alti adet erkek Yeni Zelanda tavanin alt çenesinin lateral yüzüne kliniimizde tasarlanan distraktörler uygulandi. Latent periyodun etkisini ölçmek üzere, 18'erli 2 gruba ayrilan tavanlardan Grup 1'e 7 günlük, Grup 2'ye 1 günlük latent periyot sonrasinda 10 gün süreyle günlük 0.5 mm distraksiyon uygulandi. Deneklerin distraktör uygulanmayan dier taraflari kontrol tarafi olarak kabul edildi. Her iki grup 3 alt gruba ayrildi. Tüm alt gruplarda denekler 6'arli olacak ekilde 15., 30. ve 60. günlerde sakrifiye edildi. Elde edilen tüm örnekler klinik, radyolojik ve histopatolojik olarak deerlendirildi. Periosteal distraksiyon osteogenezisin minimum travma oluturmasi, ödem ve enfeksiyonun daha az görülmesini salamaktadir. Latent periyodun klinik olarak PDO üzerine etkisinin gözlenmediini söylemek mümkündür. PDO'da en az 30 günlük konsolidasyon süresine ihtiyaç duyulduunu düünmekteyiz. Histopatolojik deerlendirmelerde Grup 1 ve Grup 2 arasinda yeni oluan kemiin kalitesi açiindan fark izlenmedi. Tüm distraktörler çalima sonuna kadar stabilitesini korudu. Sonuçta 1 veya 7 günlük latent periyot en az 30 günlük konsolidasyon uygulanan periosteal distraksiyon osteogenezisi ile önemli ölçüde kemik formasyonu salandi.

132

CLINIC AND RADIOLOGIC EXAMINE OF NEW BONE OBTAINED BY PERIOSTEAL DISTRACTION APPLIED WITH TWO DIFFERENT LATENT PERIOD IN RABBITS Common causes of alveolar bone loss are periodontal disease, trauma, oral cancer resection and developmental deformity. Bone grafting, alloplastic and allogenic materials, guided bone regeneration and distraction osteogenesis are all used to repair an alveolar deficiency. Some researchers suggest periosteal distraction osteogenesis as an alternative to these treatments. Periosteal distraction osteogenesis (PDO) is a biologic procedure which provides new bone formation on the bone surface via distraction of periosteum from bone, gradually. In the new bone formation, highly vascularized internal region which is called an osteoblastic layer acts an active role. The purpose of our study was to develop a rabbit model for PDO and to define the effects of latency on the bone formation. Custom-made distractors were placed on the lateral surface of mandible in 36 adult male New Zeland rabbits. For analysis of latency, distractors were activated after 7 (n=18, Group 1) or 1 (n=18, Group 2) days (latent period) at the rate of 0.5 mm/d (10 days of distraction period). Contralateral side of the mandible served as the control. Both groups were divided into 3 subgroups. In all subgroups, 6 rabbits were sacrificed at the end of the consolidation period (15th days, 30th and 60th days). All specimens were evaluated clinical, radiological and histopathological. We think that by applying PDO, minimum trauma occurs in the application area which leads to less oedema and infection. It's possible to say that the effect of latent period on PDO has not been observed clinically. We think that in PDO, at least 30 days of consolidation period is required. In Histopathological evaluation, the difference between Group 1 and Group2 by means of the quality of new-formed bone has not been observed. All distractors remained rigidly fixed to the lateral surface of the mandible. The results demonstrated that substantial amounts of bone can be produced by PDO (minimum consolidation period=30 days) with 1 day or 7-days of latency period.

133

Jülide ÖZEN Doktora Tezi, 2001, 107 Sayfa Daniman : Prof.Di Tbp.Kd.Alb. Bedri BEYDEMR

SABT PROTETK RESTORASYON MATERYALLERNN PERODONTAL DOKULAR ÜZERNE OLAN ETKLERNN MMÜNOLOJK YÖNDEN NCELENMES Son yillarda, sabit protetik restorasyon materyali olarak giderek çeitlilik kazanan farkli metal alaimlari, altin alaimlarinin yerini almitir. Çalimamizda, sabit protetik restorasyon materyali olarak ülkemizde yaygin olarak kullanilan metal alaimlari, bu alaimlari oluturan bazi elementlerin ve seramiin, toksisiteleri ve IL-1 salinimina olan etkileri belirlenerek, periodontal dokular için ideal materyalin belirlenmesi amaçlanmitir. 10x10x1 mm boyutlarinda Remanyum CS, Pontostar, altin, nikel, bakir, indiyum, molibden, demir ve ince ramdan ikier adet olacak ekilde test örnekleri hazirlanmitir. 15 hastanin çekim soketinden alinan epitelsiz ba dokusu örneklerinden 3 boyutlu hücre kültürü oluturulduktan sonra test örnekleri bu kültüre ekilmitir. Toksisite için 24. ve 48. saatlerde, IL-1 salinimi içinde 1, 3, 7, 24 ve 48. saatlerde 100 µl örnekler alinmitir. Her bir test örnei 2 kez test edilmitir. Toksisite için MTT, IL-1 içinse ELISA yöntemi kullanilmitir. Toksisite ve IL-1 salinimlarinin dental materyallerden altin, seramik ve pontostarda en az, Remanyum CS ve bakir diindaki dier elementlerde orta ve bakirda en fazla olduu saptanmitir. Ayrica, test örneklerinden altinin seramie, Pontostarin ve seramiin Remanyum CS'ye göre periodontal dokular için daha uyumlu olduu belirlenmitir. Ekonomik sinirlamalar olmadii sürece protetik restorasyon materyali olarak altin ve altin alaimlarinin tercih edilmesi gerektii, estetik ön planda olduunda metal desteksiz seramiklerin kullanilabilecei ancak seramikler kullanilirken de kuron marjinlerinin yerleiminin periodontal dokularin saliini etkilemiyecek ekilde olmasi gerektii sonucuna varilmitir.

134

IMMUNOLOGICALLY INVESTIGATION OF THE EFFECTS OF FIXED PARTIAL DENTURE RESTORATION MATERIALS ON PERIODONTAL TISSUES In recent years, fixed partial denture restoration materials which developed in variety as different alloys have been used instead of gold based alloys. The objective of the present study was to evaluate the suitability of the model for monitoring the irritative potential of metals and cast alloys commonly used in dentistry in our country. In 10x10x1 mm dimensions of the Remanium CS, Pontostar, Gold, Nickel, Copper, Indium, Molibden, Iron and Inceram metal plates were prepared in pairs as test samples. After taking the connective tissues from 15 patients, 3-dimensional cell cultures were created and test samples were placed on them. For toxicity level at 24 th and 48th hours, for IL-1 release level at the 1 th , 3 th , 7 th , 24 th, 48th assay aliquots(150µl) were taken from exposed media. For each test materials, 2 replicate cultures were included. Cell viability of exposed co-cultures was determined by MTT, and IL-1 release was determined by ELISA method. It has been detected that the toxity level and the IL-1 release of the dental materials were at the lowest level in gold, ceramic and Pontostar, medium in the others rather than Remanium CS and copper and the highest in copper. It has also been detected that, among the test samples; gold to ceramic, Pontostar and ceramic to Remanium CS was more harmonic than the other periodontal tissues. It has been concluded that, gold and gold alloys must be preferred unless there are economical limitations, all-ceramics could be used when the esthetics is important, but as for the usage of the ceramics , margins of the crown placements must not affect the health of the periodontal tissues.

135

Arzu ATAY, Doktora Tezi, 2003, 96 Sayfa Daniman : Doç.Di Tbp.Kd.Alb.Selçuk ORUÇ Doç.Dz.Tbp.Yb.Mehmet DALKIZ

ORAL IMPLANTOLOJIDE ELEKTROMAGNETIK ALANIN OSSEOINTEGRASYONA ETKISI Oral implantolojide cerrahi faz ile protez uygulamasi arasinda geçen osseointegrasyon sürecinin uzunluu günümüzde çalimalarin bu süreyi kisaltmaya yönelmesinde en büyük etken olmutur . lk olarak ortopedik tedavide daha sonra ise dihekimlii alaninda da kullanilmaya balanan elektro magnetik dalgalarin kemik iyilemesi üzerine olumlu etkileri gözlemlenmitir .Buradan yola çikarak çalimada darbeli elektro magnetik alanin (PEMF) implantasyon sonrasi osseointegrasyon ve yeni kemik oluumu üzerine etkisi aratinlmitir. Çalimada 6 aylik, ortalama 2,5 kg airliinda New Zelland türü 28 tavan kullanildi. Gruplardaki denek sayisi 14 olacak ekilde iki grup oluturuldu. Ti-6Al-4V implantlar deneklerin mandibulalannda kesici diler ile azi dileri arasina kalan disiz alana yerletirildi. Cerrahi ilemi takip eden günde bir gruba 0,2mT deerinde PEMF iki hafta boyunca günde dört saat uygulandi. Dier gruba PEMF uygulanmayip kontrol grubu olarak deerlendirildi. ki haftalik PEMF uygulamasi bitiminde birinci ve sekizinci haftada kemiin implant yüzeyinden kesitler alinarak histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Yapilan histopatolojik inceleme ve istatistiksel deerlendirme sonucunda birinci haftada osteoblastik aktivite açisindan kontrol grubu ile anlamli bir fark görülmez (p = 0,530, p = 0,945) iken sekizinci hafta sonunda bu fark PEMF uygulanan grup lehine anlamli (p = 0,019, p = 0,010) bulundu. Kemik implant balantisi radyografik olarak deerlendirildi. Bu çalima sonuçlarina göre, osteoblastlarin di orijinli elektriksel uyarimlara hassas olduu, PEMF'm fibrotik aktivite üzerine etkili olmadii, düük dalga boyunda (0,2 mT) uygulanan PEMF'm osteoblast aktivasyonu için yeterli olduu sonucuna vanlmitir .

136

THE EFFECTS OF ELECTROMAGNETIC FIELDS ON ORAL IMPLANTOLOGY In Oral Implantology there is considerable time interval between surgical phase and prosthetic rehabilitation. Duration of this osseointegration period has led us to make research to shorten this period. Electromagnetic waves are first used in the treatment of orthopaedic conditions, and been observed to have positive effect on bone formation (healing) period. Starting from this point, it has been questioned if Pulsed Electromagnetic Field technigue has any effect on length of osseointegrtion period after implantation proess. In this study, 28 New Zelland rabbits (6 weeks old) weighing about 2,5 kg each have been used. Rabbits were divided into two groups with 14 specimen in each group. Ti -6Al 4V implants were placed in edentulous area in the mandible between incisor and molar area. After surgical procedures within two weeks period everyday for 4 hour, 0,2 mT intensity of PEMF have been applied. The other group has been left as a control group and no PEMF application has been done. After two weeks of application of PEMF, sections are made from mandible following 1st and 8th weeks and histopathologic examination has been conducted. Histopathologic examination and statistical evoluation revealed that there were no significant difference between groups considering osteoblastic activity (p = 0,530, p = 0,945). After 8th week this difference became significant (p = 0,019, p = 0,010). Histologic sections taken after two weeks of PEMF application were Shown to be unrealible. Osteointegration of implants couldn't be determined histologically due to technical difficulties and thereby radiographic evaluation was performed. Results of this study, showed that osteoblasts are sensitive to exterior electrical stimulus, PEMF do not have any effect on fibrotic activity. PEMF applied with short wave length (0,2 mT) was found to be sufficient for osteoblastic activation. Further research and technical progress ( support ) is required to detennine the effect of PEMF on duration of osseointegration period.

137

Ayten ALP, Doktora Tezi, 2003, 81 Sayfa Daniman : Doç.Dr.Di Tbp.Yb. Mehmet DALKIZ

ÇETL METAL ALAIMLARININ BYOLOJK ORTAMDA YON SALINIMLARININ DEERLENDRLMES Protetik dihekimliinde metal alaimlari oldukça geni kullanim alani bulmaktadir. Altin ve altin alaimlari protetik dihekimliinde kullanilan en eski restorasyon materyalidir. Ekonomik nedenlere bali olarak kiymetli alaimlarla birlikte kiymetsiz veya yari kiymetli olarak adlandirilan alaimlar da kullanim alanina girmitir. Bu metal alaimlarinin kimyasal, fiziksel etkilerle ya da alaimin yapisinin stabil olmamasiyla salinip açia çikan iyonlarin aiz ortamina geçmesiyle erken veya geç dönemde lokal ya da sistemik reaksiyonlar görülebilmektedir. Bu nedenle çalimamizda, ülkemizde yaygin olarak kullanilan temel metal alaimlarindan CrNi, CrCo, soy metal alaimlarindan altin alaimlarinin biyouyumluluklari, submukozal implantasyon teknii kullanilarak vücut sivilarina geçen iyon miktarlari ve aiz mukozasindaki etkilerinin aratirilmasi amaçlanmitir. Çalimamizda 36 tavan, iki CrNi( Remanium CS, Heraenium NA), iki CrCo (Heraenium CE, Tener-it), iki de altin alaimi (Hera GG, Heraloy G) kullanilmitir. Çalimada submukozal implantasyon teknii kullanilmitir. mplantasyondan önce, implantasyondan sonra 2, 14, 90. günlerde implante edilen alaimlardan vücut sivilarina geçen iyon miktarlari atomik absorpsiyon cihazinda ve ayrica 90. günde de alaimlardan aiz mukozasina geçen iyonlarin etkileri iik mikroskobuyla histolojik yöntemlerle deerlendirilmitir. Bulgular istatistiksel olarak deerlendirildiinde CrCo' da en fazla olmak üzere CrNi alaimlarindan da vücut sivilari ve dokularina iyon geçtii Au alaimlarinda iyon salinimi olmadii, ancak azda olsa implantasyon bölgesinde doku reaksiyonlari meydana geldii belirlendi. Protetik restorasyonlarda ekonomik nedenlerle kullanilan CrCo ve CrNi alaimlarinin yapilarinin vücut sivilarindan ve aizdaki pH deiikliklerinden etkilendii, bu nedenle altin alaimlarinin restorasyon materyali olarak tercih edilmesi gerektii sonucuna varildi.

138

AN EVALUATION OF ION RELEASE FROM VARIOUS METAL ALLOYS IN VIVO In prosthetic dentistry metal alloys have been widely used for many purposes. Gold and different gold alloys are the oldest restorativ material utilised in prosthetic dentistry. Alternatively, the semi-precious and non-precious alloys have also found many areas of application due to economical reasons. Several ions, however, might be released from these alloys as a results of physical or chemical factors or due to the instability of the alloys in the biological environments. These ions could be transmitted to the oral tissues and might cause various local and systemical reactions in early or later periods. The purpose of this study was to investigate the biocompability of the CrCo and Cr-Ni base metal alloys, which were widely used in our country and the gold alloys from precious alloy group and also to determine the quantity of the ions transmitted to the body fluids and their possible effects on the oral mucosa with the submucosal implantation tecnique. In the present study, two different brands of CrNi (Remanium CS and Heraenium NA) and CrCo (Heraenium CE and Tener-it) and gold (Hera GG and Heraloy G) alloys were tested on 36 rabbits using submucosal implantation technique. The amount of the ions in the body fluids were measured before the implantation and also at the 2nd, 14th and 90th day periods after the implantation using an atomic absorption device. Furthermore the possible effects of these ions to the oral mucosa were investigated by means of histological methods and a light microscopy on specimens obtained on the 90th day post-implantation. The results revealed that the ions released from the base metal alloys, especially with statistically significant quantities for CrCo, were transmitted to the body fluids and tissues. No ion release was observed for the gold alloys, however some mild tissue reactions were evident in the implantation area. These results suggest that CrCo and CrNi alloys, which are used in prosthodontics mostly due to economical restrictions, were adversely influenced by the body fluids and pH changes in the mouth. Therefore the gold alloys should be the material preffered for the metal restorations.

139

Erdinç YÜCEER, Doktora Tezi, 2004, 109 Sayfa Daniman: Prof.Di Tbp.Kd.Alb. Bedri Beydemir

DENTAL MPLANTLARIN OSSEOENTEGRASYONU ÜZERNDE PLATELETTEN ZENGN PLAZMA'NIN ETKLER Dental implant uygulamalari dihekimliinde tam ve kismi disizliklerin çözümünde güncel tedavi yöntemlerinden biri hale gelmitir. mplantolojideki en önemli sorunlardan biri implantin cerrahi olarak uygulamasi ile protetik restorasyon uygulamasi aamasi arasindaki sürenin oldukça uzun olmasidir. Son yillardaki çalimalarin çou osseointegrasyon kalitesinin yükseltilmesi ve süresinin kisaltilmasi üzerindedir. Bu nedenle çalimamizda; PRP' nin Ti implantlarin osseointegrasyonu ve HA' in kemik dokuya transformasyonu üzerine etkisinin aratirilmasi amaçlanmitir. Aratirmada 32 adet (6 aylik, 2,5-3 kg. airliinda) New Zealand türü erkek tavan kullanilmitir. Tavanlarin tibialari çalima alani olarak seçilmitir. Sa tibialar çalima, sol tibialar kontrol grubu olarak alinmitir. Her bir tibia' ya ikier adet implant soketi hazirlanmitir. kinci soketlerin çevresine 1,5 mm. derinliinde ve 1,5 mm. geniliinde deneysel kemik defektleri oluturulmutur. Çalima grubunda birinci soketlere PRP ile islatilmi Ti implant materyali, benzer ekilde ikinci soketlere de PRP ile islatilmi Ti implant materyali yerletirilerek yanina deneysel kemik defekti oluturulmu ve defekt PRP ile islatilmi HA ile doldurulmutur. Kontrol grubunda ise birinci soketlere Ti implant materyali, ikinci soketlere Ti implant materyali yerletirilerek yanina deneysel kemik defekti oluturulmu ve defekt HA ile doldurulmutur. 2, 4, 6 ve 12. haftalarda denekler sakrifiye edilmitir. Rutin doku takip ilemleri sonrasi elde edilen kesitler histolojik ve histomorfometrik olarak deerlendirilmitir. PRP' nin osseointegrasyon süresini ve HA' in kemie transformasyon süresini kisalttii saptanmitir. Elde edilen veriler osseointegre implant uygulamalarinda PRP' nin osseointegrasyon süresini kisalttii ve erken yüklemenin (6. haftada) yapilabilecei sonucunu ortaya koymutur.

140

THE EFFECTS OF PLATELET RICH PLASMA (PRP) ON DENTAL IMPLANTS OSSEOINTEGRATION In oral implantology there is a long time interval between surgical phase and prosthetic rehabilitation. Duration of this osseointegration period has led us to make research to shorten this period. It would be beneficial for the patient to reduce this time interval by accelerating the process of integration of the dental implants and bone grafts. Starting from this point, it has been questioned if PRP technique has any effect on the osseointegration period after implantation process. To promote healing of endosseous implants and bone grafts, several researchs were designed to improve and accelerate osseous healing by bone-to-implant contact have been proposed. These include the application of platelet-rich plasma (PRP) and growth factors. PRP is an autologous product that is derived from whole blood through the process of gradient density centrifugation. The proposed value of this product in dental implantology and in bone augmentation procedures lies in the ability to incorporate high concentrations of the growth factors PDGF, TGF-1, TGF-2, and IGF into the graft mixture. In this study, 32 New Zealand male rabbits (average six months old, weighing about 2,5-3 kg. each) have beeen used. Rabbits were divided into four groups with eight speciemens in each group based on length of implantation. In the working group, 1,5 mm. wide and 3 mm. length of commercially pure Titanyum (cp Ti) implant materials and biomaterial (hydroxylapatite; HA) with PRP were placed in to the animals right tibias. Two cavities were drilled in the tibia bone of each rabbit. In the first cavity cp Ti implant material with PRP were placed in to the right tibia. In the second cavity same procedure were made but experimental semi-circuler bone defects were prepared behind the second cavities and filled with HA and PRP graft mixture. The other (left) tibias of animals have been used as a control group and (cp Ti) implant materials and biomaterial (hydroxylapatite, HA) without PRP were placed in to the animals left tibias. Longitidunal sections were made from tibia bones following 2nd, 4th, 6th and 12th weeks after implantation. Histologic and histomorphometric examinations have been conducted. Results of this study revealed that PRP application was found to be sufficient for accelerating the process of integration of the dental implants and transforming HA to bone tissue. Further scientific testing of PRP is obviously necessary.

141

Uur lker ÖZDAL, Doktora Tezi, 2004, 97 Sayfa Daniman : Prof.DiTbp.Kd.Alb. Bedri BEYDEMR

DENTAL MPLANTLARIN FARKLI YÜZEY ÖZELLKLERNN OSSEONTEGRASYONA OLAN ETKLERNN OSTEOBLAST HÜCRE KÜLTÜRÜ LE DEERLENDRLMES mplant yüzey tomografisinin, kemik- implant balantisini etkiledii düünülmektedir. Ancak dental implantolojide implant yüzey özelliklerinin seçiminde çok az klinik rehber mevcuttur. Bu çalimada farkli yüzey özelliklerine sahip implantlarin insan osteoblast hücre kültüründe osseointegrasyon özelliklerinin deerlendirilmesi amaçlanmitir. Çalimada üç farkli yüzey özellii olan implantlardan 2,5 mm(en) x 2,5 mm(boy) x 2,5 mm(yükseklik) ebatlarinda 10'ar tane olmak üzere toplam 30 örnek hazirlandi. nsan mandibulasindan alinan kemik dokusundan osteoblast kültürü üretildi. mplant örnekler kültür içine yerletirildi ve 28 gün boyunca oluan tüm deiimler iik mikroskobuyla gözlendi ve fotoraflari alindi. Örneklerin etrafinda yedinci günden itibaren osteojenik faaliyetlerin baladii gözlendi. Örneklerin etrafinda osteoblastlarin ekstraselüler matriks oluturduu saptandi. Örneklere en fazla hücre tutunmasinin TPS kapli yüzeylerde olduu bulundu. TPS kapli yüzey özelliklerine sahip implantlarin daha fazla kemik-implant temasi salamasi nedeniyle bu yüzeylere sahip implantlarin klinik uygulamalarda daha fazla tercih edilmesi gerektii sonucuna varilmitir. THE EFFECTS OF DENTAL IMPLANT SURFACE TOPOGRAPHIES ON OSSEOINTEGRATION IN OSTEOBLAST CELL CULTURE There is general agreement that implant surface topography affects bone- to - implant contact. However, no clinical consensus exists on the choice of proper surface topography. The aim of this study was to evaluate osteoblast cell attachment on implant surfaces with varying surface properties. In this study, samples( 2,5 mm width x 2,5 mm length x 2,5 mm height) were cut from implants which have three different surface properties( 1. Machined, 2. Sand blasted and acit etched (SLA), 3. Titanium plasma spray coated (TPS coated)). Each surface groups were formed with 10 samples. After that, human osteoblast-like cells were seeded and cultured on the sample surfaces for up to 28 days. The cells' behavior was examined using phase contrast microscopy and taken photographs. Microscopic evaluations showed good spreading and attachment of osteoblasts upon the implant surfaces begin at 7th day. The extracellular matrix formation were observed on the implant samples. We noticed the most attachment were realize on TPS coated surface groups. The results of this work indicated that TPS coated surfaces offered better cell attachment and proliferation than the other surfaces studied. This study have shown that osteoblasts are sensitive to surface properties.

142

Y.Iil SAYGUN. Doktora Tezi, 1999, 99 Sayfa Daniman: Doç.Dz.Di Tbp. Bnb. Atilla ÖZDEMR

ÖSTROJEN SEVYESNN SUBGNGVAL FLORA VE PERODONSYUM ÜZERNE ETKSNN KLNK VE MKROBYOLOJK OLARAK NCELENMES Periodontal dokular çeitli dönemlerde hormonal deiikliklerden etkilenmektedir. Çalimamizin amaci, postmenapoz dönemindeki bayanlarin östrojen durumu ile klinik ve mikrobiyolojik parametrelerin gingival dokular ve subgingival florada meydana getirdii deiiklikleri karilatirmak idi. 63 postmenapozlu bayan östrojen seviyesi yeterli(n=31 ) ve östrojen seviyesi yetersiz(n=32) olarak iki gruba ayrildi. Klinik parametre olarak plak birikimi, gingival inflamasyon, cep derinlii, ataman seviyesi ve aizda kalan di sayisi incelendi. Çalimamizda hastalardan alinan subgingival plak,örneklerindeki major patojenler A. actinomycetemcomitans, P .gingivalis, P .intermedia, C.rectus and B.forsythus geleneksel bir yöntem olan kültür ve PCR yöntemiyle deerlendirildi. Çalimamiza katilan menapoz dönemindeki bayanlarda C. rectus en çok siklikla izole edilen bakteri olmutur. Sonuç olarak östrojen seviyesi yetersiz olan grupta daha çok bakteri izole edildi fakat istatistiksel olarak anlamli deildi. Bununla birlikte östrojen tedavisi görmeyen grupta cep derinlii ve ataman seviyesi istatistiksel olarak anlamli bir ekilde daha yüksekti. Östrojen seviyesi yetersiz olan hastalarda osteoporoz görülme yüzdesi istatistiksel olarak anlamli bir ekilde yüksek bulunmutur. Mikrobiyolojik deerlendirme yöntemlerini karilatirdiimiz zaman PCR yönteminin kültür yöntemine göre oldukça hassas ve güvenilir bir yöntem olduu bulunmutur. CLINICAL AND MICROBIOLOGICAL EVALUATION OF THE EFFECTS OF OSTROGEN LEVEL ON SUBGINGIVAL FLORA AND PERIODONTIUM Gingival tissues and periodontium are affected from hormonal changes in certain periods. The purpose of this study was to compare the estrogen status of postmenopausal women and changes in their gingival tissue and subqingival microbial flora resulting from microbiological and clinical parameters. 63 postmenopausal women were divided into 2 groups, as estrogen sufficient(n=31) and estrogen deficient (n=32). Clinical parameters such as, visible supragingival plaque, gingival index, probing pocket, clinical attachment level and number of remaining teeth were measured. In our study, the major periodontal pathogens in subgingival plaque samples taken from patients, namely, A.actinomycetemcomitans, P.gingivalis, P.intermedia, C.rectus and B.forsythus were detected by PCR and conventional culture methods. The results indicated that more bacteria, such as, A.actinomycetemeomitans, P.gingivalis, P.intermedia, C.rectus and B.forsythus from estrogen deficient women were isolated when compared with estrogen sufficient women, but there were no significant differences in level of pathogens between the groups of subjects. C.rectus was the most frequent isolated bacteria in postmenopausal women in our study. However there were significant statistical differences in probing pocket and clinical attachment level between the groups of women. The incidence of osteoporosis in estrogen deficient patients was found to be high as statistically significant. When we compared the microbiological assessment methods, PCR method was more sensitive and reliable than culture method.

143

Sermet AHN, Doktora Tezi, 2000, 57 Sayfa Daniman: Doç.Dz.Di.Tbp.Kd.Bnb.Atilla ÖZDEMR

VRAL AJANLARIN PERODONSYUMA ETKLERNN KLNK VE MKROBYOLOJK OLARAK NCELENMES Periodontal salik, mikroorganizmalar ile konak dokulari arasindaki denge halidir. Bu dengenin bozulmasi durumunda periodontal hastaliklar meydana gelebilmektedir. Oral mikrobiyoloji alanindaki aratirmalar spesifik mikroorganizmalarin periodontal hastaliklarin balamasi ve ilerlemesi ile ilgili olabileceini düündürmektedir. Bu nedenle subgingival türlerin tanimlanmasi periodontal hastalikta mikrobiyal etiyolojilerin varliini güçlendirecektir. Periodontal hastaliklar ile ilgili olarak yapilan önceki mikrobiyolojik çalimalar bakteriler üzerine odaklanmitir. Yikici periodontal hastaliklarin patogenezi ve etiyolojisinde insan virüslerinin, mayalarin ve parazitlerin olasi etkinlii ile ilgili çok az görü bildirilmitir. Çalimamizda insan virüsleri ve yikici periodontal hastaliklar arasindaki muhtemel ilikiyi ortaya koymak için, periodontal olarak salikli 21 kii ve erikin periodontitisli 30 hastanin dieti ceplerinden toplanan subgingival plak örnekleriyle yapilan virolojik çalima sonuçlariyla, klinik indeksler karilatirilarak bir durum deerlendirilmesi yapilmasi amaçlandi. Bu amaç için seçilen 3 insan virüsü; Herpes simpleks, Cytomegalovirüs ve Epstein-Barr virüsü, analitik bir moleküler genetik yöntemi olan polimeraz zincir reaksiyonu teknii kullanilarak deerlendirildi. Klinik parametre olarak P, G, CD ve AK incelendi. Sonuç olarak CMV en sik izole edilen virüs oldu. Bunu EBV ve HSV izledi. CMV erikin periodontitisli hastalarda salikli gruba göre istatistiksel olarak anlamli bir ekilde daha yüksek bulundu. EBV ve HSV'nin gruplar arasindaki karilatirmalarinda istatistiksel olarak anlamli bir fark gösterilemedi. Çalimaya katilan tüm bireyler ve erikin periodontitisli bireyler arasinda virüs izole edilenlerde, edilmeyenlere göre ya anlamli olarak daha yüksek bulundu. EBV ve HSV'de ise ya paremetresine göre virüs tespit edilen ve edilmeyenler arasinda anlamli bir fark gösterilemedi. Erikin periodontitisli grupta CMV ve EBV izole edilen bireylerde CD ve AK deerleri istatistiksel olarak anlamli bir ekilde yüksek bulundu. Erikin periodontitisli grupta HSV izole edilen bireylerde edilmeyenlere göre klinik paremetreler açisindan fark tespit edilemedi. nsan periodontitisinde virüslerin muhtemel periodontopatik mekanizmasi tartimalidir. CMV ve dier memeli virüslerinin yikici periodontal hastaliin balamasi ve ilerlemesindeki önemi ve rolü daha ileri çalimalarla desteklenmelidir.

144

CLINICAL AND MICROBIOLOGICAL EVALUATION OF THE EFFECT OF VIRAL AGENTS ON PERIODONSIUM Periodontal health is the equilibrium between microorganisms and the host. Periodontal diseases may occur when this equilibrium is disturbed. Oral microbiological investigations consider that specific microorganisms may be related to the initiation and progression of periodontal diseases. For this reason identification of the subgingival species will emphasize the presence of microbial etiology in periodontal disease. Previous microbiological investigations about periodontal diseases were focused on bacteria. There exists scarce information regarding the effect of human viruses ferments and parasites in the pathogenesis and etiology of destructive periodontal diseases. In our study to indicate the probable relation between human viruses and destructive periodontal diseases, virological results of subgingival plaque samples from 21 periodontally healthy and 30 adult periodontitis patients were compared with clinical indices. Three human viruses; Herpes simplex, Cytomegalovirus and Epstein-Barr virus were evaluated by polymerase chain reaction, an analytic molecular genetic method. Clinical parameters such as, visible supragingical plak, gingival indeks, probing pocket and clinical attacmet levels were measured. As a result the most frequent virus was CMV followed by EBV and HSV. CMV was highly detected in adult periodontitis patients compared to the healthy group statistically significant. The comparison between EBV and HSV groups did not show significant difference statistically. There was not significant difference between the virus isolated and non isolated patients for the age parameter in EBV and HSV. In CMV and EBV isolated adult periodontitis patiens probing depth and attachmend loss measurements were found to be high statistically significant. In HSV isolated adult periodontitis patients there was not difference between clinical parameters compared to the non isolated ones.

145

Semih ATAY, Doktora Tezi, 1999, 105 Sayfa Daniman: Doç Dz.Di Tbp.Kd.Alb. Deniz SADIÇ

ORTODONTK D HAREKETLERNDE PGI2 ve TxA2' NN OSTEOKLAST AKTVTES ÜZERNE OLAN ETKLERNN DENEYSEL OLARAK ARATIRILMASI Aratirmamizda, 196.95 ± 33.917 gr. airliinda 96 adet dii rat (Whistar Albino) kullanilarak Prostasiklin ve TromboksanA2'nin ortodondik di hareketleri üzerinde olan etkileri karilatirilmitir. Ratlardan 8 grup oluturulmutur. ilk 4 gruba 18'er adet rat dahil edilmi, ve 6'ar rattan oluan 3 adet alt grup elde edilmitir. Birinci grupta ratlara protasiklin inhibitörü olarak indometazin, sirasiyla 10 -6m/L,10-5 m/L ve 10-4m/L oraninda %0.9'luk NaCl içinde çözünmü halde, ortodontik kuvvetlerle birlikte kullanilmitir. ikinci grupta ise deneklere ayni oranlarda Prostasiklin analou olan iloprost uygulanmitir. Üçüncü ve dördüncü gruplarda 10-5-m/L ve 10-4 -m/L deneklere yine ayni miktarlarda Tromboksan A2 inhibitör ve analou olarak imidazol ve U 46619 maddeleri kullanilmitir. Beinci gruptaki 6 adet rata çözücü olarak sadece %0.9 NaCl ve ortodontik kuvvet uygulanmitir. Altinci grup sadece ortodontik kuvvet uygulanan 6 adet rattan oluturulmutur. Yedinci grupta da 6 adet rat vardir. Bu gruptaki ratlara sadece %0.9 NaCl enjeksiyonu yapilmitir.Sekizinci grupta 6 adet rat bulunmaktadir. Bu gruptaki deney hayvanlarina herhangi bir kuvvet veya madde uygulanmamitir. Ratlarin üst kesici dilerine ortodontik kuvvet uygulayabilmek için daha önceki aratirmacilarin apareylerinden esinlenerek gelitirilen ve üst kesici dilere lateral yönde 20 gr. kuvvet uygulayan apareyden yararlanilmitir. 5.günde sakrifiye edilen ratlarin premaksillalari disseke edildikten sonra fikse edilmitir. Daha sonra %5'lik nitrik asit içinde dekalsifiye edilen örneklerden seri kesitler alinmitir. Deney süresince apareyin ve ortodontik di hareketinin yumuak dokularda bir etkisi görülmemitir. Ortodontik kuvvetin etkisiyle basinç alanlarinda rezorpsiyon, gerilim alanlarinda apozisyonel kemik yapimi izlenmitir. Multinükleer osteoklast sayisinin arttii belirlenmitir. Bu bulgular Prostasiklin analou olarak iloprost uygulanan grupta dier gruplara oranla daha fazla izlenmitir. Ortodontik di hareketinin hizi ve miktarinin, PGI2 ve TxA2 analoglarinin uygulandii gruplarda, kontrol gruplarina göre istatistiksel olarak anlamli (P<O.OS) oranda arttii tespit edilmitir. Sonuç olarak, Prostasiklin'in laküner rezorpsiyon yapan multinükleer osteoklastlarin sayisini, osteoklastik kemik rezorpsiyonunu ve ortodontik di hareketlerinin hizini önemli oranda arttirdii saptanmitir.

146

THE EFFECT OF PROSTACYCLIN THROMBOXANEA2 ON OSTEOCLASTIC ACTIVITY IN ORTHODONTIC TOOTH MOVEMENT: AN EXPERIMENTAL STUDY In our study the effects of prostacyclin and tromboxan A2 on orthodontic tooth movements on 96 femalerats (Whistar Albino) of 196.95±33.917 grams, are compaired. Each of the firs 4 group isconsisted of 18 rats and 3 subgroups are obtained each containing 6 rats. In the first group, indomethazin, dissoived in %0.9 NaCl is applied to the rats with the sequence of 106m/L, 105m/L and 104m/L proportions together with orthodontic forces. In the second group the same proportions are given to the samples using iloprost, which is an analogue of prostacyclin. The same proportions of imidazol and U46619, which are an analogue and inhibitor of tromboxan A2 are used in the samples in the third annd fourth groups On 6 rats of fifth group only %0.9 NaCl is applied as a solvent together with orthodontic forces.The sixth group is composed of 6 rats and only orthodontic force is applied on them .in the seventh group,only %O 9NaCl is injected to the 6 rats and neither force nor any material is applied on the 6 rats of the eighth group. In order to apply orthodontic force on the upper incisors of the rats; an appliance having 20 grams of lateral force effect on the upper incisors is developed by the help of the impressions of the former researchers. On the fifth day, premaxillaes ot the sacrified rats are dissicated and then fixed. Following the fixation, the samples are decalsified in %5 nitric acid and serial cross samples are U taken. During the experiment no effect of either the appliance or the orthodontic force is seen on the soft tissues. By the effect of orthodontic force, there seen resorbtion on the areas of pressure and apposition on the areas of tension. An increase is detrmined in the number of the multinucleer osteoclasts. These findings are more pronounced in the iloprost group. There is a statistically important increase (p<O.05) in the velocity and the quantity of orthodontic tooth movement an the both analouges are applied compared with control groups. As a resulth, it is found that prostacylin use increases; the number of multinucleer osteoclasts, which are responsible for lacunar resorbtion, osteoclastic bone resorbtion and the velocity of orthodontic tooth movement.

147

Emel SARI, Doktora Tezi, 1999, 103 Sayfa Daniman : Prof.Di Tbp.Tug. Yalçin IIMER

NMESULD VE ASETLSALSLK ASDN ORTODONTK D HAREKETLER ÜZERNE OLAN ETKLERNN KARILATIRILMASI Bu çalimadaki amacimiz, ortodontik di hareketi sirasinda cep sivisi miktari ve PGE2 düzeyi deiimlerini incelemektir.Aratirmada ya ortalamalari 17.6 + 2.5 olan 30 hasta; Aspirin,Mesulid ve hiçbir ilaç kullanmayan kontrol grubu olmak üzere 3 gruba ayrilmitir. Cep sivisi örnekleri deney balangici, 24., 48. ve 168. saatlerde alinmi ve EIA yöntemiyle incelenmitir. statistiksel deerlendirmede ayni gruba ait deiimler Wilcoxon testi ile, gruplar arasi deiimler ise Mann-Whitney "U'' testi ile karilatirilmitir. Aratirmamizda her üç grupta toplanan cep sivisi miktarlarinda zamana bali olarak bir arti tespit edilmemitir. Tüm deney gruplarinin cep sivisi PGE2 seviyesinde, 24. ve 48. saatlerde periodontal ligament fibroblastlarinda aktivasyona bali olarak bir yükselmeyi takiben, 168. saatte ortodontik kuvvet aktivasyonundaki azalmaya bali olarak bir düme görülmütür. Mesulidin ise Aspirine göre prostaglandinleri daha az in hibe ettii tespit edilmitir. COMPARING THE EFFECTS OF ACETYLSALICYLIC ACID AND NIMESULID ON ORTHODONTIC TOOTH MOVEMENT The purpose of our study is to examine the variations in gingival crevicular fluid and PGE2 levels during orthodontic tooth movement. In our research, 30 patient of mean age 17.6 ± 2.5 were divided in 3 groups of Aspirin, Mesulid and Control groups. Gingival crevicular fluid was sampled at the beginning of the experiment and at 24th ,48th, and 168th hours and samples were determined by EIA. In statistical evaluatian, the comparison was made with Wilcoxon test in the variation of the same group and with Mann-Whitney "U" test in the variations between groups. In our study, no increase by time was established in gingival crevicular fluid levels of 3 groups. In each group, the PGE2 levels were increased by the activation of periodontal ligament fibroblasts at 24th and 48th hours while a decrease was observed at 168th hour because of the decrease in activation, It was established that Mesulid has a low inhibation effect on prostaglandins when compared with Aspirin.

148

Mertol AKIN, Doktora Tezi, 2000, 100 sayfa Daniman: Prof.Dr.Zahir ALTU

ORTAHAT SAPMA TEDAVLERNDE ASMETRK JASPER-JUMPER APAREY UYGULAMASININ D, ÇENE VE YÜZ SSTEM ÜZERNE ETKLER Bu çalimadaki amacimiz, Jasper Jumper apareyini orta hat sapmasi olan hastalarda asimetrik olarak kullanarak, apareyin bu tür anomalilerde kullanilabilirliini, çene, yüz ve di sistemine ait yapilar üzerindeki etkilerini incelemek ve bu tedavi tekniinin ortodontik tedavi içerisindeki yerini tartimaktir. Aratirmamiz, apareyinin etkilerinin üç boyutlu incelenebilmesi açisindan 12 tanesi kontrol, dier 12 tanesi tedavi grubunu oluturan 24 bireyden tedavinin bainda ve sonunda alinan lateral, frontal ve baziler sefalogramlar üzerinde yürütülmütür. Tedavi balangici ya ortalamasi 12,7 ± 0,7 yil, kontrol süresi balangici ya ortalamasi 12,3 ± 0,4 yil olup, Jasper Jumper apareyi dört ay süreyle uygulanmitir. Tedavi ve kontrol gruplarindaki bireylerden dört aylik dönemin bainda ve sonunda alinan sefalogramlar üzerinde yapilan ölçümlerin istatistiksel deerlendirilmesinde ayni gruba ait deiimler Wilcoxon testi ile, gruplar arasindaki deiimler ise Mann-Whitney U testi ile karilatirilmitir. Asimetrik Jasper-Jusper apareyi ile orta hat sapmalarinin tedavisinde disel orta hat ile yüze ait orta hattin çakitii, deiimlerin daha çok dentoalveoler olduu ve tedavi süresinin kisaldii gözlenmitir. THE EVALUATION OF THE EFFECTS OF ASYMMETRIC JASPER JUMPER APLICATION IN THE CORRECTION OF MIDLINE DISCREPANCIES The purpose of our study was to examine the effects of the asymmetrically used Jasper-Jumper appliance on dentofacial structures in cases with dental midline discrepancies and to discuss the importance of this technique in orthodontic treatment. In order to study the effects of the appliance in three dimensions, our research was carried out on lateral, frontal and basilar cephalograms which were taken before and after treatment from 24 samples, 12 of which were control and 12 of which were treatment groups. The mean age of the sample at the start of Asymmetric Jasper Jumper theraphy was 12.7 ± 0.7 years. The mean age of the control group was12.3 ± 0.4 years. At the end of the treatment, dental midline was improved and corresponded with the facial midline, the dentoalveolar effects of the appliance were much greater than its skeletal effects and the treatment period was shortened.

149

Emel YILDIRIM, Doktora Tezi, 2001, 94 Sayfa Daniman :Prof.Dz.Di Tbp.Kd.Alb. Deniz SADIÇ

MOLAR MOVER VE DRVE TUBE APAREYLER YARDIMI LE YAPILAN ÜST BRNC MOLAR DSTALZASYONUNUN NCELENMES Çalimamizin amaci üst birinci molar distalizasyonu amaciyla uygulanan Molar Mover ve Drive Tube apareylerinin di-çene-yüz sistemi üzerindeki etkilerini karilatirmali olarak incelemektir. Çalimamiz iskeletsel Sinif I, disel Sinif II malokluzyonlu 20 bireyden distalizasyon öncesi ve 3 aylik distalizasyon sonrasi elde edilen lateral ve baziller sefalometrik radyogramlar üzerinde yürütülmü, sefalometrik analiz bulgulari grup içi farkliliklarin deerlendirilmesinde Wilcoxon, gruplararasi farkliliklarin deerlendirilmesinde ise Mann Whitney U testleri yardimiyla istatistiksel olarak deerlendirilmitir. Her iki aparey grubunda da etkin bir distalizasyon salanmitir. Distal molar tipingine elik eden distopalatinal rotasyon iki grupta da izlenirken, Molar Mover grubundaki sa üst birinci molarda ortaya çikan daha belirgin rotasyonun intermolar mesafe artiina da sebebiyet verdii belirlenmitir. kinci premolar dilerde Molar Mover grubunda mezializasyon, mezial tiping ve ekstrüzyon gözlenirken, Drive Tube grubunda distalizasyon, distal tiping ve ekstrüzyon ortaya çikmitir. Molar distalizasyonu, tipingi ve ikinci premolar ekstrüzyonuna bali ön yüze ait dik yön boyutlarinda arti saptanmitir. Her iki grupta da ankraj kaybina bali olduu düünülen kesici protruzyonu ve üst dudakta ileri hareket ile nazolabial açida azalma gözlenmitir. Aiz dii kuvvet uygulayan tekniklere alternatif olarak normal dik yön büyüme modeli gösteren disel Sinif II olgularda her iki apareyinde hasta uyum sorunu, ari, hijyen ve irritasyon sorunuyla karilailmadan etkin molar distalizasyonu salamak amaciyla kullanilabilecei kanaatindeyiz.

150

THE EVALYATION OF UPPER MOLAR DISTALIZATION VIA MOLAR MOVER AND DRIVE TUBE APPLIANCES The aim of our study is to compare the effects of Molar Mover and Drive Tube appliances on dentofacial system which are used for upper molar distalization. Our study is carried out on lateral and basilar cephalometric radiograms which are taken at the beginning and at the 3. month of the distalization. Wilcoxon analysis is used to evaluate the variations in the same group, while the differences between two groups are evaluated with Mann Whitney U test. The first upper molars are distalized with valuable degrees in both groups. Although distal molar tiping and distopalatinal rotation are seen in both groups, in Molar Mover group intermolar distance is increased because of the more distopalatinal rotation of right first molar. Extrusion, mesialization and mesial tiping of second premolars are observed in Molar Mover group, while extrusion, distalization and distal tiping of second premolars are seen in Drive Tube group. Vertical anterior face height is increased in both groups due to the first molar distalization, first molar tiping and second premolar extrusion also incisor and upper lip protrusion and nazolabial angle decrease is seen because of anchorage loss. It is taught that both of the two appliances can be effectively used in dentoalveoler Cl.II malocclusions with normal vertical development pattern, without cooperation, pain, hijyenic and irritation problems.

151

Serhat EYÜPOLU, Doktora Tezi, 2001, 100 Sayfa Daniman : Doç.Di Tbp.Kd.Alb. Osman BENG

GOSHGARAN TP TRANSPALATAL ARK YARDIMI LE YAPILAN ÜST BRNC MOLAR DSTALZASYONUNUN NCELENMES Çalimamizin amaci, distalizasyon amaçli Goshgarian tipi TPA uygulamalarinin kraniofasiyal kompleks üzerinde, sagital, transversal ve vertikal yöndeki iskeletsel, dentoalveoler ve yumuak doku etkilerini görmek, apareyin kullanim sinirlarini, komplikasyonlarini, karilailan sorunlari ve tedavi sürecini incelemektir. Çalimamiz; iskeletsel Sinif I, Disel Sinif II ilikiye sahip, 12' si tedavi 12' si ise kontrol grubunu oluturan toplam 24 bireyden, distalizasyon periodu öncesi ve sonrasinda alinan yan kafa filmleri, ön arka yön kafa filmleri ve ortodontik alçi model görüntüleri üzerinde yürütülmütür. Veriler grup içi deerlendirmede Wilcoxon, gruplar arasi farkin önem kontrolünde Mann Whitney U testleri kullanilarak istatistiksel olarak deerlendirilmitir. Apareyin etkileri dentoalveoler düzeyde bulunmutur. Kuvvet uygulanan molar dilerde distalizasyonla birlikte, distal yönde eilme ve distobukkal rotasyon gözlenirken, ankraj olarak alinan molar dilerde distale hareket ve yine distobukkal rotasyon görülmütür. Goshgarian tipi TPA uygulamalarinin Disel Sinif II olgularda, büyüme yönü kriteri aranmaksizin, arisiz, hijyenik, estetik, maliyetin ve hasta bainda geçirilen zamanin son derece düük olduu ve hasta uyumundan baimsiz bir tedavi için uygun olduu görüündeyiz. THE EVALUATION OF UPPER FIRST MOLAR DISTALIZATION WITH GOSHGARIAN TYPE TRANSPALATAL ARCH The aim of our study is to examine the skeletal, dentoalveoler and soft tissue effects of Goshgarian type transpalatal arches; on craniofacial complex, sagitally, vertically and transversally. Our study is carried on lateral and frontal cephalograms and on orthodontic models which are taken from 24 individuals, who have Skeletal Class I Dental Class II molocclusions, at the beginning and end of the distalization period. The treatment group is consisted of 12 individuals while the other 12 are evaluated as control group. Wilcoxon analysis is used to evaluate the variations in the same group and the variations between the groups are evaluated by Mann Whitney U test. The effects of the appliance are found to be dentoalveoler and force applied upper molars are distalized, distally tipped and distobuccally rotated. The opposite molars are also distalized and distobuccally rotated. It is thought that Goshgarian type transpalatal arches can be used in Dental Class II cases without looking for growth criterias, as it is a painless, esthetic, cheap method and there is no need for patient cooperation.

152

Demet OUZ, Doktora Tezi, 2002, 124 Sayfa Daniman: Prof.Dz.Di Tbp.Kd.Alb.Deniz SADIÇ

SPRNG JET APAREY YARDIMI LE YAPILAN ÜST ÇENE GENLETMESNN DENTOFASYEL YAPILARA ETKLRENN NCELENMES Pek çok yolla gerçekletirilebilen maksiller ekspansiyon, maksillanin transversal uyumsuzluklarinda yaygin olarak kullanilmaktadir. Quad-Helix apareyi ve yeni tanitilan Spring Jet apareyi de bu tekniklerden ikisini oluturmaktadir. Çalimamizin amaci bu apareylerin dentofasiyal yapilar üzerine oluturduklari etkileri üç boyutlu olarak incelemektir. Tedavi grubu çift tarafli posterior çapraz kapania sahip erken daimi dentisyondaki 22 vakadan (14 kiz, 8 erkek) olumaktadir. Örneklemler 11'er kiilik iki gruba ayrilarak Spring Jet ve Quad-Helix apareyleri uygulanmitir. Spring Jet ekspansiyon grubunun ya ortalamasi 12.7 yil, Quad-Helix ekspansiyon grubunun ya ortalamasi ise 12.5 yildir. Ortalama ekspansiyon periyodu Spring Jet ve Quad-Helix aparey gruplari için sirasiyla 3.5 ay ve 4.5 ay olarak gerçeklemitir. Aktif ekspansiyon fazi öncesi ve sonrasinda vakalardan lateral ve frontal sefalogramlar, dental modeller ve standart fotoraf kayitlari alinmitir. Sonuçlarin grup içi önemini belirlemek amaciyla paired-t testi kullanilirken, gruplar arasi farklarin önemi student-t testi ile deerlendirilmitir. Apareyler, yeterli ekspansiyon salandiktan sonra retansiyon amaciyla 2 ay pasif pozisyonda aizda birakilmitir. Daha sonra edgewise mekanikleri ile tedaviye devam edilmitir. Üst kesiciler Spring Jet grubunda palatinale tip etmilerdir (p<O.O5). Üst kesici tipping'i diinda her iki grupta da benzer deiimler gözlenmitir. Over-jet tüm hastalarda arti göstermitir. Maksiller genilikte arti elde edilmi, maksilla ileri hareket ile birlikte bukkal rotasyon göstermi ve bu rotasyon Spring Jet grubunda daha fazla gerçeklemitir (p<O.O5). Alt ve total ön yüz yükseklikleri ve mandibular düzlem eimi arti göstermitir. Her iki grupta da üst molarlar ve premolarlar arasi mesafe artii elde edilirken bu arti QuadHelix grubunda daha fazla gerçeklemitir (p<O.Ol). Maksillar molarlarda bukkal tipping gözlenmitir. Ark perimetresi artii da her iki grup için ayri gerçeklemitir. Her iki apareyle de maksillar ekspansiyon elde edilmesine ramen Spring Jet grubunda ekspansiyon periyodu daha az zaman almitir. Her iki grupta da over-ekspansiyon ve molarlarin bukkal tipping'i nedeniyle mandibula posteriora rotasyonuna göstermi ve ön yüz yükseklii artmitir. Maksillanin anteriora olan hareketine ve mandibulanin posteriora rotasyonuna bali olarak ANB açisi ve overjet artmitir. Bu nedenle bu tip uygulamalarda yüksek açili bireylerde önleyici tedbirlerin alinmasi faydali olacaktir.

153

EVALUATION OF THE SPRING JET EXPANSION APPLIANCE ON DENTOFACIAL STRUCTURES Maxillary expansion is commonly used in transversal discrepancies of the maxilla and, can be done in several of sorts. Quad-helix and, the newly introduced spring jet appliances are two of the maxillary expansion techniques. The purpose of this study was the threedimensional evaluation of the effects of these appliances on dentofacial structures. The treatment group was consisted of 22 patients (14 females and 8 males) in early permanent dentition with bilateral posterior cross-bite. The sample was divided into 2 groups and, the maxillary expansion of the 11 patients was carried out with quad-helix, while the spring jet appliance was used in the other group. The mean age was 12.5 years in quad-helix group and, 12.7 years in the spring jet group. The average expansion periods were 4. 5 and 3. 5 months in the quad-helix and, the spring jet groups, respecfively. Lateral and frontal cephalograms, study models and, standard photographs were taken before and, after the active expansion phase. Paired t test was used to determine the significance of the results within the groups and, the differences between the groups were evaluated with Student t test. The appliances were maintained in their expanded but, passive positions for a 2-month retention period and, the treatment was carried out with edgewise mechanics. The incisors showed a significant palatinal tipping (p<O.O5) in the spring jet group. Similar changes were observed at all the parameters in both of the groups, except from incisor tipping. Overjet was increased in all patients. Maxillary width increased; forward movement and, lateral rotation of the maxilla was observed but, the rotation on the left side of the maxilla was significantly more (p<O.O5) in the spring jet group. Total and, lower anterior face height and, mandibular plane inclination was increased. Intermolar and, interpremolar width was increased but, the changes were significantly more (p<O.O1) in quad-helix group. Buccal tipping was observed in the maxillary molars. Finally, the increase in the arch perimeter was also a common finding. Maxillary expansion was achieved with both of the appliances but it took short time in the spring jet group. Anterior face height increased and, the mandible showed posterior rotation in both of the groups due to the over-expansion and, buccal tipping of maxillary posterior teeth. Depending on the anterior movement of fhe maxilla and, posterior rotation of fhe mandible, ANB angle and, overjet were increased. For this reason, the preventive measures must be taken in high angle cases.

154

eniz KARAÇAY, Doktora Tezi, 2002, 115 Sayfa Daniman: Prof.Di Tbp.Tug.Yalçin IIMER

SINlF II BOLUM I MALOKLÜZYONU OLAN BlREYLERlN TEDAVISINDE KULLANILAN ''FORSUS NITINOL FLAT SPRING'' APAREYNN D-ÇENE-YÜZ SSTEM ÜZERNE ETKLERNN NCELENMES Çalimamizin amaci, Forsus Nitinol Flat Spring apareyinin etkinliinin Jasper Jumper apareyi ile karilatirilmasidir. Çalimamiz, aaidaki özelliklere sahip 20 hasta üzerinde yürütülmütür: -skeletsel ve disel sinif II Bölüm I malokluzyon. . -Retrognatik mandibula. -Horizontal ya da normal büyüme patemi. -Aktif büyüme döneminde olan hastalar. Birinci gruptaki 10 bireye Forsus Nitinol Flat Spring apareyi, ikinci gruptaki 10 bireye ise Jasper Jumper apareyi uygulanmi ve Sinif I azi ilikisi elde edildikten sonra apareyler çikartilmitir. Dilerin seviyelenme aamasinda sonra ve apareyler çikartildiktan sonra lateral sefalometrik rontgenler ve alçi modeller alinmitir. Grup içi farkliliklar Wilcoxon analizi ile belirlenmi, gruplar arasi farklar ise Mann Whitney U testi ile tespit edilmitir. Her iki apareyinde üst çene üzerinde retrüziv bir etkisinin olmadii saptanmitir. Dier yandan iki apareyinde alt çenenin geliimini stimule ettii görülmütür. ki grupta da ön ve arka yüz yükseklikleri artmi, üst kesici dilerde uzama ve retrüzyon görülürken alt kesiciler de gömülme ve protrüzyon olduu tespit edilmitir. Ayrica, üst büyük azi dilerindeki gömülme ve distalizasyonun aksine alt büyük azilarda, uzama ve meziale hareket belirlenmitir. Forsus Nitinol Flat Spring ve Jasper Jumper apareyleri ile tedavi sirasinda alt ve üst dental arklarda genileme olmutur. Aratirmamizin sonunda, Forsus Nitinol Flat Spring ve Jasper Jumper apareylerinin benzer disel ve iskeletsel etkilerinin olduu tespit edilmi, Forsus Nitinol Flat Spring apareyinin, distal kapaniin ve artmi overjetin düzeltilmesinde dier sabit fonksiyonel apareylere bir altematif olarak uygulanabilecei sonucuna varilmitir.

155

EVALUATION OF THE EFFECTS OF ''FORSUS NITINOL FLAT SPRlNG'' APPLIANCE, WHICH IS USED FOR THE TREATMENT OF PATIENTS WITH CLASS II DlVISION I MALOCCLUSION, ON DENTOFACIAL SYSTEM. The aim of this study is to compare the efficiency of the Forsus Nitinol Flat with the Jasper Jumper appliance. Our study is carried out on 20 patients with following characteristics; -Skeletal and dental Class II Division I malocclusion. -Retrognatic mandible. -Horizontal or normal growth pattern. -Patients in active growth period. The Forsus Nitinol Flat Spring was applied to the first group and the Jasper Jumper appliance to the second group of 10 patients and the appliances were taken out when the Class I molar relationship was obtained. Lateral cephalometric radiograms and cast models were taken after levelling phase and after the appliances were taken out. The variations in the same group are determined with Wilcoxon analysis and the differences between the two groups are evaluated with Mann Whitney U test. It is determined that, neither the Forsus Nitinol Flat Spring, nor the Jasper Jumper appliance has a retrusiv effect on the maxilla. On the other hand, both of the appliances stimulated the mandibular growth. Vertical anterior and posterior face heights and Y­axis increased, in both of the groups. It is evaluated that, upper incisors are intruded and retruded while lower incisors are extruded and protruded. And also, upper molars are intruded and drifted distally, contrary to lower molars which are extruded and drifted mesially in both of the groups. During the treatment with Forsus Nitinol Flat Spring and with Jasper Jumper appliances, broadening occured in upper and lower dental arches. It is determined that, both of the appliances have similar skeletal and dental effects. Forsus Nitinol Flat Spring provides an alternative to other fixed functional appliances and it can be used to improve distoocclusion and excessive overjet.

156

Handan YAMANYAR, Doktora Tezi, 2002, 107 sayfa Daniman: Doç.Di Tbp.Kd.Alb. Osman BENG

TEK TARAFLI ÜST BÜYÜKAZI DSTALZASYONUNDA UNLATERAL SERVKAL HEADGEAR VE HAREKETL APAREY +SERVKAL HEADGEAR KOMBINASYONUNUN DENTOFASYAL YAPILAR UZERNDEK ETKLERNN KARILATIRILMASI Çalimamizin amaci, unilateral servikal headgear ve hareketli aparey+servikal headgear kombinasyonunun tek tarafli üst birinci büyük azi distalizasyonundaki etkinliinin ve apareylerin iskeletsel ve dentoalveoler etkilerinin karilatirmali olarak incelenmesidir. Aratirmamiz; kronolojik ya ortalamalari 14 yil 3.5 ay olan, iskeletsel Sinif I, disel tek tarafli Sinif II büyükazi ilikisine sahip 20 birey üzerinde yürütülmütür. Ortalama 5 ay süresince, 10 olgunun üst birinci büyükazi dileri unilateral servikal headgear grubunda tek tarafli olarak ve 250 gr.'lik kuvvetle distalize edilmi, dier 10 olguda ise ayni amaçla aparey+servikal headgear kombinasyonu uygulanmi ve yine kuvvet 250 gr. olarak belirlenmitir. Sefalometrik analizler yan kafa ve baziller uzak röntgen filmleri üzerinde yapilmi; elde edilen bulgularin grup içi farkliliklari Wilcoxon, gruplararasi farkliliklari ise Mann Whitney U testi ile deerlendirilmitir. Her iki grupta da tek tarafli büyükazi distalizasyonu etkin bir ekilde salanirken, stabil kalmasi istenen birinci büyükazilar ve distalizasyon tarafinda bulunan ikinci küçükazilar unilateral servikal headgear grubunda, dier gruba oranla daha belirgin ekilde distalize olmu ve distal tiping göstermilerdir. Kesici dilerde ise, hareketli aparey+servikal headgear grubunda daha fazla retrüzyon saptanmitir. ki grupta da kaidelerarasi açilar, ön, alt ve arka yüz yükseklikleri artmi ve çene ucu geriye rotasyon yapmitir. Klinik açidan önemli olarak deerlendirilen bazi bulgularin istatistiksel olarak anlamsiz çikmasi, ilerideki çalimalarda gruplardaki birey sayisinin arttirilarak sonuçlarin parametrik testlerle deerlendirilmesinin uygun olacai fikrini uyandirmitir.

157

COMPARISION OF THE EFFECTS OF, UNILATERAL CERVICAL HEADGEAR AND REMOVABLE APPLIANCE+CERVlCAL HEADGEAR COMBINATION ON DENTOFACIAL STRUCTURES IN UNlLATERAL MAXILLARY MOLAR DISTALIZATION The purpose of our study was to evaluate the effectiveness of the unilateral cervical headgear and removable appliance+cervical headgear combination in unilateral maxillary first molar distalization and to compare the skeletal and dentoalveolar effects of the appliances. The research was carried on 20 individuals with a mean age of 14 years, 3.5 months who had skeletal Class I and dental unilateral Class II molar relationship. The maxillary first molars of 10 cases were distalized unilaterally using unilateral cervical headgear with 250 gr. of distalization force while removable appliance+cervical headgear combination was used in the other treatment group with 250 gr. of force, for the same purpose. Cephalometric analyses were performed on the cephalometric and basiler radiograms which were taken before and after the distalization period. Wilcoxon test was used to evaluate the withingroup differences and the differences between the groups were evaluated with Mann Whitney U test. The unilateral distalization of the maxillary molars were achieved effectively in both groups. in the unilateral headgear group; the maxillary first molars which were expected to be stable and the second premolars on the distalization side, were distalized more than the other group. Incisor retrusion was more significant with the removable appliance+servical headgear combination. Palatinal, occlusal and mandibular plane angles, anterior and posterior face height were increased in both of the groups Various findings of clinical importance were found to be insignificant in statistical evaluation. For this reason, it should be useful in the future to increase the number of the patients in the treatment groups and to evaluate the findings with parametric tests.

158

Seher SAYIN, Doktora Tezi, 2002, 144 Sayfa Daniman: Doç.Di Tbp.Kd.Alb.Osman BENG

PERiODONTAL LiGAMENTiN DSTRAKSiYONU ARACILII iLE GERÇEKLETiRiLEN HIZLI KANiN DSTALZASYONUNUN iNCELENMESi Aratirmamizin amaci; semirijit uni-directional ''intraoral individüel tooth-borne'' distraktörleri ile gerçekletirilen hizli kanin distalizasyonu yönteminin, dental ve alveoler dokularda oluturduu etkileri, klinik ve radyolojik olarak görmek; tarafimizdan gelitirilen bu distraktörün limitasyon ve komplikasyonlarini incelemektir. Aratirmamiz, iskeletsel ve disel siniflama ile cinsiyet ve ya dailimi göz önüne alinmaksizin; yer darliina bali dental arklarda çapraiklik veya dentoalveoler protrüzyon gibi nedenler ile 1. küçük azi diinin çekimi düünülerek, ortodontik tedavi planlanan 18 bireyden; tedavi öncesi ve sonrasinda alinan yan kafa uzak röntgen ve panoramik röntgen filmleri ile ortodontik alçi model ölçümleri üzerinde yürütülmütür. Veriler Wilcoxon testi kullanilarak istatistiksel olarak deerlendirilmitir. Kullandiimiz distraktörün herhangi bir komplikasyona yol açmadii görülmütür. Bu teknikte üst ve alt kanin dilerinde, hizli distalizasyonun yani sira kontrollü distal tipping hareketi ve alt kanin dilerinde ekstrüzyonun olutuu gözlenirken; ankraj ünitesi olarak alinan üst 1. büyük azi dilerinde önemsiz bir ankraj kaybi ve ekstrüzyon hareketi gözlenmi, alt 1. büyük azi dilerinde ise ankraj kaybi ve ekstrüzyon belirlenmemitir. Ayrica üst orta kesici dilerin etkilendii palatinale tipping yaptii gözlenmitir. Periodontal ligamentin distraksiyonu aracilii ile gerçekletirilen hizli kanin distalizasyonu yönteminin; ek ankraj önlemine ihtiyaç göstermemesi, komplikasyon oluturmamasi ve ortodontik tedavi süresini ciddi oranda azaltmasi gibi önemli avantajlar taimakla birlikte; distraktör dizayninda, cerrahi konseptte olasi alternatif iyiletirmeler ve yapilacak histolojik aratirmalar ile gelitirilerek; popülaritesinin artacaini ve ortodonti dünyasinda rutin uygulamalar arasina gireceini düünmekteyiz.

159

THE EVALUATION OF RAPID CANINE DISTALIZATION WITH THE DISTRACTION OF PERIODONTAL LIGAMENT The aim of our study was to evaluate the effects of rapid canine distalization with semirigid uni-directional "`intraoral individual tooth-borne" distractor in dental and alveolar structures and to indicate the limitations and complications of this method. Our study was carried on the pre and post-treatment cephalometric and panoramic radiographies of 18 patients. The samples had anterior crowding and they all were first premolar extraction cases. The findings were evaluated with Wilcoxon test. The distractors did not cause any complications. Both the upper and lower canines were distalized rapidly with controlled distal tipping. Lower canines were extruded. A minimal anchorage loss was observed in the upper first molars while the anchorage loss was statistically insignificant in the lower first molars. Finally, palatinal tipping was observed in the maxillary incisors. Rapid canine distalization with the distraction of periodontal ligament reduced the treatment time `without additional anchorage methods. In our opinion the improvements in distractor designs, surgical concepts and histological researches will make this method more popular in orthodontic treatment.

160

Cengiz ÖZÇELK, Doktora Tezi, 1999, 119 Sayfa Daniman: Prof.Di Tbp.Alb. Erman AKBULUT

SÜT DLERNDE UYGULANAN FERRiK SÜLFAT AMPUTASYONUNUN KLiNiK VE HSTOPATOLOJK OLARAK NCELENMES Bu çalimada süt dilerinde %15.5' lik ferrik sülfat, %2' lik tamponlanmi glutaraldehit ve kalsiyum hidroksit yöntemleri kullanilarak yapilan amputasyon tedavilerini takiben pulpa dokusundaki deiimler klinik, radyografik ve histopatolojik olarak aratirildi. Çalimada, yalari 5-10 arasinda deien 52 hastanin 133 adet süt azisinda klinik ve radyografik olarak ve 4 adet birer aylik köpeklerin IV ve V no' lu 32 adet süt diinde histopatolojik olarak deerlendirmeler yapildi. Tedavi öncesi ve tedaviyi izleyen 3, 6, 9 ve 12 nci aylarda klinik ve radyografik muayeneler ve 2 nci ayda köpek dilerinde histopatolojik incelemeler yapildi. Kullanilan yöntemlerin etkileri aaidaki kriterlere göre deerlendirildi: 1. Klinik Olarak: Isi duyarlilii, tatli-eki duyarlilii, spontan ari, palpasyon ve perküsyon duyarliliklari, patolojik sallanti, fistül ve ilik varlii, 2. Radyografik Olarak: Periapikal lezyon, pulpa kanali obliterasyonu, diler arasi septum harabiyeti, kökler arasi lezyon, periodontal aralikta patoloji, trabeküler yapi harabiyeti, lamina dura harabiyeti, internal ve eksternal rezorpsiyon, 3. Histopatolojik Olarak: Pulpa canlilii, enflamasyon derecesi, dentin köprüsü oluumu, tamir dentini oluumu, odontoblastik tabakanin durumu, pulpa içi kalsifikasyonlarin varlii, internal rezorpsiyonun varlii, yönünden deerlendirmeler yapildi. Gruplar, yapilan deerlendirmeler sonrasi elde edilen sonuçlara göre Ki-kare testi kullanilarak karilatirildi. Klinik bulgulara göre gruplarin baarisi açisindan, üç grup arasinda da istatistiksel olarak bir farka rastlanmamitir (P>O.O5). Radyografik bulgulara göre gruplarin baarisi açisindan ise, %2' lik tamponlanmi glutaraldehit (%92.7) ve kalsiyum hidroksit (%71.4) gruplari arasinda istatistiksel olarak anlamli bir fark görülürken (x²=6.33 P<O.O5), dier gruplar arasinda anlamli bir farka rastlanmamitir (P>O.O5). En az enflamasyon, kalsiyum hidroksit kullanilarak amputasyon tedavisi yapilmi dilerde görülmütür. Ayrica kalsiyum hidroksit ile amputasyon tedavisi uygulanmi dilerde %90.9 oraninda dentin köprüsü oluumuna da rastlanmitir. Bu bulgulara göre, dier iki gruba kiyasla, histopatolojik olarak en iyi pulpa cevaplarini kalsiyum hidroksit grubu göstermitir. Ferrik sülfat grubunda, dentin köprüsü oluumuna rastlanmamitir. Ferrik sülfat ile amputasyon tedavisi uygulanmi dilerin %81.8' inde internal rezorpsiyon görülmütür. Ayrica ferrik sülfat grubunda, örneklerin %63.6' sinda orta derecede enflamasyona rastlanmitir.

161

CLINICAL AND HISTOPATHOLOGICAL EVALUATION OF FERRIC SULFATE PULPOTOMY IN PRIMARY TEETH In this study changes in pulp tissue of primary teeth following amputations by the use of 15.5% ferric sulfate, 2% buffered glutaraldehyde and calcium hydroxide were evaluated clinically, radiographically and histopathologically. One hundred and thirty three primary first and second molars of the fifty two patients, ranging in age from 5 to 10 years were evaluated clinically, radiographically and thirty two primary first and second molars of four dogs aged one month were evaluated histopathologically Clinical and radiographic examinations were performed before treatment and in the 3rd 6th,9th and 12th months following treatment. The histopathologic evaluations of dog molars were performed two months after treatment. The effect of the methods that were used were evaluated according to these criteria: 1. Clinically: Sensation to heat and sweet-sour, pain, sensation to palpation and percusion pathological mobility, sinus tract and swelling. 2. Radiographically: Periapical radiolucency, pulp canal obliteration, inter dental septal defect, inter radicular radiolucency pathologic conditions in the periodontal region destruction of the bony trabecule and lamina dura, internal and external root resorption. 3. Histopathologically: State of pulp vitality, degree of inflammation, presence of a dentin bridge, presence of reparative dentin, presence and regularity of an odontoblastic layer, presence of calcifications in the pulp, presence of internal root resorption. The differences in the results between the three groups were analyzed statistically utilizing the chi square test. The success rates according to the clinical findings of the three groups were not significantly different (P>005). The success rates according to the radiographic findings of the 2% buffered glutaraldehyde (92.7 %) and calcium hydroxide (71.4%) were significantly different (x²=6.33 P<0.05) but the other groups were not significantly different (P> 0.05). The teeth treated with calcium hydroxide showed the pulpal response with least inflammation and 90.9% of the teeth treated with calcium hydroxide presented with presence of dentin bridge. According to these findings teeth treated with calcium hydroxide showed the best pulpal response to the other two groups. No dentin bridge formation was observed of the teeth in the ferric sulfate group. 81.8% of the teeth treated with ferric sulfate presented with presence of internal resorption Moderate inflammation was also found in 63.6% of the teeth in the ferric sulfate group.

162

Günseli KÖYMEN, Doktora Tezi, 2002, 99 Sayfa Daniman: Prof.Di Tbp.Kd.Alb. Faik ÇOKPEKN

AKIKAN KOMPOZT REZNLERN SÜT VE DAM DI DENTNNE YAPTII BALANTININ MAKASLAMA KUVVETLER VE SIZDIRMAZLIA DRENC YÖNÜNDEN KARILATIRMALI NCELENMES Bu çalimada, iki farkli akikan kompozit rezinin, süt ve sürekli di dentinine yaptiklari balanti, farkli yüzey muamele teknikleri kullanilarak, makaslama kuvvetlerine gösterdikleri direnç ve kenar sizintisi yönünden in-vitro artlarda deerlendirildi. Çalimanin birinci bölümünde, 40'ar adet süt ve sürekli insan diinin çineyici yüzeyleri, dentin tabakasina ulailincaya kadar, düük devirli elmas frez ile su soutmasi altinda aindirilmitir. Süt ve sürekli di gruplarina, iki farkli akikan kompozit rezin, dentine asit muamelesi uygulanarak ve uygulanmayarak, 3 mm çapinda, 2 mm yüksekliinde silindirik effaf kaliplar yardimi ile uygulanmi ve kompozit rezinlerin polimerizasyonu salanmitir. Böylece, her biri 10'ar örnek içeren toplam 8 deney grubu oluturulmutur. 5-550 C arasinda 1000 kez uygulanan termal siklus ilemini takiben 0,5 mm/dk. kafa hizinda makaslanan örneklerin balanma deerleri (Megapaskal) istatistiksel olarak karilatirilmitir. Yapilan istatistiksel deerlendirme sonucunda, di tipinin ve asitle muamelenin balanma deerlerini istatistiksel olarak anlamli düzeyde etkiledii (p< 0,05), asitle muamele edilmeyen gruplarin ve süt dilerinin daha düük balanma deerleri verdii belirlenmitir. Çalimanin ikinci bölümünde, 40'ar adet süt ve sürekli insan diinin bukkal yüzeylerine, hava-su soutmali ve yüksek devirli aerotöre takilan elmas fissür frez yardimi ile 2x3 mm genilik ve 1 ,5 mm derinliinde sinif V kaviteler açilmitir. Akikan kompozit rezinler, süt ve sürekli dilerde açilan kavitelere, asit muamelesi yapilarak ve yapilmayarak uygulanmi ve her biri 10'ar örnek içeren 8 farkli deney grubu oluturulmutur. 5-550 C arasinda 1000 kez uygulanan termal siklus ilemini takiben örnekler, 24 saat süre ile %0,5'lik bazik fuksin içerisinde 24 saat süre ile bekletilmitir. Dilerin kronlari bukko-lingual yönde ikiye kesilmi ve stereomikroskop altinda kenar sizintisi yönünden incelenmitir. Asit ile muamelenin hem süt hem sürekli dilerde, okluzal ve servikal duvarlarin her ikisinde de kenar sizintisi deerlerini istatistiksel olarak anlamli düzeyde (p< 0,05) düürdüü belirlenmitir. Süt dileri ile sürekli dilerin kenar sizintisi açisindan karilatirilmalari sonucunda, asitle muamele edilmeyen gruplarin okluzal duvarlari hariç, sürekli dilerin daha düük kenar sizintisi deerleri verdii, asitle muamele edilmeyen gruplarin okluzal duvarlarinda ise, süt dilerinin daha düük kenar sizintisi deerleri verdii belirlenmitir. Tüm gruplarin okluzal ve servikal kenar sizintisi deerleri bakimindan yapilan grup içi karilatirmalarinda ise, servikal duvarda görülen kenar sizintisi miktari istatistiksel olarak anlamli düzeyde yüksek bulunmutur. Makaslama ve kenar sizintisi deneylerinde, kullanilan materyalin sonuçlari etkilemedii tespit edilmitir.

163

EVALUATION OF THE SHEAR BOND STRENGTH AND MICROLEAKAGE OF THE FLOWABLE COMPOSITE RESINS AT DECIDIOUS AND PERMANENT TEETH DENTIN The aim of our study was in-vitro evaluation of shear bond strength and microleakage of the adhesion types of two different flowable composite resins to deciduous and permanent teeth dentine, using different surface conditioning methods. In the first part of the research; occlusal surfaces of 80 teeth (40 permanent and 40 deciduous teeth) were eliminated until dentine layers were reached, with low speed diamond burs and water supply. Two different flowable composite resins were applied on the acid etched and non etched dentine surfaces of deciduous and permanent tooth groups, using cylindrical transparent molds (3mm. in diameter, 2 mm. in height) and polymerized. In this way; 8 experimental groups were obtained, every group consisting 10 samples. Following 1000 times of thermocycling between 5-55° C, adhesion values (megapascal) of the samples which were sheared with 0,5 mm/sec. head speed, were statistically compared. In statistical evaluation it was observed that, non etched and deciduous teeth groups had low adhesion values. it was concluded that, the type of tooth (deciduous or permanent) and surface conditioning significantly effects the adhesion values (p<0,05). In the second part of the study; class V cavities (2x3mm. in width and 1,5 mm. in depth) were prepared on the buccal surfaces of 80 teeth (40 permanent, 40 deciduous teeth) using high speed diamond burs and water supply. Flowable composite resins were applied to the acid etched and non-etched cavities and again 8 experimental groups were constituted. Following 1000 times of thermocycling between 5-55 °C, the samples were put in %0,5 basic fucsin for 24 hours. The crowns of the teeth were separated bucco-lingually direction and were examined by stereomicroscope to determine the microleakage levels. Acid-etching was found to decrease microleakage on occlusal and cervical walls of the cavities in both deciduous and permanent teeth (p<0,05). When the deciduous and permanent teeth compared; except from occlusal walls of deciduous teeth in non-etched groups, permanent teeth had low microleakage levels. Within group comparisons showed that microleakage levels on cervical walls were significantly higher than the microleakage levels of occlusal walls. it was found in shear bond strength and microleakage experiments that, the two different flowable composite resins did not effect the findings.

164

Ceyhan ALTUN, Doktora Tezi, 2004, 94 Sayfa Daniman: Doç.Dz.Di Tbp.Alb. Feridun BAAK

SÜT DLERNDE AKIKAN KOMPOMERLER KULLANILARAK OLUTURULAN ELASTK BALANMANIN MKROSIZINTI ÜZERNE ETKLERNN NVTRO OLARAK NCELENMES Modern dihekimliinde kompozit dolgu materyallerinde polimerizasyon büzülmesi sonucu oluan mikrosizinti balica klinik baarisizlik sebebidir. Bu çalimanin amaci; Sinif V kavitelerde kavite tabanina yerletirilen akikan kompomerlerin mikrosizintiya olan etkisini aratirmaktir. Çalimamizda 120 Adet süt diinin bukkal yüzeylerine 2x3 mm geniliinde ve 1.5 mm derinliinde kaviteler açilmitir. Dilerin apeksleri kompozit dolgu materyalleri ile doldurulup, tirnak cilasi ile apeks sizdirmazlii salanmitir. Örnekler her grupta 20 di olmak üzere rastgele 6 gruba ayrilmitir. 1. Grup: Compoglass® F , 2.Grup Compoglass® Flow, 3.Grup ise kaide olarak Compoglass® Flow üzeri Compoglass® F ile doldurulmutur. 4. Grup: Dyract® AP , 5.Grup Dyract® Flow, 6.Grup ise kaide olarak Dyract® Flow üzeri Dyract® AP ile doldurulmutur. Daha sonra diler 5-55 oC'de 1000 defa, 30 sn. termal siklus ilemine tabi tutulup, 24 saat %2'lik bazik fuksin içerisinde bekletilmitir. Diler bukko-lingual yönde kesilip Stereomikroskopta sizinti düzeylerine bakilmitir. Sizinti düzeyleri 0 ila 3 arasinda derecelendirilmitir (0 = sizinti yok, 1 = kavite derinliinin yarisindan az sizinti, 2 = kavite derinliinin yarisindan fazla sizinti fakat aksiyel duvara ulamami sizinti, 3 = aksiyel duvar boyunca sizinti). Süt dilerinde kompomer dolgularin altinda kullanilan akikan kompomerler okluzal ve servikal duvarlardaki sizintiyi azaltmitir (p0,05). Bütün gruplar deerlendirildiinde Grup 3 ve 6'da servikal ve okluzal duvarlarda en düük sizinti düzeyi görülmütür. Gruplararasi yapilan deerlendirmede servikal duvardaki sizinti düzeyi okluzal duvara göre yüksek bulunmutur. ki farkli akikan kompomer arasinda mikrosizinti açisindan bir farklilik bulunmamitir. Sonuç olarak; akikan kompomerler marjinal sizdirmazliin arttirilmasi için kompomer dolgularin altina kaide olarak önerilebilir.

165

AN IN VITRO INVESTIGATION OF THE EFFECTS OF ELASTICS ATTACHMANTS COMPOSED BY USING FLOWABLE COMPOMERS, ON MARGINAL LEAKAGE IN PRIMARY TEETH Polymerisation shrinkage on composite resins and surrounding structures have been regarded as a major cause of microleakage and clinical failures in modern dentistry. The aim of our study was to investigate the effect of an additional flowable compomer layer on the microleakage of Class V dental cavities, which were further filled with a compomer. In the study; Class V cavities (2x3mm. in width and 1,5 mm. in depth) were prepared on the buccal surfaces of 120 permanent teeth using high speed diamond burs and water supply. The apical foramina of teeth were sealed with a layer of varnish and composite restorations. Samples were divided randomly into 6 groups of 20, and restored per manufacturer's instructions using experimental primer/conditioner and adhesive. Group 1, was filled with Compoglass® F , Group 2 was filled with Compoglass® Flow, Group 3 was lined with a layer of Compoglass® Flow and filled with Compoglass® F. Group 4, was filled with Dyract® AP, Group 5, was filled with Dyract® Flow, and Group 6 was lined with a layer of Dyract® Flow and filled with Dyract® AP. All specimens were thermocycled between 5-55 0 C for 1000 cycles with a 30-second dwell time, followed by immersion in %0,2 basic fucsine for 24 hours. The crowns of the teeth were separated bucco-lingually direction and were examined by stereomicroscope to determine the microleakage levels. Evaluations were rated from 0 to 3 ( 0 = no leakage; 1 = dye penetration up to one-half of the preparation depth; 2 = dye penetration more than one-half preparation depth, but less than the axial wall; 3 = dye penetration along the axial wall). Flowable compomer using as a kaide under the compomer decrease microleakage on occlusal and cervical walls of the cavities in permanent teeth (p 0.05). When the all groups compared; Group 3 and 6 had low microleakage levels on occlusal and cervical walls of the cavities. Within group comparisons showed that microleakage levels on cervical walls were significantly higher than the microleakage levels of occlusal walls. It was found in microleakage experiments that, the two different flowable compomers did not effect the findings. It can be concluded that a layer of flowable compomer (Compoglass® Flow and Dyract® Flow) in a cavity under a compomer may be recommended to improve the marginal seal of restoration.

166

Ayhan SAVAER, Doktora Tezi, 1999, 116 Sayfa Daniman : Prof.Dr.Ecz.Kd.Alb. Akin IIMER

DKLOFENAK SODYUM ÇEREN SÜREKL ETKL TABLET FORMÜLASYONLARINlN GELTRLMES, N ViTRO DEERLENDRLMES VE BYOEDEERL Kontrollü salim salayan sistemler (CR/SR), günümüzde ilaç piyasasina girmi ve kullanilmaya balanmitir. Konvensiyonel ilaç ekillerine göre bir çok üstünlükleri olan bu sistemlerin önemi her geçen gün artmaktadir. Özellikle biyoyararlanim sorunu gösteren ve/veya yarilanma ömrü kisa olan etken maddelerin, salim süresini uzatmak veya salim hizini kontrol etmek amaciyla farmasötik endüstride bu sistemler üzerinde yapilan formülasyon gelitirme çalimalari hizli bir ekilde devam etmektedir. Bu sistemlerde etken madde salim hizi ve/veya zamanini kontrol altina almak için genellikle çeitli polimer maddeler kullanilir. Kullanilan polimer maddelerin fizikokimyasal özellikleri ve kullanim oranlari, amaca uygun bir sürekli etkili ilaç formülasyonu gelitirmede en önemli parametrelerdir. Hangi ilaç ekli olursa olsun bir ilaç eklinin etkinlii, o ilacin farmakokinetii ile ilikilidir. Kimyasal yönden edeer olan iki formülasyon, endüstride deien üretim aamalari nedeniyle vücuttaki farmakokinetii farkli olabilir ve dolayisiyla biyoyararlanimlari edeer olmayabilir. Bu ancak bir biyoedeerlik çalimasi ile saptanabilir. Bu aratirmada, model etken madde olarak seçilen diklofenak sodyum (DS) içeren sürekli etkili tablet formülasyonlari gelitirerek in vitro ve in vivo deerlendirilmesi düünülmütür. Bu amaçla kitozan ve hidroksipropilmetil selüloz`(HpMC-4000 cps) polimerleri çeitli konsantrasyonlarda kullanilarak, farkli üretim teknikleri ile hazirlandii (ya yöntem ve direk basim yöntemi) 75 mg DS içeren SR formülasyonlari gelitirilmitir. Gelitirilen formülasyonlar in vitro olarak deerlendirildiinde direk basim metodu ile hazirlanan ve % 20 konsantrasyonda HPMC içeren SR formülasyon optimum formülasyon olarak belirlenmitir Seçilen formülasyon ve yurt diindan temin edilen orjinal ilaç (Voltaren SR 75)'in biyoyararlanimlari, salikli 12 gönüllü üzerinde incelenmitir. Toplanan kan örneklerinde DS miktar tayini HPLC ile yapilarak elde edilen sonuçlardan biyoyararlanim parametreleri, bilgisayarda ESTRIP paket programinda trapez yöntemine göre hesaplanmitir. Buna göre test ve referans ilaca ait tespit edilen AUC, Cmax, tmax, deerleri varyans analizi ile çift-tek yönlü t testi ile (% 95 güven aralii ve a: 0.05 yanilma düzeyinde) SPSS paket bilgisayar programi ile istatiksel olarak deerlendirilmitir. Bu sonuçlara göre hesaplanan parametreler arasinda istatiksel olarak anlamli fark bulunmami test formülasyonun referans formülasyona biyoedeer olduu saptanmitir. Ayrica hem test hem referans ilaç için, bir in vitro / in vivo korelasyon tespit edilmitir.

167

THE DEVELOPMENT, IN-VITRO EVALUATION AND BIOEQUIVALANCE OF SUSTAINED RELEASE TABLET FORMULATIONS OF DICLOFENAC SODIUM Recently, controlled release systems (CR/SR) have been introduced into the market and these formulations are now in use. The superiority of these formulations to conventional preparations is gaining importance everyday. There is a large number of studies performed on controlling release-time or release-rate of drugs that have bioavailability problem and short halflife. Various polymer substances are used to control release-time and/or releaserate. The physicochemical properties and ratio of polymers added to these preparations are the most important parameters in development of sustained-release formulations. The efficacy of any pharmaceutical dosage form is related with the pharmacokinetics of that drug. The bioavailability of two drugs which are chemically equivalent may not be same and this can only be investigated by a bioequivalence study. In this current study, we planned to develop sustained-release (SR) tablet formulations containing diclofenac sodium (DS) and to evaluate these formulations in-vivo and in-vitro. For this reason chitosan and hydroxypropylmethyl cellulose (HPMC-4000 cps) polymers were used at various concentrations and SR formulations that contain 75 mg DS were produced by using different production methods (wet and dry method). The evaluations of in-vitro studies showed that the optimum formulation was the SR formulation that contained 20 % HPMC and which was prepared by dry method. The bioavailability of this formulation and the imported original drug Voltaren SR 75 was compared in 12 healthy volunteers. The DS concentration of blood samples was assayed by HPLC method and bioavailabilty parameters were analysed by trapezoidal method with the aid of ESTRIP computer program. The AUC, Cmax, tmax values of test and reference drug were compared by analysis of variance and one- or two-tailed t-test at a confidence interval of 95% (cc0.005) by using SPSS computer program. The results of the statistical analysis showed that there was no significant difference in these parameters of the test and the reference drug. All these findings suggest that the test drug and the reference drug were bioequivalent. In-vivo and iv-vitro correlation was also found in both formulations.

168

Çetin TA, Doktora Tezi, 2004, 148 Sayfa Daniman:Doç.Dr.Dz.Ecz.Yb.Yalçin ÖZKAN

NAZAL UYGULANAN MODEL BR ÖN FORMÜLASYONUN GELTRLMES N VTRO N VVO DEERLENDRLMES laçlarin sistemik etki amaci ile nazal yoldan uygulanmasi hizli absorpsiyon, farmakolojik cevabin bir an önce alinmasi, karacier ilk geçi etkisinin ortadan kaldirilarak yüksek biyoyararlanim elde edilmesi ve uygulanmasinin kolay olmasindan dolayi günümüzde ilgi odai olmutur. Bununla birlikte hidrofilik ve makro moleküler yapili etkin maddeler için nazal mukozanin düük geçirgenlik göstermesi, nazal bolukta enzimler tarafindan parçalanmasi ve mukosilier klerens ile formülasyonun uygulanma bölgesinden uzaklatirilmasi bu uygulamaya sinirlamalar getirmektedir. Öte yandan nazal yolun kronik kullanimi nazal mukozanin tahri olabilmesinden dolayi tavsiye edilmemektedir. Bu çalimada Metoklopramid HCI (MTC), bulanti ve kusmanin tedavisinde yutma güçlüü çeken hastalar için nazal yoldan uygulanmasi daha akilci bir yaklaim olarak gözükmesi nedeni ile model etkin madde olarak seçilmitir. Etkin maddenin Karbopol 981 (CRB 981) ve Sodyum karboksimetilselüloz (NaCMC) polimerleri kullanilarak çözelti, jel ve liyofilize toz formülasyonlari hazirlanarak nazal yoldan uygulanabilirlii aratirilmitir. Ayrica toz formülasyonlara penetrasyon artirici olarak kullanimlarinin güvenli olduu belirtilen dimetilsiklodekstrin (DMCD) ve hidroksipropilsiklodekstrin (HPCD) ilave edilmitir. Bu üç dozaj eklinin rutin kalite kontrolleri yapildiktan sonra, tüm formülasyonlardan etkin madde salimi özel olarak gelitirilmi yatay difüzyon hücresinde ve difüzyon bariyeri olarak selüloz diyaliz zari kullanilarak gerçekletirilmitir. Deney sonrasi nazal uygulamalardaki in vivo koullar dikkate alinarak en iyi sonucu vereceini düündüümüz formülasyonlarin siir nazal mukozasi kullanilarak etkin madde salim profilleri ex vivo ortamda deerlendirilmitir. Deney sonrasi nazal mukoza histolojik açidan da deerlendirilmitir. Son olarak seçilen formülasyonlar koyunlara tatbik edilmitir. Çalimamizin sonunda in vitro ve ex vivo ortamda etkin maddenin saliminda polimerin cinsinin, konsantrasyonunun, formülasyona giren penetrasyon artiricilarin ve uygulanma bölgesindeki pH deerinin etkili olduu sonucuna varilmitir. Formülasyonlarda kullanilan penetrasyon artiricilarin nazal mukoza üzerindeki istenmeyen etkilerinin en az seviyelerde olup tolere edilebilir sinirlar içinde olduu gözlemlenmitir. n vivo çalimalarda en yüksek biyoyararlanim jel > toz > çözelti eklinde bulunmutur. Siklodekstrin türevlerinin etkin maddenin emilimini anlamli bir ekilde artirdii bulunmutur. Özellikle jel formülasyonlarinin uzun süreli stabilite testleri yapilarak ve ileriki aamalarda insanlarda da denenmesi ile tedavide kullanilabilecei deerlendirilmitir.

169

DEVELOPING OF A MODEL PREFORMULATION ADMINISTERED BY NASAL ROUTE: IN VITRO-IN VIVO EVALUATIONS Systemic drug delivery by the nasal route is currently receiving considerable attention because it offers many advantages, such as a rapid absorption and onset of pharmacological effect, avoidance of liver first pass metabolism and high systemic availability and an easy administration route particularly suitable for self-medication. There are, however, limitations; for example, low mucosal permeability for hydrophilic and macro molecular substances, degradation of drug by enzymes in the nasal cavity, and drug loss by rapid mucociliary clearance. On the otherhand in the chronic administration nasal route is not recommended because of the nasal tissue damage. In this study we used Metoclopramide Hydrochloride (MTC) as a model active substance because patients with swallowing dificulty are a population of choice in the case of nausea. In this perspective nasal administration of MTC represents an interesting alternative to other routes. For this aim we prepared solution, gel and lyophilized powder dosage forms of MTC by using Carbopol 981 (CRB 981) and sodium carboxymethylcellulose (NaCMC) polymers and investigated its nasal administration. Also we added dimethylcyclodextrin (DMCD) and hydroxypropylcyclodextrin (HPCD) to the powder formulations as penetration enhancer. After routine quality control of the formulations, we investigated the releasing profile of MTC from the formulatins by using specially designed horizontal diffusion chamber and cellulose dialysis membrane as diffusion barrier. After this experiment we selected formulations from all dosage forms by considering in vivo conditions and used them ex vivo experiments with excised cattle mucosa. After this experiment cattle mucosa was evaluated hystopathological point of wiew. At last in vivo experiments were carried out in sheep model. At the end of experiments the releasing profile of MTC was affected by polymer type and concentration, penetration enhancer and the pH at the application site. The side effects of cyclodextrins on the nasal mucosa is the least level and observed as tolerable limits. In in vivo evaluations the nasal bioavailability of MTC from the formulations as follows: gel > powder > solution. Cyclodextris enhanced the nasal absorption of MTC significantly. If the long term stability tests of gel formulations and application on human volunteers can be done, MTC can be used as nasal gel formulations in the treatment of nausy and vomitting.

170

Cemal AKAY, Doktora Tezi, 2002, 179 Sayfa Daniman: Doç.Dr.Ecz.Kd.Alb. Ahmet SAYAL

KRONK ALUMNYUM MARUZYETNN ANTOKSDAN SSTEM VE GENETK HASAR ÜZERNE ETKLERNN ARATIRILMASI Kronik aluminyum maruziyetinin antioksidan sistem ve genetik hasar üzerindeki etkilerini aratirmak amaciyla yaptiimiz bu çalimada u sonuçlar elde edilmitir. Siçanlarda Al 28 grubunda akcier diinda incelediimiz tüm organ ve dier örneklerde (Böbrek, beyin, dalak, duedonum, karacier, kalp, mide, pankreas, uterus, eritrosit, kemik, di, idrar) alüminyum seviyeleri kontrol grubuna göre anlamli ekilde yüksek bulunmutur. (p<O.OOO1 ). Al 84 grubunda kontrol grubuna göre Al düzeyleri kontrol grubuna göre anlamli ekilde yüksek bulunmutur (p<O.OOO1 ). Al 28 grubu ile Al 84 grubu karilatirildiinda akcier diinda Al 84 grubundaki Al düzeyi Al 28 grubuna göre anlamli ekilde yüksek bulunmutur (p<O.OOO1 ). Al düzeyinin anlamli ekilde yüksek olduu gruplarda MOA düzeyi de anlamli ekilde yükselmitir (P<O.OOO1 ). Aluminyumun anlamli ekilde yüksek olduu gruplarda GSH Px ve SOO düzeyleri de anlamli ekilde dümütür (p<O.OOO1 ). Antioksidan olarak kullandiimiz Taurin ve N-Asetil Sistein akcier diinda MOA düzeyini Al 84 grubuna göre anlamli ekilde düürmü (p<O.OOO1 )., GSH Px ve SOO üzeylerinde ise anlamli ekilde artma salamitir (p<O.OOO1 ). Hem Taurin hem de N-Asetil Sistein idrarda aluminyum atilimini kontrole göre anlamli ekilde yükseltmitir (p<O.OOO1 ). idrarda Al 84+ T ile Al 84+N grubu karilatirildiinda aluminyum miktari (Al 84 + T grubunda) anlamli ekilde yüksek bulunmutur (p<O.OOO1 ). Aluminyum akcier diinda uygulandii dozla doru orantili olarak organ/doku düzeyleri yükselmitir. Uygulanan doz artirildiinda doku/organlara geçen aluminyum düzeyi artmitir. Aluminyum arttikça MOA düzeyi artmi ve GSH Px ve SOO düzeyleri ise azalmitir (p<O.OOO1 ). Aluminyumun siçanlarda lipid eroksidasyonunu artirdii ve antioksidan sistemin iki önemli enzimatik elamani olan GSH Px ve SOO düzeylerini azalttii gözlenmitir. Histopatolojik incelemede makroskobik ve mikroskobik organlar incelenerek aluminyumun etkileri incelenmitir. Al 84+ T ve Al 84+N gruplarinda organlarindaki hasarlarin Al 84 grubuna göre önemli derecede azaldii görülmütür. Sonuç olarak alüminyumun siçanlarda antioksidan sistemi olumsuz yönde etkiledii Taurin ve N-asetilsisteinin ise organlardaki hasarlari azalttii MDA düzeylerini düürdüü ve GSH Px ve SOD düzeylerini ise artirdii gözlenmi ve aluminyum toksisetisinde yararli olabilecei deerlendirilmitir fakat kanitlanmasi için daha ileri çalimalara ihtiyaç vardir. Kronik böbrek yetmezlii olan ve diyaliz tedavisi gören hastalarda aluminyum , MDA ve SCE düzeyleri kontrol grubuna göre anlamli ekilde yüksek bulunmutur (p<O.OOO1 ). Buna karin GSH Px, SOD ve D-ALAD düzeyleri kontrol grubuna göre anlamli ekilde düük bulunmutur (p<O.OOO1 ). Bu sonuçlara göre aluminyum toksisitesi için risk grubu olan diyaliz hastalarinda bu sorunun devam ettii deerlendirilmektedir. Diyaliz hastalarinda MDA ve SCE düzeylerinin yüksek olmasi alüminyumun bu grupta lipid peroksidasyonunu ve genetik hasar düzeylerini de artirabileceini düündürmektedir. Diyaliz hastalarinda D-ALAD düzeylerinin önemli ekilde azalmi olmasi kurun zehirlenmelerinde bir gösterge olan(27) bu enzimin aluminyum tarafindan da inhibe edilebileceini düündürmektedir ve bu hastalarda

171

aluminyumun yaygin bir salik sorunu olan anemi üzerinde etkili olabileceini düündürmektedir. Sonuç olarak kronik böbrek yetmezlii olan ve diyaliz tedavisi gören hastalardaki yüksek aluminyum seviyesinin antioksidan sistem ve genetik materyal üzerinde zararli etkilerinin olabilecei deerlendirilmektedir.

172

INVESTIGATION THE EFFECTS OF CRONICALLY EXPOSURE TO ALUMINIUM ON ANTIOXIDANT SYSTEM AND GENETIC DAMAGE In our study aming at investigating the effects of cronically exposure to aluminium on antioxidant system and genetic damage, results given below are taken. All levels were found to be statistically higher in samples from various organs and tissues (kidney, brain, spleen, duodenum, liver, heart, stomach, pancreas, uterus, erythrocytes, bone, tooth, urine) except for lung than control groups in Al 28 treated rats. When compared to Al 28, Al 84 levels were significantly high. In groups with relatively increased aluminium levels, MDA rised in a statistically significant pattern in contrast to presence of highly low GSH Px and SOD levels. Use of taurin and N-acetylcysteine as antioxidants lowered increased MDA levels when compared to Al 84, but resulted in a statistically significant increase in GSH Px and SOD levels except for lung. These drugs, both, strongly increased the excretion of aluminium in urine. When compared to Al 84+N, Al level was found statistically higher in Al 84 (p<O.OOO1 ). As a result, organ and tissue levels of aluminium increased linearly corelated to applied doses except for lung. By the rising concentrations of aluminium, MDA levels increased while GSH Px and SOD levels were decreasing. In histopathological examinations, effects of aluminium were examined in organs both macroscopically and microscopically. Organ damage levels were found to be effectively decreased in Al 84+ T and Al 84 N groups when compared to Al 84. Consequently effects of aluminium on antioxidant system appear to be negative. Taurin and N-acetylcystein can be used in reducing the detrimental effects of aluminium on this system, but such a use needs further investigations for obtaining consistent results. MDA and SCE levels were found to be statistically high (p<0.0001 in patients with chronic renal failure and for whom are subjected to dialysis treatment, when compared to control groups. However GSH Px , SOD and D-ALAD levels were significantly lower than which in control groups (p<0.0001). According to these results, it can be concluded that, dialysis patients, as a subpopulation at special risk are encountered to this problem. Aluminium may contribute to an increase in levels of lipid peroxidation and genetic damage. In dialysis patients, a serious decrease in levels of ALAD, an indicator in lead toxicity, may be a result of inhibitory effeets of aluminium. Aliminium may induce anemic effects frequently seen in these patients. For conclusion, it has been evaulated that increased levels of aluminium in patients with chronic renal failure and in whom are subjected to dialysis teratment, may cause detrimental effects on antioxsidant system and genetic material.

173

Ayen ÇÖLKESEN, Doktora Tezi, 2000, 179 Sayfa Daniman: Prof.Dr.Ecz.Kd.Alb. Akin IIMER

BTKLERLE TEDAVDE ESER ELEMENTLER VE ANTOKSDANLAR ARASINDAK LKNN NCELENMES Bu çalimada 9 tanesi arap üretiminde, 7 tanesi sofralik olarak kullanilan ve tamami Türkiye'de yetitirilen 16 Vitis vinifera çeidinin çekirdeklerinde bulunan; ve, prosiyanidinler olarak bilinen (+)-katein, (-)-epikatein oligomer ve polimerlerini taiyan etil asetat ekstresinin serbest radikal temizleyici etkisi ve bu etkinin çekirdekte bulunan eser elementlerle ilikisinin olup olmadiinin aratirilmasi amaçlanmitir. Bu amaçla V.vinifera çekirdek ekstrelerinin stabil serbest radikal olan 1,1-difenil-2-pikrilhidrazil radikalini (DPPH.) ve ksantin/ksantin oksidaz sistem ile oluturulan süperoksid radikalini (O2-.) temizleyici etkileri deerlendirilmitir. Ekstrelerin DPPH.'ni temizleme kapasitesi, bilinen antioksidan maddelerden olan bütillenmi hidroksi toluen (BHT), vitamin C, gallik asit ve kersetin ile karilatirilmitir. Çeitlerden Hasandede'nin DPPH.'ni temizleme kapasitesi bakimindan en fazla aktiviteye, Kalecik karasi'nin da en düük aktiviteye sahip olduu görülmütür. Tüm ekstrelerin serbest radikal temizleme kapasitesi BHT'den daha aktif olarak bulunmutur. Çeitlerden Emir, Tarsus beyazi, Amasya beyazina ait olan ekstrelerin DPPH. temizleme kapasiteleri dier bir antioksidan olan vitamin C ile benzerlik göstermektedir; Kalecik karasi ise vitamin C'den daha düük, dier çeitlerin hepsi vitamin C'den daha aktif bulunmutur. Kersetin'e göre Hasandede ve Müküle çeitlerinin ekstreleri daha aktif bulunmutur. Ekstreler gallik asitten daha düük etkinlik göstermitir. Ekstrelerin O2 temizleme kapasiteleri deerlendirildiinde; Tarsus beyazi çekirdek ekstresi en aktif, Narince ise en az aktif olan çeitlerdir. Ekstrelerin O2-.'ni temizleme kapasiteleri vitamin C ve gallik asit ile karilatirilmitir. Vitamin C'nin ekstreler ile ayni konsantrasyonda O2-. temizleyici etki göstermedii, ancak ekstrelerden 50 kat daha fazla konsantrasyonda kullanildiinda ekstreler ile ayni etkiyi gösterdii belirlenmitir. Gallik asit ise, yüksek konsantrasyonda kullanildiinda bir prooksidan olarak hareket etmekte ve O2. 'nin miktarini artirmitir ve 39.4 mg/L gibi ekstrelerden daha düük bir konsantrasyonda O2. 'nin % 50'sini temizleyebilmitir. Çekirdeklerin Mn, Fe, Cu, Zn, Se içerikleri tayin edilmi ve saptanan Mn, Fe, Zn, Se düzeyleri ile O2. ve DPPH. temizleme kapasiteleri arasinda yapilan istatistiksel analize göre anlamli bir iliki olmadii tespit edilmitir (p>0.05). statistiksel analize göre saptanan Cu düzeyi ile O2-. temizleme kapasitesi arasinda ise anlamli bir iliki bulunmutur (p<0,05). Sonuç olarak, bazi V. vinifera çeitlerinin çekirdek ekstrelerinin, serbest radikal temizleyici aktiviteleri nedeniyle alternatif bir antioksidan ürün olarak deerlendirilebilecei kanisina varilmitir.

174

AN INVESTIGATION ON THE RELATIONSHIP BETWEEN TRACE ELEMENTS AND ANTIOXIDANTS IN PHYTOTHERAPY In this study, the free radical scavenger activity of the ethyl acetate extracts containing procyanidins known as (+)-catechin, (-)-epicatechin olygomer and polymer of the seeds of 16 V. vinifera species cultivated in Turkey have been investigated. 9 of them are used for wine production and 7 of them are used in table. It was also investigated the relationship between the free radical scavenger activity and trace element levels. For this purpose the scavenger activity of V. vinifera seed extracts was evaluated for stable free radical 1, 1diphenyl-2-picrylhydrazyl (DPPH.) and superoxide radical (O2-.) generated by xanthine/xanthine oxidase (XOD) system. DPPH. scavenger capacity of extracts have been compared with the known antioxidant substances such as BHT, vitamin C, gallic acid and quercetin. Of all the cultivates, DPPH. scavenger capacity of Hasandede has been found as the highest and Kalecik karasi as the lowest. Free radical scavenger capacity of whole extracts were founded more active than BHT. Among the extracts, DPPH. scavenger capacity of Emir, Tarsus Beyazi and Amasya beyazi have yielded the same activity with the vitamin C. Kalecik karasi is less active than vitamin C and all of the other cultivates are more active than vitamin C. When compared with quercetin, Hasandede and Müküle extracts have been found more active. All of the extracts have yielded lower capacity than gallic acid. When the O2-. scavenger capacity of extracts were evaluated, the seed extract of Tarsus beyazi cultivated is the most active and Narince is the least. The O2-. scavenger capacity of extracts were compared with vitamin C and gallic acid. If the same amount of vitamin C concentrations with the extracts were used, the O2-. scavenger capacity couldn't be observed but when vitamin C was used 50 times more than extracts, same activity with the extracts was observed. Gallic acid, used with at higher concentrations, has acted as prooxidant and increased the amount of O2, but at lower concentrations from the extracts such as 39,4 mg/L could have scavenged %50 of O2-. Mn, Fe, Cu, Zn, Se contents of seeds have been determinated. According to statistical analysis, we could not find any meaningful correlation between Mn, Fe, Zn, Se levels and O2. and DPPH. scavenger capacity of the seeds (p>0.05). On the other hand there was a meaningful correlation between Cu level and O2-. scavenger capacity of the seeds (p<0.05). As a result, it has been concluded that some V. vinifera seed extracts could have been evaluated as an alternative antioxidant product.

175

Aysel ULUÇAY, Doktora Tezi, 2001, 150 Sayfa Daniman : Prof.Dr.Ecz.Kd.Alb.Akin IIMER

BAZI 2(3H)-BENZOKSAZOLNON TÜREV BLEKLER ÜZERNDE SENTEZ VE AKTVTE ÇALIMALARI Bu çalimada 3-[2(3H)-benzoksazolinon-3-il]propanamit yapisinda yirmi iki bileiin sentezi yapilarak analjezik etkileri incelenmitir (Tablo-V.1). Bileiklerin sentezi 2(3H)benzoksazolinondan hareketle gerçekletirilmitir. 2(3H)-Benzoksazolinonun akrilonitril ve trietilamin ile Michael katimi sonucu propannitril türevleri elde edilmitir. Propannitril türevlerinin 10 N HCl ile hidrolizi sonucu asit türevlerine geçilmi, daha sonra tiyonil klorür ile propanoil klorür türevleri elde edilmitir. Bu bileiin uygun amin türevleri ile tepkimeye sokulmasiyla Tablo-V.1'de gösterilen bileikler sentez edilmitir. Sentezi yapilan bileiklerin kimyasal yapilari IR, 1H-NMR ve elemental analiz sonuçlari ile kanitlanmitir. Sentezi yapilan bileiklerin analjezik aktivitesi "modifiye Koster" testi ve "hot-plate" testi ile aspirin ve morfin referans alinarak incelenmitir. Bileiklerin oniki tanesi (Bileik 1, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 10, 11, 12, 18, 19) aspirine kiyasla daha etkin bulunmutur. Özellikle bileik 1 {N,N-dietil-3-[2(3H)-Benzoksazolinon-3il]propanamit} sentezi yapilan bileikler arasinda en etkinidir. "Modifiye Koster" testinde etkisiz bulunan üç bileik (bileik 13, 14, 16) "hot-plate" testinde morfine yakin etki göstermitir. SYNTHESIS AND ACTIVITY STUDIES ON SOME 2(3H)-BENZOXAZOLINONE DERIVATIVE COMPAUNDS In this study, twenty two 3-[2(3H)-Benzoxazolinone-3-yl]propanamides have been synthesized and tested for their analgesic activities (Table-V-1). Synthesis of the compounds were carried out starting from 2(3H)-benzoxazolinone. Propannitrile derivatives were synthesized by reacting 2(3H)-benzoxazolinone with acrilonitrile and triethylamine according to Michael Reaction. Acid derivatives were prepared by hydrolysis of propannitrile with 10 N HCl and then propanoyl chloride derivatives were synthesized by reacting thionyl chloride. The reaction of propanoyl derivatives with corresponding amine derivatives gave the compounds listed in Table-V.1. Chemical structures of the compounds synthesized have been elucidated by their IR, 1 H-NMR spectral data and elementel analyses. Analgesic activity of the synthesized compounds were tested by "modified Koster" test and "hot-plate" test using aspirin and morfin as reference, respectively. Twelve of the compounds (compound 1, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 10, 11, 12, 18, 19) were found more active than aspirin. Especially compound 1 {N,N-diethyl-3-[2(3H)-benzoxazolinone-3yl]propanamide} was found the most active one. Three compound which were found inactive by "modified Koster" test showed equal activity to morfin by "hot-plate" test.

176

enay UZUN , Doktora Tezi, 2000, 70 Sayfa Daniman: Prof.Dr.Dz.Yük.Hem.Kd.Alb. Nur NANÇ

SUBKUTAN NSÜLN ENJEKSYON UYGULAMASINDA ANTROPOMETRK ÖLÇÜMLERN KULLANILMASI Aratirma, üst orta kol subkutan enjeksiyon bölgesinde kaliper (adipometre) ile yapilan subkutan doku kalinlii ölçümünün, enjektör ine boyunu saptamakta ve ihtramüsküler enjeksiyon riskini azaltmadaki etkisini ortaya koymak amaciyla deneysel olarak planlanmitir. Aratirma, GATA Endokrinoloji ve Metabolizma Hastaliklari Bilim Dali Kliniinde yapilmitir. Ocak 1999 - Ocak 2000 tarihleri arasinda klinie yatan Tip l Diabetes Mellutus'lu (DM) hastalar aratirmanin evrenini, Austos 1999 - Mart 2000 tarihleri arasinda yatan Tip 1 DM'lu hastalar ise aratirmanin örneklemini oluturmutur. Hastalarin bilgilendirilmi onamlari alinmi ve tedavilerinin baladii üçüncü günden itibaren iki gün takip edilmilerdir. Uygulamanin yapildii iki gün, standart enjeksiyon teknii kullanilmitir. Hastalarin I.gün uygulamada (kontrol grubu) sabah insulin enjeksiyonlari klinikte kullanilan 12.7 mm uzunluktaki inelerle yapilmitir. kinci gün (deney grubu) ise sabah insulin enjeksiyonlari kaliper ile ölçülen subkutan doku kalinliina uygun uzunlukta ineler ile yapilmitir. Kaliper ölçümlerinin doruluunda, ultrasonografi ölçümleri referans alinmitir. Veriler, aratirmaci tarafindan gelitirilen Tip 1 DM'lu Hasta Veri Toplama Formu kullanilarak toplanmi ve bilgisayar ortaminda Windows altinda çalian SPSS 4.0 istatistik programinda deerlendirilmitir. Aratirmadan elde edilen balica sonuçlar unlardir: - Birinci ve ikinci gün yapilan enjeksiyonlar arasinda, enjeksiyon sirasinda inenin ulatii doku derinlii farki, istatistiksel olarak anlamli bulunmutur. - Subkutan doku kalinliini belirlemekte, ultrasonografi ve kaliper ölçümlerinin ilikili olduu bulunmutur. - Birinci gün standart uzunlukta inenin (12.7mm) kullanildii enjeksiyonlarin çounluunda inenin kas içine, ikinci gün ise kaliper ile belirlenen subkutan dolu kalinliina uygun uzunlukta inelerin kullanildii enjeksiyonlarin çounluunda inenin subkutan doku içine ulatii bulunmutur. -nenin kas içine ulatii hastalarda enjeksiyon sonrasi plazma insulin ve glikoz ortalamalarinin, subkutan doku içine ulaan hastalarin enjeksiyon sonrasi ayni deerlerine göre daha yüksek seyrettii saptanmitir. Elde edilen sonuçlar dorultusunda; enjeksiyon uygulamasi sirasinda dokunun kavramasinin tek baina intramüsküler enjeksiyon riskini azaltmada etkili olmadii, subkutan doku kalinliina uygun uzunlukta ine kullanilmasi gerektii önerilmitir. Aratirmada sonuçlar; 20-25 ya grubu, erkek hastalarin oluturduu örneklemden elde edilmitir.

177

USING THE ANTHROPOMETRIC MEASUREMENTS IN THE PRACTICE OF SUBCUTANEOUS INSULIN INJECTION The study is designed so as to find out the effect of measuring subcutaneous tissue thickness with caliper on deciding the needle length and decreasing the risk of intramuscular enjection. The study was performed in the GMMA Endocrinolgy and Metabolic Disorders Clinic. The universe of the study was compromised from those Type I Diabetes Mellitus (DM) patients followed between February 1999 and February 2000. The sample of the study was compromised from those patients with Type I DM followed between August 1999 to March 2000. After giving informed consent, the patients were followed for two days beginning on the 3rd day. The standard injection technique was used during these two days. On the morning of the first day (control group), the injectors equipped with 12.7 mm needle were used. On the second day (study group), the injectors with the needles of caliper adjusted length were used. The accuracy of the caliper measurements were tested by ultrasonography. The data were collected by "the Data Collection Form of the Type I DM Patients" which was developed by the researchers and evaluated by the SPSS 4.0 in Windows 95. The main results are such that: - The injections were statistically significantly different between the first and the second day with regard to the tissue that the needle has reached (SC or IM). - The caliper and ultrasound correlated well in measuring the subcutaneous tissue thickness. - On the first day, when the 12.7 mm needle was used, the needle reached the intramuscular region in the majority of the injection while on the second day, when the caliper adjusted needles were used, the majority of the injesctions were made in the subcutaneous tissue. - Plasma insulin and glucose levels in those patients which the needle has reached the intramuscular region were higher than the levels in those patients which the needle has reached the subcutaneous region. According to the results of the study, squeezing the skin alone is not sufficient in reducing the risk of intramuscular injection. Therefore, the needles which has approriate length according to the subcutaneous tissue thickness is suggested. The results in this study are obtained from thesample of the male patients of 20-25 years old.

178

Özlem ASLAN, Doktora Tezi, 2003, 88 sayfa Daniman : Yrd.Doç.Dr.Sa.Kd.Bnb.Huriye VURAL

KANSERL HASTALARDA KEMOTERAP SEMPTOMLARININ DEERLENDRLMES VE BU SEMPTOMLARIN KONTROLÜNDE HEMRELK ETMNN ROLÜ Bu aratirma, kemoterapi alan kanserli hastalarin yaadii semptomlarin kontrolünde, hemirelik eitim rolünün etkisini belirlemek amaciyla yapilmitir. Tanimlayici ve kontrol gruplu deneysel desen olarak planlanmitir. Verilerin toplanmasinda Hasta Bilgi Formu ve Kemoterapi Semptom Deerlendirme Ölçei kullanilmitir. Deney grubunda, randomize olarak örnekleme alinmi ve ilk kez kemoterapi alacak olan 105 hastaya, kemoterapinin yan etkilerine ilikin bireysel eitim verilmi, eitim kitapçii daitilmi, eitimin etkisine bakilmi ve semptom düzeyleri kontrol grubuyla karilatirilmitir. Hemirelik eitim hizmeti verildiinde deney grubunda siklii, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli derecede azalan semptomlar; "Tedaviden önce bulanti", "shal", "Enfeksiyon belirtileri", "Ellerde ve ayaklarda inelenme ve uyuma", "Halsizlik hissetme", "Olaanüstü yorgunluk hissetme", "Uyuma güçlüü", "Ba arilari", "Endieli veya sikintili hissetme", "Karamsar veya üzüntülü hissetme"dir. iddeti, deney grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli derecede azalan semptomlar; "Tedaviden önce bulanti", "Tedaviden sonra bulanti", "Tedaviden sonra kusma", "shal", "Ari", "Enfeksiyon belirtileri", "Ellerde ve ayaklarda inelenme ve uyuma", "Aiz veya boazla ilgili problemler", "tahta deime", "Kilo kaybetme veya kilo alma", "Halsizlik hissetme", "Olaanüstü yorgunluk hissetme", "Uyuma güçlüü", "Ba arilari", "Endieli veya sikintili hissetme", "Karamsar veya üzüntülü hissetme" dir. Rahatsizlik derecesi, deney grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli derecede azalan semptomlar ise; "Tedaviden sonra bulanti", "Tedaviden sonra kusma", "shal", "Ari", "Enfeksiyon belirtileri", "Ellerde ve ayaklarda inelenme ve uyuma", "Cildiniz veya tirnaklarinizla ilgili problemler", "Aiz veya boazla ilgili problemler", "tahta deime", "Kilo kaybetme veya kilo alma", "Gözlerle ilgili problemler", "Halsizlik hissetme", "Olaanüstü yorgunluk hissetme", "Uyuma güçlüü", "Ba arilari", "Endieli veya sikintili hissetme", "Karamsar veya üzüntülü hissetme" dir. Bu sonuçlar dorultusunda, kemoterapi alan kanserli hastalarin yaadii semptomlarn sistematik olarak deerlendirilmesi ve hastalarda semptom kontrolü için hemire ve salik ekibinin dier üyelerinin katildii bireysel ve/veya grup eitimleri verilmesi önerilmektedir.

179

ASSESSING THE CHEMOTHERAPY SYMPTOMS AND DETERMINING THE EFFECT OF NURSING EDUCATION ROLE ON CANCER PATIENTS UNDERGOING CHEMOTHERAPY This research was carried out to assessing the cancer chemotherapy symptoms and to determine the effect of nursing education role on cancer patients undergoing chemotherapy. It was planned as descripve and experimental design with the control group. Demographic Data Form and Chemotherapy Symptom Assesment Scale were used in order to collect the data for both study. 105 cancer patients undergoing the first cycle chemotherapy were randomly selected and was educated by the nurse on symptom control and the effect of education was measured by the scale. Results were compared with that of the control group. According to the results, there were statistically significant decreases on the frequencies of these symptoms: "Nausea before treatment", "Diarrhoea", "Signs of infection", "Pins and needles or numbness of hands and feet", "Feeling weak", "Feeling unusually tired", "Difficulty sleeping", "Difficulty sleeping", "Headaches", "Feeling anxious or worried", "Feeling low and depressed". There were statistically significant decreases on the severity of these symtoms: "Nausea before treatment", "Nausea after treatment", "Vomiting after treatment", "Diarrhoea", "Pain", "Signs of infection", "Pins and needles or numbness of hands and feet", "Problems with mouth and throat", "A change in appetite", "Weight loss or gain", "Feeling weak", "Feeling unusually tired", "Difficulty sleeping", "Headaches", "Feeling anxious or worried", "Feeling low and depressed". There were also statistically significant decreases on the bothering of these symtoms: "Nausea after treatment", "Vomiting after treatment", "Diarhoea", "Pain", "Signs of infection", "Pins nad needles or numbness of hands and feet", "Problems with your skin or nails", "Problems with your mouth and throat", "A change in appetite", "Weight loss or gain", "Problems with your eyes", "Feeling weak", "Feeling unusually tired", "Difficulty sleeping", "Headaches", "Feeling anxious or worried", "Feeling low and depressed". Accoding to the results, it can be said that chemotherapy symptoms should be assessed during each cycle of therapy and individual or group education programs should be prepared to control the symptoms by health care team for patients undergoing chemotherapy.

180

Halise COKUN, Doktora Tezi, 2003, Daniman : Doç Dr.Yük.Hem.Kd.Yzb.Nalan AKBAYRAK

BEYN DAMAR HASTALII OLAN HASTALIKLARDA BA YÜKSEKLNN VE ASPRASYONUN BEYN KAN AKIMINA ETKS Aratirma strok tanisi konulan hastalarda farkli ba yükseklik açilarinda ve trakeal aspirasyon ilemi sirasinda beyin kan akiminda meydana gelen deiiklikleri Transkranyal Doppler Cihazi (TCD) ile saptayarak bu hastalara en uygun ba yüksekliini ve bu hastalarda aspirasyonun hangi ba yükseklik derecesinde yapilmasi gerektiini belirlemek amaciyla planlanmitir. Aratirmanin vaka grubu GATA Nöroloji kliniinde Ekim 2002-Austos 2003 tarihleri arasinda strok tanisi ile klinie yatan ve aratirma koullarina uyan 30 hastadan, kontrol grubu da 30 salikli bireyden olumutur. Aspirasyon uygulamasi sirasinda ölçüm sadece 6 hastada yapilabilmitir. Aratirmanin verileri TCD cihazi ile ölçüm yapilarak elde edilmitir. Orta serebral arter (OSA) kan akim hizi ölçümleri 0,15,30,45 ve 60 derece ba yükseklik açilarinda yapilmitir. Ba yükseklikleri gonyometre ile ölçülmütür. Aspirasyon ilemi sirasinda ölçüm 15 ve 30 derecede olmak üzere 2 kez yapilmitir. Gruplar arasi karilatirmalar için Leveene analizi yapilmi, normal dailima uyan deerler için t-test, uymayan deerler için Mann Whitney U testi kullanilmitir. Baimli gruplarin karilatirilmasinda Wilcoxson Sign Ranks testinden yararlanilmitir. Kontrol ve çalima grubunda ba yükseklii arttikça OSA kan akim hizinda azalma meydana geldii görülmütür. Alt grup analizleri yapildiinda ba yüksekliinin artmasi ile beyin kan akim hizindaki azalmanin cinsiyet ve strok tipi açisindan anlamli olmadii görülmütür. Lezyonun bulunduu tarafta OSA kan akimi daha hizli olmakla birlikte bu durum istatistiksel olarak anlamli düzeyde bulunmamitir. Trakeal aspirasyon sirasinda lezyonun olduu tarafta kan akim hizi azalmitir. Elde edilen sonuçlar dorultusunda hastalarin genel durumu deerlendirildikten sonra beyin kan akim hizini arttirmak için ba yükseklii 30 dereceden aaida olacak ekilde yatirilmasi önerilmitir.

181

EFFECT OF HEAD UP POSITION AND ENDOTRACHEAL SUCTIOINING ON CEREBRAL BLOOD FLOW INPATIENTS WITH STROKE The study was planned to determine the most appropriate head elevation for the patients by finding the changes in the cerebral blood flow via Transcranial Doppler instrument (TCD) at different head elevation angles of the patients with stroke and during the tracheal suction, and to determine at which head elevation degree the suction of the patients has to be done. While the case group of the study has included 30 patients who were hospitalised with stroke diagnosis between October 2002 and August 2003 in GMMA Department of Neurology and who were in compliance with the study conditions, the control group consisted of 30 healthy people. During the suction, the measure was only done in 6 patients. The data of the study was collected through the estimation via TCD instrument. Middle Cerebral Artery (MCA) blood flow velocity was estimated at head elevation degrees of 0, 15, 30, 45 and 60. The head elevations were estimated by goniometer. During the suction, the estimation was made 2 times as one at 15 degree and the other at 30 degree. For comparison between the groups, Leveene analysis has been carried out, and for the values in conformity with the normal ranking t-test has been applied and for the non-conforming values Mann Whitney U test has been used. Wilcoxson Sign Ranks test has been utilized when comparing the dependent/related groups. It has been realized that the more the head elevation is, the less the MCA blood flow velocity occurs in control and case groups. When the sub-group analysis is made, it has been detected that the increase of the head elevation and so the decrease in the cerebral blood flow velocity are not expressive from the point of sex and the type of the stroke. Even though the MCA blood flow velocity is higher at the side with lesion, this situation is not considered as important statistically. During the tracheal suction, the blood flow velocity decreased at lesion-side. After the evaluation of the patients' general state in line with the study results, it has been advised to lay down the patient with head elevation lower than 30 degree so as to increase the cerebral blood flow velocity.

182

Fahriye OFLAZ. Doktora Tezi, 2001, 137 Sayfa Daniman : Prof.Dr.Yük.Hem.Yb. Sevgi HATPOLU

TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUU GÖSTEREN HASTALARDA BR HEMRELK MODEL KULLANIMININ SEMPTOM DÜZEYNE ETKS Aratirma, geliimsel bir hemirelik modeli olan H.Peplau'nun hemirelik yaklaimi ile uygulanan psikolojik eitim ve danimanlik sürecinin, TSSB (Travma Sonrasi Stres Bozukluu) gösteren bireylerin semptom düzeyi ve ba etme stratejilerine etkisini saptamak amaciyla, yari deneysel desende planlanmitir. Aratirma GATA Ruh Salii ve Hastaliklari AD. Polikliniinde Ocak-Kasim 2000 tarihleri arasinda uygulanmitir. Aratirma örneklemini TSSB olan ve müdahale tarzina göre dört gruba ayrilmi olan 68 birey oluturmaktadir. Bunlardan 51'i tedavi almak amaciyla poliklinie ba vuran, 17'si depremi yaami ancak hastaneye ba vurmayan bireylerdir. Müdahale gruplari; laçla birlikte danimanlik alan (21), tek baina ilaç tedavisi (16), tek baina danimanlik alan (14) ve tedavi almayanlar(17) olarak ayrilmitir. Aratirmanin verileri, aratirmaci tarafindan oluturulan bilgi toplama formu, Klinisyen tarafindan uygulanan TSSB Ölçei, Yaanan Olayin Etkisi Ölçei, Hamilton Depresyon Ölçei, Beck Anksiyete Envanteri, Baa Çikma Stratejileri Ölçei ve Rotter'in ç-Di Kontrol Odai Ölçei ile toplanmitir. Aratirmadan elde edilen sonuçlar; Cinsiyet, eitim, ekonomik durum algisi, psikiyatrik öykü, göçük altinda kalma, kayip yaama, deprem sonrasinda yer deitirme, olumsuz kendilik algisi ve olumsuz cinsel yaam deiimi ifade etme, semptom düzeyini deitiren faktörlerdir. Hastaliin balama zamani ile bireylere ve travmaya ilikin özellikler arasinda bir iliki yoktur. Deprem bölgesinden olanlarda ve ekonomik sikinti ifade edenlerde problem çözme düzeyi düüktür. Yer deitirme olanlarda ve olumsuz cinsel yaam deiimi bildirenlerde kaçinma yüksektir ve eitim arttikça kaçinma davranii azalmaktadir. Kadinlar ve ekonomik sikinti ifade edenlerde di kontrol odai eilimi vardir. Danimanlik ve ilaç tedavisini birlikte alan bireyler tedaviden daha fazla yararlanmilardir. Tek baina ilaç tedavisi ve tek baina danimanliin birbirlerine üstünlükleri olmayip, ancak tedavi almamaya göre daha üstün bulunmulardir. Yapilan müdahale sonucunda problem çözme becerisi ile semptom düzeyi arasinda güçlü negatif bir korelasyon olduu saptanmitir.

183

THE EFFECT OF USING A NURSING MODEL ON SYPMTOMATOLOGY OF POST TRAUMATIC STRESS DISORDER The aim of this study was to determine the effect of psycho-educational model which has been designed by using H. Peplau's developmental nursing model, on PTSD symptom level and coping strategies of the client with PTSD. Research model was a quasiexperimental design. The research was performed in Gulhane Military Medical Academy Psychiatric Department between January-November 2000. The Sample consists of four groups and 68 client, totally. Clients were divided into four groups according to intervention model. These groups are; medication and psycho-education (21), medication (16), psycho-education (14), and no therapy (17) groups. Data were obtained from CAPS-I, IES, BAI, Coping Strategy Scale, Hamilton Depression Scale and Data assessment form which was arranged by researcher. Gender, education level, perception of economic status, psychiatric history, trapped under ruin, death of loved one, relocation after the earthquake, negative self-concept and negative sexual performance changes were found to be important on the symptom level. Pre-disaster variables and variables about the trauma experience were not related to onset of the disorder. Problem solving skills of the people from earthquake region, and people who have economical distress were lower than the other groups. Avoidance of the people who had been relocated and who stated negative sexual performance after earthquake were higher than the other groups. The more education year means the lower avoidance. Women and the people who have economical distress tended to have external focus of control. The group who have medication and psycho-education together, had benefited from the treatment mostly. medication only and psycho-education only were not superior each other. But they were both superior to not to have a treatment. After the intervention problem solving and symptom scores showed strong negative correlation.

184

Aygül AKYÜZ, Doktora Tezi, 2001, 109 Sayfa Daniman : Prof.Dr.Dz.Sa.Kd.Alb.Nur NANÇ

IVF TEDAVSNN NEGATF SONUCUNA ADAPTASYONDA HEMRELK Aratirma, IVF tedavisi alan kadinlarin, tedavinin negatif sonucuna adaptasyonunu salamada, tedavi süresince Roy'un Adaptasyon Modeli (RAM) çerçevesinde verilen hemirelik bakiminin etkinliinin incelenmesi amaciyla, ön-son test, kontrol gruplu deneysel desen kullanilarak yapilmitir. Aratirma, GATA Eitim Hastanesi Kadin Hastaliklari ve Doum ABD, IVF Ünitesinde, IVF tedavisi alan kadinlar ile Haziran 2000-Nisan 2001 tarihleri arasinda gerçekletirilmitir. Aratirmanin örneklerini daha önce doum yapmami olan yada yaayan çocuu bulunmayan, ilk kez IVF tedavisi uygulanan, okuma yazma bilen ve aratirmaya katilmayi kabul eden kadinlar oluturmutur. Haziran ­ 2000 tarihleri arasinda tedavi gören kadinlar aratirmanin kontrol grubunu (n=39), Kasin 2000-Nisan 2001 tarihleri arasinda tedavi gören kadinlar ise aratirmanin deney grubunu oluturmutur (n=36). Tedavi sonucu gebe kalanlar, embriyo transferi aamasina gelemeyenler ve verilerinde eksiklik olan kadinlar aratirma diinda birakilmilardir. Aratirmada veri toplama araci olarak, aratirmaci tarafindan gelitirilen Veri Toplama Formu (VTF) Spielberger Durumluluk ve Süreklilik Anksiyete Ölçei, Beck Depresyon Envanteri ve Beden mgesi Ölçei kullanilmitir. Kontrol ve deney grubunda veri toplama araçlari, tedaviye balarken, gebelik testi sonuçlandiinda ve gebelik testinden bir ay sonra olmak üzere üç kez uygulanmitir. Kontrol grubundaki kadinlar tedavi sirasinda normal prosedüre uygun hemirelik bakimi alirken Deney grubundaki kadinlara tedavi süresince RAM çerçevesinde hemirelik bakimi uygulanmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre Kadinlarin, her iki grupta tedavi öncesi orta düzey anksiyete hafif depresyon ve orta düzey beden imgesine sahip olduklari belirlenmitir. Gebelik testinin negatif sonuçlanmasiyla her iki grupta da depresyon ve anksiyete düzeyleri yükselmi, beden imgesi düzeyleri dümütür. Gebelik testinden bir ay sonra her iki grupda da kadinlarin tedavi öncesine göre daha yüksek anksiyete, depresyon ve daha düük beden imgesine sahip olduklari belirlenmitir. Deney ve kontrol gruplari karilatirildiinda, tedavi boyunca RAM Çerçevesinde verilen hemirelik bakimi, deney grubunda depresyon ve anksiyete düzeylerindeki artiin kontrol grubuna oranla daha düük düzeyde kalmasini salamitir. Beden imgesi düzeyi açisindan ise iki grup arasinda farklilik saptanmamitir. Ayni ekilde gebelik testinden bir ay sonra yapilan ölçümde de, deney grubunun depresyon ve anksiyete düzeyleri kontrol grubuna oranla daha düük, beden imgesi düzeyi ise benzer bulunmutur. IVF tedavisi süresince RAM çerçevesinde verilen hemirelik bakimi, kadinlarin tedavinin baarisiz sonucuna adaptasyon düzeylerini artirmada etkili olmutur. Aratirmada elde edilen veriler dorultusunda, IVF tedavisi sirasinda, tedavi gören kadinlarin hemirelik bakimlarinda, tedavinin negatif sonucuna adaptasyonlarini arttirmaya

185

yönelik giriimler yer verilmesi gerektii ve bunu salamak için Roy Adaptasyon Modeli'nin uygun bir model olacai önerilmitir.

NURSING IN ADAPTATION TO IVF FAILURE The aim of this study was to investigate the nursing care, which had been applied according to the Roy's Adaptation Model (RAM) during the IVF treatment and its efficiency to adopt the women who experienced IVF failure. Research was designed as pre and posttest with control group experimental research model. The research was performed in Gulhane Military Medical Academy Obstetric and Gynaecological Department, IVF Unit on women who had taken IVF treatment between June 2000-April 2001. The women, who take IVF treatment for the first attempt has no birth before or alive kids, are literate and agree to participate in the study were the samples of the research. Women who had their treatments between June2000­October 2000 the control group (n=39) and the ones who had their treatments between November 2000April2001 were the study group (n=36) of the research. The women, who got pregnant, had lack of embryo transfer and had uncompleted data were remained out of the research. Data Collecting Form which is developed by the researcher, Spielberger State and Trait Anxiety Inventory, Beck Depression Inventory and Body Image Scale were used to be the means of data collection during the research. These means of data collection at both groups were applied 3 times like; at the beginning of the IVF treatment, when the results of the pregnancy test were given and one month after the pregnancy test. While the women who were at the control group were having usual nursing care during treatment, the other ones at the study group had taken nursing care according to RAM. According to research results; It was determined that the women in both groups had moderate level anxiety, mild level depression and moderate level at body images before the treatment. When the pregnancy test results were negative, depression and anxiety level had increased where as the body image level had decreased. It was determined that the women, one month later after the pregnancy test, in both groups had higher level anxiety, depression and lower level body image while compared with the pre-treatment test level. When the study and control groups were compared, no difference was observed related to the body image in the both groups. But the anxiety and the depression level were observed to be remained lower at the study group in which RAM based nursing care was given rather than the control group. The RAM based nursing care given during the IVF treatment had increased the adaptation level of women who had IVF failure. According to the data, which was obtained from this study, It was suggested that the interventions, which increase the adaptation of women to IVF failure, should be involved in the nursing care of women who take IVF treatment. Roy's Adaptation Model is an appropriate model for providing the necessary adaptation.

186

Ayfer ÜSTÜNSÖZ, Doktora Tezi, 2003, 90 Sayfa Daniman : Prof.Dr.Dz.Yük.Hem.Kd.Alb.Nur NANÇ

NEW ORLEANS (ABD) VE ANKARA (TÜRKYE) DAK ÇETL HASTANELERDE PRENATAL BAKIM VEREN HEMRELERN ETM ROLLERNN TANIMLAMASI VE KARILATIRILMASI Aratirma, New Orleans (ABD) ve Ankara (Türkiye) hastanelerinde prenatal bakim veren hemirelerin eitim rollerinin tanimlanmasi ve karilatirilmasi amaciyla tanimlayici olarak planlanmitir. Çalimanin sonucunda ülkemiz için doum öncesi bakim merkezlerinde kullanilmak üzere uygun bir eitim paketi gelitirilmesi amaçlanmitir. Aratirma New Orleans (ABD) ve Ankara (Türkiye) da ki çeitli hastanelerin kadin hastaliklari ve doum klinik ve antenatal polikliniklerinde Nisan 2002- Nisan 2003 tarihleri arasinda gerçekletirilmitir. Aratirmanin örneklemini, hemirelik eitimini tamamlami (SML, yüksekokul ve üstü), çalimaya katilmaya gönüllü olan ve prenatal ünitede çalian tüm hemireler oluturmutur. Çalima hemirelerle sinirlandirilmi, örenci hemireler ve hekimler çalima diinda tutulmutur. Veriler, aratirmaci tarafindan gelitirilen Demografik Veri Anket Formu ve Prenatal Eitim Kontrol Listesi modeli kullanilarak toplanmi ve bilgisayar ortaminda Windows altinda SPSS 11.0 istatistik programi ile deerlendirilmitir. Aratirmadan elde edilen balica sonuçlar unlardir. ABD'de örneklem dahilindeki hemireler ya, çalima yili ve prenatal bakimda çalima yillari açisindan Türkiye'deki hemirelerden daha yüksek ortalamaya sahiptirler. Eitim düzeyleri açisindan iki ülke arasinda fark vardir. Bu fark ABD'de en yüksek oranda yüksek lisans ve Türkiye'de ise en yüksek oranda ön lisans düzeyinde hemire olduu eklindedir. Prenatal bakim vermek için özel eitim alma ve sertifika sahibi olma açisindan iki ülke arasinda fark vardir. Bu fark ABD'lerinde özel eitim alan ve sertifika sahibi olan hemire oraninin Türkiye'den daha fazla olduu eklindedir. Prenatal eitimin kalitesini etkileyen faktörlerin hemireler tarafindan belirtilmesinde her iki ülkede benzerlikler saptanmi olup , her iki ülkede de en yüksek oran olarak hastanin eitim düzeyi belirtilmitir. Hemirelerin prenatal eitim verdikleri konulardan her iki ülkede de en yüksek oranda emzirmenin faydalari bulunmutur. Hemirelerin ek olarak verdikleri prenatal eitim konulari Türkiye'de en yüksek oranda gebelik komplikasyonlari, ABD'de ise en yüksek oranda solunum ve rahatlama teknikleri olarak bulunmutur. ABD'de, prenatal eitim konulari olarak solunum ve rahatlama teknikleri, eylemin fazlari, fötal monitör, aile içi iddet ve baba eitimi verilirken Türkiye de bu konularda eitimin verilmedii bulunmutur. Eitimde kullanilan yöntemlere bakildiinda, her iki ülkede de en fazla Tartima, daha sonra Konferans yönteminin tercih edildii belirlenmi ve konularin sunumunda birden fazla eitim yönteminin kullanimi iki ülkede benzer bulunmutur.

187

Aratirma da elde edilen veriler dorultusunda, ülkemizde prenatal bakim ünitelerinde kullanilmak üzere, gebelik ayina uygun Gebe Eitim Modeli gelitirilmitir. Ayrica her kesime ulaabilen, daha kaliteli, standart ve süreklilii olan prenatal bakim sunmak için önerilerde bulunulmutur.

DESCRIBING AND COMPARING OF THE NURSING EDUCATION ROLE IN THE PRENATAL CARE IN NEW ORLEANS (USA) AND ANKARA (TURKEY) HOSPITALS This research was planned as descriptive and comparative in order to define and compare the education roles of prenatal care nurses in New Orleans (USA) and in Ankara (Turkey). It was aimed to develope an appropriate educational pocket in order to be used in prenatal care centers in our country(Turkey) at the end of this study. The research was performed in various obstetrics clinics and antenatal outpatient clinics between April 2002 and April 2003. The sample included all volunteer and graduate nurses in prenatal units excluding student nurses and doctors. Data was collected by the Demographic Data Form and the Prenatal Education Control Checklist Model prepared by the researcher. It was analyzed by SPSS 11.0 statistical program on Windows. The results were as follows: Sample in the US has higher mean values regarding age, working years in nursing and working years in prenatal care than that of Turkey. There was a significant difference at the educational levels of the nurses. The nurses in the US mostly had Master's degree and the nurses in Turkey mostly had two years education after college. There was a significant difference between two countries related to be qualified for giving prenatal care and to have a certificate. This difference was that the ratio of nurses being specifically qualified and having a certificate in the US was higher than that of Turkey. The educational levels of patients was at the highest ranked factor effecting the quality of prenatal education while other factors were smilar for both countries. The highest ranked subject was the "Benefits of Breastfeeding" among those of prenatal education for both countries. It was determined that the subject of prenatal education was the "Complications of Pregnancy" in Turkey while it was "Breathing and Relaxation Techniques" in the US as the additional ones. "Breathing and Relaxation Techniques", "Phases of Labor", "Fetal Monitoring", "Violance in Family" and "Father Education" subjects were provided in the US while they were not focused on in Turkey. The mostly prefered educational methods were "Discussion" and "Conference" respectively. That more than one methods were used was smilar for both countries. As for the conclusions, the "Pregnancy Education Model" according to gestational month to be used in prenatal units in Turkey was developed. Suggestions were requested to offer accessiable, more quality, standardized and continuous prenatal care for every population.

188

Tülay YAVAN, Doktora Tezi, 2004, 83 Sayfa Daniman: Prof.Dr.Nur NANÇ

PRENATAL TANI TEST UYGULANACAK GEBELERE YÖNELK GELTRLEN DANIMANLIK PROTOKOLÜNÜN ETKNLNN NCELENMES Bu aratirma, GATA Kadin Hastaliklari ve Doum AD. Poliklinii'nde, prenatal genetik tani testi uygulanmasi için geçerli bir endikasyon alan gebelere yönelik gelitirilen prenatal genetik danimanlik protokolünün etkinliini incelemek amaciyla, ön-son ölçümlü ve kontrol gruplu deneysel bir aratirmadir. Aratirma, GATA Kadin Hastaliklari ve Doum AD. Poliklinii Perinatoloji ünitesinde yürütülmütür. Aratirmanin örneklemini, 1 Mayis 2003- 30 Nisan 2004 tarihleri arasinda GATA Kadin Hastaliklari ve Doum Klinii'nde prenatal genetik tani testi uygulanmasi için geçerli bir endikasyon alan ve aratirmaya katilmayi kabul eden 90 deney grubu gebe ve ayni gebelik haftalarinda rutin gebelik muayenesine gelen 91 kontrol grubu gebe oluturmaktadir. Veri toplama amaciyla demografik ve obstetrik özellikleri belirleme formu, algilanan kontrol, danimanlik beklentileri, risk algilama, danimanlik ve memnuniyeti deerlendirme formlari, Spielberger'in durumluk ve süreklilik kaygi (anksiyete) envanteri kullanilmitir. Prenatal tani ilemleri için bir endikasyonu olan deney grubu gebeler bölümdeki doktor ve hemireler tarafindan aratirmaciya yönlendirilmitir. Gebeler çalima hakkinda bilgilendirilmi ve onaylari alinmitir. Gebelere ve elerine poliklinikte özel bir odada danimanlik verilmi, danimanlik sirasinda yazili ve görsel materyaller kullanilmitir. Danimanlik öncesi ve sonrasi veri toplama formlari kullanilarak veriler elde edilmitir. Kontrol grubundaki gebeler için bir kez demografik veri toplama formu, risk algilama skalasi, Spielberger'in durumluk ve süreklilik kaygi (anksiyete) envanteri kullanilmitir. Verilerin analizinde aritmetik ortalama, yüzdelikler, iki grup arasindaki farklilii aratirmak için baimsiz örneklemlerde t testi (Independent samples t test), ayni deikene ait iki ayri ölçüm deerlerinin karilatirilmasinda iki e arasi farkin önemlilik testi (paired samples t test), nonparametrik verilerin karilatirilmasinda Ki-kare testi (Chi-Square test) kullanilmitir. Deikenler arasi ilikiler Pearson Korelasyon katsayisi ve Kendal's Tau-b katsayisi ile aratirilmitir. Tüm analizler için yanilma düzeyi olarak =0.05 deeri seçilmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre; · Prenatal genetik tani testi için endikasyon alan gebelerin bebeklerinde bir hastalik/sakatlik ortaya çikma açisindan algiladiklari riskleri ile durumluk anksiyeteleri, rutin muayeneye gelen gebelerin algiladiklari risk ve durumluk anksiyetelerinden önemli derecede daha yüksektir. · Prenatal genetik tani danimanlii verilen gebelerin danimanlik sonrasi durumluk anksiyetelerinin danimanlik öncesine göre azaldii, kendilerinde algiladiklari kontrolün, bilgi ve memnuniyetin arttii belirlenmitir. Gebeler, bilgilendirilmi olarak prenatal genetik tani testinin yapilip yapilmamasina karar vermilerdir. Aratirma sonunda, elde edilen bulgular dorultusunda, eitim ve danimanlik hizmeti verme rolüne en uygun aday olan hemirelerin prenatal genetik tani ve danimanlik konusunda eitilmesi ve perinatoloji ünitesinde görevli ekip içinde sürekli yer almasinin

189

yararli olacai deerlendirilmektedir. Ayrica, prenatal genetik tani danimanlii konusunda ülkemizde benzer ve niteliksel aratirmalarin yapilmasi da önerilmitir.

TO STUDY THE EFFECTIVENESS OF THE COUNSELING PROTOCOL DESIGNED FOR THE PREGNANT WOMEN TO BE APPLIED TO PRENATAL GENETIC DIAGNOSIS TEST This study is a experimental research with pre and post measurement and a control group. It aims to explore the effectiveness of the prenatal genetical counseling protocol designed for the pregnant women got a valid indication for the application of prenatal genetic diagnosis test in GMMA Gynaecology and Obstetrics Clinics. The research was conducted in the Unit of Perinatalogy at GMMA Gynaecology and Obstetrics Clinics. The sample consisted of 90 pregnant women in experiment group, who got a valid indication for the application of prenatal genetical diagnosis test in the clinic between May 1, 2003-April 30, 2004 and who accepted to participate in the study. It also included a control group of 91 pregnant women coming for the routine pregnancy examination in the same pregnancy weeks. In order to obtain data, demographic and obstetrics characteristics identification form; perceived control, counseling expectations, risk perception, counseling and satisfaction identification forms; and Spielberger's State-Trait Anxiety Inventory were used. The pregnant women in the experiment group were directed to the researcher by the doctors and nurses in the unit. They were informed about the study and their permissions for participation were taken. The pregnant women and their husbads were given counseling service in a special room, and written and visual materials were used during this counseling. The data were obtained by using data obtaining forms before and after the counseling. For the pregnant women in the control group, demographic information form, risk perception scale, and Spielberger's State-Trait Anxiety Inventory were used only for once. In the analysis of the data, means, percentages, t-test in the independent samples for identifying difference between two groups (independent samples t-test), significancy test of the difference between two spouses in comparing two seperate measurement scores belonging to the same variable (paired samples t-test), Chi-Square test in comparing nonparametric data were used. Relationships between the variables were researched with Pearson Correlation Coefficient and Kendal's Tau-b Coefficient. For all the analysis, the value of =0.05 was chosen as error level. According to the results of assesment; · State anxieties and the risks perceived in terms of possible occurence of any disease/handicap in the babies of the pregnant women taking indication for prenatal genetical diagnosis test is higher than those of the pregnant women coming for rouitne examination. · It was determined thet, for the pregnant given prenatal genetical diagnosis counseling, post-counseling state anxieties decreased when compaired to pre-counseling situation , whereas self-control, knowledge and satisfaction increased. After being informed,

190

the pregnant women decided on whether they would be exposed to prenatal genetical diagnosis test or not. As a result of the study, it has been suggested that the nurses who are the most appropriate persons for the role of giving education and counseling service should be trained on prenatal genetical diagnosis and counseling and they should be continuosly involved in the team working in the Unit of Perinatology, which will be beneficial. Moreover, it has been recommended that similar and qualitative researches should be done on prenatal genetical diagnosis counseling in our country.

191

Filiz ARSLAN, Doktora Tezi, 2001, 82 Sayfa Daniman : Prof.Dr.Sevgi HATPOLU

PRMPAR ANNELERE GEBELKTE VE DOUM SONU BEBEK BAKIMI KONUSUNDA VERLEN DANIMANLIK VE ETM HZMETNN YAAM KALTES ÜZERNE ETKSNN BELRLENMES Aratirma, primipar anne adaylarina, gebeliin son trimestrinden, pospartum 2. aya kadar, bebek bakimi, ebeveynlik rollerine adapte olma, annenin kendi salii ve bebein salii ile ilgili olarak karilatii problemlere yönelik olarak verilen eitim ve danimanlik hizmetinin annelerin bilgi düzeyi, bebek bakimi ile ilgili sorun çözme beceri düzeyleri ve yaam kalitesi üzerine etkisinin belirlenmesi amaciyla ön-son test kontrol gruplu deneysel desen kullanilarak yapilmitir. Aratirma, Gülhane Askeri Tip Akademisi Eitim Hastanesi Kadin Hastaliklari ve Doum Ana Bilim Dali polikliniine bavuran primipar anneler ile Nisan-Kasim 2000 tarihleri arasinda gerçekletirilmitir. Aratirmanin örneklemini, en az ilkokul mezunu olan, doal yolla gebe kalan, gebeliinin son trimestirinde olan, normal vajinal yolla doum yapmasi planlanan, salikli gebelik geçiren, iletiim kurmakta güçlük yaamayan 59 primipar anne oluturmutur. Annelerin bilgilendirilmi onamlari alinmi ve aratirmanin verileri Primipar Anneleri Tanitici Bilgi Formu, Primipar Annelerin Salikli Bebek Bakimina Yönelik Bilgi Düzeyi Deerlendirme Formu, Sorun Çözme Becerileri Deerlendirme Formu (Bebeimin Bakim Sorunlari le lgilenme Durumum) ve Rolls Royce Modeli Yaam Kalitesi Ölçei kullanilarak elde edilmitir. Deney grubundaki annelerle bebek bakimi ve geliimi konusunda bilgi vermek ve ön ve son test uygulamak üzere 3 defa yüz yüze, danimanlik etmek ve eitimin sürekliliini salamak için en az 6 defa telefonla görüme yapilmitir. Kontrol grubundaki anneler normal prosedüre birakilmi, deney grubuna alinan annelere video izlettirilmi ve broür verilmitir. Doumdan itibaren aratirmaci tarafindan haftada bir kez aranarak bebekle ilgili yaadiklari problemler belirlenmi ve gereksinim duyduklari alanlarda eitim ve danimanlik verilmitir. Aratirmadan elde edilen verilerin analizinde, Ortalamalar, Yüzdelik Hesaplari, ki ortalama Arasindaki Farkin Önemlilik Testi, ki E Arasindaki Farkin Önemlilik Testi, Korelasyon, Ki-kare, Mann Whitney U testleri kullanilmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre, Annelerin en sik bebeklerle ilgili konularda danimanlik istedikleri, bebekle ilgili olarak danitiklari konularin bainda bebek beslenmesinin geldii, kendileri ile ilgili olarak en sik meme ile ilgili problemler ve aile planlamasi konularinda danitiklari bulunmutur. Verilen planli eitim ve danimanlik hizmetinin, annelerin bilgi ve sorun çözme beceri düzeyini verilmeyenlere göre önemli ölçüde artirdii, ayrica eitim ve danimanlik verilen grubun bilgi düzeyi ve sorun çözme beceri düzeyleri arasinda iliki olduu bulunmutur. Verilen eitim ve danimanlik hizmetinin annelerin yaam kalitesi alanlarinda deiime neden olduu, fakat gruplar arasindaki farkin istatistiksel olarak önemli olmadii bulunmutur.

192

Evlilik süresi, eitim durumu ve doum sonu yardimci bulunmasi durumunun annelerin yaam kalitesini etkiledii, ya, ein meslei, yardim süresi, çalima durumu, doum sonu yardim süresi, aile yapisi, doum öncesi bebek bakma durumlarinin yaam kalitesini etkilemedii bulunmutur. Aratirma sonunda, aratirmadan elde edilen bulgular dorultusunda en önemli olarak doum öncesi dönemden balayarak doum sonu dönemde en az bir yil süreyle annelere eitim ve danimanlik hizmetinin planli bir biçimde verilmesi, bu amaçla douma hazirlik ve doum sonu bakim siniflarinin oluturulmasi önerilmitir.

193

DETERMINING THE EFFECT OF EDUCATION AND COUNCELING PROGRAM GIVEN TO THE CARE DURING LAST TRIMESTER AND POSTPORTUN PERIOD ON THE QUALITY OF LIFE The aim of this study was to determine the effect of the education and counselling program lasting from last trimester to postpartum second month on mothers' knowledge level, problem solving skills about childbearing and quality of life. This program was including childbearing information, adaptation to maternal roles, health care of mother and newborn, and some difficulties could be faced in this period. Research was designed as pre and post test with control group research model. The research was performed in Gulhane Military Medical Academy Obstetric and Gynecolgical Department between April and November 2000. The sample includes an experiment and a control group of primipar women. Data were obtained from, Problem Solving Skills Assessment Form, Childbearing Knowledge Level Assessment Form for primipar mothers, Rolls Royce Quality of Life Scale and data assessment form designed by researcher. The mothers in the experiment group were interviewed three times to have pre and post tests filled and to teach childbearing information. Telephone calls has been done 6 times to provide the maintenance of education. The control group followed to the routine outpatient procedures. Mothers sought childbearing information, especially about the nurturing the baby, mostly. They asked about breast care and contraception for themselves, mostly. Education and counselling program made an increase on knowledge level and problem solving skills. Knowledge level and problem solving skills were highly correlated after the counselling period. Education and counselling program also made an increase on quality of life scores but there was not statistically significant difference between the groups. Duration of marriage, educational level, having an asisstant in the house in the post partum period were found to be important on quality of life scores. Contrary, age, husband's job, duration of having assistance in the house, being working, structure of family, and having experience of childbearing before childbirth had no effect on quality of life scores.

194

Dilek YILDIZ, Doktora Tezi, 2003, 99 Sayfa Daniman : Doç.Dr.Yük.Hem.Bnb.Nalan AKBAYRAK

ÇOCUK SALII VE HASTALIKLARI POLKLN SALAM BEBEK ÜNTESNDE HEMRENN PLANLI HEMRELK ETM VE DANIMANLIK HZMETLERNN DEERLENDRLMES Aratirma, ilk kez bebei olan annelere doumdan sonra ilk üç ay süresince hemire tarafindan verilen planli eitim ve danimanlik hizmetlerinin, primipar annelerin bebek bakimi ile annelik rolüne uyumuna olan etkisini belirlemek amaciyla deneysel olarak planlanmitir. Aratirma, GATA Çocuk Salii ve Hastaliklari Ana Bilim Dali' na bali Salam Bebek Bölümünde Temmuz 2002-Ocak 2003 tarihleri arasinda gelen primipar annelerde yapilmi ve 76 primipar anne aratirma kapsamina alinmitir. Aratirmada veriler, yeni doacak olan bebekle ilgili gereksinimleri belirleme anketi, primipar anneleri tanitici ve annelerin bebek bakimina yönelik bilgi düzeyini belirleme formu, bir bebein annesi olmak ölçei, durumluk ve süreklilik kaygi envanteri, annelerin hemirelik hizmetlerinden memnuniyetini belirleme anketi kullanilarak elde edilmitir. Kontrol grubundaki anneler ünitenin rutin prosedürü kapsaminda izlenmitir. Deney grubundaki anneler ise, doumdan sonra üçüncü gün, yedinci gün, birinci ay sonu, ikinci ay sonu ve üçüncü ay sonu bebek bakimi ve normal özellikleri, annenin meme bakimi, loiasi, emosyonel durumu ve vücut sicaklii hakkinda planli eitim ve danimanlik yapilmi, bebek bakimina ve geliimine yönelik eitim kitapçii, bebeklerin aylik geliim özellikleri rehber notlari verilmitir. Ayrica annelerin istedikleri aratirmaciyi arayabilmesi için telefon numarasi da verilmitir. Aratirmadan elde edilen veriler; t testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Ki-Kare Testi, Pearson Korelasyon Katsayisi, Kruskal-Wallis Varyans Analizi, ki E Arasi Farkin Önemlilik Testi, Yüzdelik Hesaplari, Ortalamalar Kullanilarak SPSS 10.0 Paket Programinda analiz edilmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre; planli ve sürekli olarak eitim ve danimanlik uygulanan primipar annelerde bebek bakim bilgi düzeyinde önemli ölçüde artma, kaygi düzeylerinde azalma, annelik rolünden memnuniyette artma, hemirelik hizmetlerinden memnuniyetlerinde artma salanmitir. Ayni zamanda verilen eitim ve danimanlik hizmeti ile annelerin kurumdan genel memnuniyet durumlarinda ve kurumu tercih etme durumlarinda artma salanmitir. Elde edilen sonuçlar ve deneyimler dorultusunda; uzman hemireler tarafindan annelerin kaygilarini azaltmak, bebek bakim bilgilerini, annelik rolünden ve kurumdan memnuniyetlerini artirmak için bebek bir yaini tamamlayana kadar planli ve sürekli eitim ve danimanlik hizmeti verilmesi, hemirelerin bebek bakimi ve annelie uyum konusunda daniman ve eitici rolünü gerçekletirecek ekilde hizmet içi eitim almalarinin yararli olacai deerlendirilmitir. Ayrica hemire tarafindan verilen planli eitim ve danimanlik hizmetinin, annenin annelik rolünden memnuniyetini ve bebeini tanimasina etkisini niteliksel aratirma yöntemleri ile de deerlendirmesi önerilmitir.

195

EVALUATION OF THE STRUCTURED NURSING EDUCATION AND COUNSELLING ACTIVITIES IN THE WELL-BABY UNIT OF CHILD HEALTH AND DISEASE OUTPATIENT CLINIC This research was planned experimentally to determine the effect of structured education and counseling activities to the mothers by nursing on baby care and adaptation of maternity role of mothers, during 3 months of postpartum period after birth. This research was performed on the primipar mothers of Well Baby Section of Child Health and Disease Department of Gulhane Military Medical Academy during the period of from July 2002 to January 2003 and 76 primipar mothers were included in the research. In the study, data were obtained from Requirement Determination Questionnaire Of Infants, Identification Form Of Primipar Mothers For Determining Of Baby Care Knowledge Level Of Mothers, What Being The Parent Of A Baby Is Like Scale, State-Trait Anxiety Inventory, Questionnaire For The Satisfaction Of Mothers For Nursing Care. Structured education and counseling were given by Training Brochure For Baby Care And Development, Guide Of Monthly Developmental Properties Of Babies . To determine the effects data were evaluated by using t Test, one way variance analysis, Chi square test, Pearson correlation coefficient, Kruskal-Wallis variance analysis, significance test of two paired samples, percentage and mean analysis on the SPSS 10.0 Program Package. According to the evaluated results, it has been determined that major improvements in baby care and knowledge level, decrease in anxiety level, increase in satisfaction for the maternal role and increase in satisfaction for the nursing care for the mothers that are educated planned and continuously are noticed . According to the results, it is suggested that education and counseling service during first year of baby should put in practice by nurses in order to decrease the anxiety level of mothers, to improve baby care and knowledge level of mothers, to increase the satisfaction for the maternal role and institution and moreover nurses should be educated as a counsellor and educator. Besides education and counselling service given by the nurse should researched as a new subject through qualitative methods in satisfaction of mothers for the maternal role and effects on knowing her baby.

196

Aye Sevim ÜNAL, Doktora Tezi, 2004, 54 Sayfa Daniman: Prof.Dr.Sa.Kd.Bnb.Nalan AKBAYRAK

EPLEPSL ÇOCUU OLAN ALELERN PROBLEM ÇÖZME BECERLER Bu aratirma, idyopatik epilepsi tanisi ile takip edilen çocuklarin ailelerine, hemire tarafindan verilen problem çözme, epilepsi bilgilendirme eitimi ve danimanlik hizmetlerinin, anksiyete, ebeveyn duygu durumu, aile fonksiyonu, nöbetlere yönelik ebeveyn kaygilari üzerine olan etkisini belirlemek amaciyla, deneysel bir çalima olarak yapilmitir. Aratirma, GATA Çocuk Salii ve Hastaliklari Ana Bilim Dali Nöroloji Polikliniine, Mayis 2003-Haziran 2004 tarihleri arasinda epilepsi tedavisi takibine gelen çocuklarin ebeveyneleri ile yapilmitir.Veri toplama araci olarak; Aileyi Tanitici Bilgi Formu, Beck Anksiyete Ölçei, Aile Fonksiyonu Ölçei, Nöbetlere Yönelik Ebeveyn Duygu Durum Ölçei, Problem Çözme Ölçei, Nöbetlere Yönelik Ebeveyn Kaygi Ölçei Ve Epilepsi Bilgi Ölçei kullanilmitir. 52 ebeveyn, çalima ve karilatirma gruplarina randomize olarak atanmilardir. Eitim öncesi tüm katilimcilara veri toplama formlari doldurtulmutur. Karilatirma grubunda bulunan ebeveynler rutin bakima devam ederken, 3 ay sonunda, ayni formlar tekrar uygulanmitir. Çalima grubunda bulunan ebeveynlere ise, problem çözme ve epilepsi bilgi eitimi verilerek, eitimden 3 ay sonra sonra ayni ayni formlar yeniden uygulanmitir. Ebeveynlerin sürekli danimanlik alabilmeleri için, aratirmacinin telefon numaralari kendilerine verilmitir. Verilerin deerlendirilmesinde, SPSS 10.0 paket programi kullanilmi ve yüzdelik hesaplamasi, ki-kare, ki Ortalama Arasi Farkin Önemlilik Testi, Pearson Korelasyon Analizi kullanilmitir. Aratirmanin sonucunda, verilen problem çözme ve epilepsi bilgilendirme eitiminin, ailelerin anksiyete ve nöbetlere yönelik endielerinde azalma saladii, problem çözme becerilerini ve epilepsi bilgisini gelitirerek, olumsuz aile duygu durumunu azalttii, aile fonksiyon seviyesini artirdii belirlenmitir. Elde edilen sonuçlar dorultusunda, epilepsi konusunda eitim almi hemirelerin, epilepsinin çocuk ve aile üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirmek amaciyla, epilepsili çocuu olan ailelere, planli ve sürekli olacak ekilde, eitim ve danimanlik hizmetlerini sunmalarinin yararli olacai düünülmütür.

197

PROBLEM SOLVING SKILLS OF THE FAMILIES WHO HAVE CHILD WITH EPILEPSY This study was an experimental study performed to determine the effect of services in which problem solving, epilepsy information and counselling were given to the parents of epileptic children by the researcher. The study was performed at Gülhane Military Medical Academy Pediatric Neurology Outpatient unit, between May 2003-June 2004. The sample of the study wereconsisted of the parents of epileptic children. Beck Anxiety Inventory, Problem Solving Inventory, Parent Mood Scale, Family Apgar Scale, Parent Concerns about Seizures Scale, and Knowledge Epilepsy Scale were used to measure the effect of the intervention. 52 parents were assigned to the intervention and control group by randomization. At the beginning all assesment tools were given to the parents and then parents who were in control group followed the routine care in the unit. After 3- months, period scales were given to this group again. The parents who were in the intervention group joined to the problem solving and epilepsy illness information program and after three months of this program, scales were given to this group too. Besides, for the counselling purpose, the telephone numbers of the researcher were given to the parents in intervention group. Data were analyzed by using SPSS 10.0 program and, frequencies, chi-square test, and Student t test and pearson correlation test were used to see the effect of intervention. As a conclusions, anxiety and parent concerns for seizures were decreased significantly. In addition intervention provided higher scores in functions of family by increasing epilepsy knowledge of problem solving and illness. In the light of these results, it was concluded that if the nurses equipped by the knowledge of epilepsy give counselling and information to the parents of children with epilepsy, this servis can help to the parents to cope with the negative effects of these chronic condition.

198

Nuran TOSUN, Doktora Tezi, 2002, 87 Sayfa Daniman: Doç.Dr.Yük.Hem.Bnb.Nalan AKBAYRAK

AKUT MYOKARD NFARKTÜSÜ GEÇREN HASTALARIN BAKIMINDA VAKA YÖNETM MODELNN UYGULANMASI Aratirma, Akut MI geçiren hastalarin bakiminda ''Vaka Yönetimi Modeli'' nin uygulanmasi ve bu yöntemin; bakim kalitesi, hasta ve personel memnuniyeti ile hastanin hastanede kali süresi üzerine etkilerini belirlemek amaciyla deneysel olarak planlanmitir. Aratirma GATA Kardiyoloji B.D.'na bali Koroner Youn Bakim Ünitesi'nde, Temmuz 2001Nisan 2002 tarihleri arasinda akut MI tanisi ile yatan hastalarda yapilmi ve 73 hasta aratirma kapsamina alinmitir. Aratirmada veriler; Hasta Bilgi Formu, Akut MI Bakim Protokolü, Bakim izlem Cetveli, Hasta Bakim Hedefleri Formu, Hasta Memnuniyetini Deerlendirme Anketi, Hasta Eitimi Kitapçii, Akut MI Hemirelik Bakim Plani, Hemirelerin Memnuniyetini Deerlendirme Anketi, Hemire Niteliklerini Deerlendirme Formu, Evde zlem Formu kullanilarak elde edilmitir. Vaka yönetimi modelinin etkinliini saptamak amaciyla, aratirmadan elde edilen veriler; ki Ortalama Arasindaki Farkin Önemlilik Testi, Mann-Whitney U Testi, Wilcoxon aret Testi ve Ki-Kare Testi kullanilarak, SPSS 10.0 paket programinda analiz edilmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre; vaka yönetimi modeli uygulanan hasta grubunda bakim kalitesinde yükselme, yati sürelerinde azalma (uygun yati süresinin salanmasi), hasta ve hemire memnuniyetlerinde artma salanmitir. Ev ziyaretleri ile hastalarin izlenmesi yoluyla hasta rehabilitasyonu uygulamalari daha etkili hale getirilmitir. Elde edilen sonuçlar ve deneyimler dorultusunda; salik kurumlarinda bakim kalitesinin arttirilmasi için vaka yönetimi modelinin uygulamaya konulmasi, salik ekibinin tüm üyelerinin yapmasi gereken giriimleri içeren bakim protokollerinin gelitirilmesi ve hemirelerin vaka yöneticisi rolünü gerçekletirecek ekilde eitilmelerinin yararli olacai deerlendirilmitir.

199

IMPLEMENTATION OF THE CASE MANAGEMENT MODEL FOR THE CARE OF THE PATIENTS WHO HAVE HAD ACUTE MYOCARDIAL INFARCTION This research was planned experimentally to apply ''Case Management Model'' on thecare of patients with acute Myocardial Infarction and to find out the effect of this model on the quality of care, satisfaction of patients and nurses, and the length of stay at the hospital. This research was performed on the patients hospitalised with acute Myocardial Infarction during the period of from July 2001 to April 2002 in Gülhane Military Medical Academy Cardiology Department Coronary Care Unit, and 73 patients were included in the research. In the study, data were obtained by Patient Information Form, Acute MI Care Protocol (Clinical Pathway for Acute MI), Care Follow Up Form, Objects of The Patient Care Form, Evolution of Patients' Satisfaction Questionnaire, Patient Education Booklet, Nursing Care Plan For Acute MI, Evolution of Nurses' Work Satisfaction Questionnaire, Evolution of Nurses' Quality Form, Home Follow Up Form. To determine the effect of case management model, data was evaluated by using Two Independent Sample T-Test, Mann-Whitney U Test, W ilcoxon Signed Ranks Test and ChiSquare Test on the SPSS 10.0 Pocket Program. According to the evaluated results, it has been determined that quality of care has improved, length of stay has decreased (to get appropriate LOS), satisfaction of patients and nurses has increased in the group that was applied case management model. In the same group, patient rehabilitation implications were became more effective by home follow up. According to the results, it is suggested that health institutes should put into practice case management model to improve quality of care, care protocols ( clinical pathways ) should be improved include implications that all of the members of the health care team, and nurses should be educated to work as a case manager.

200

Belgüzar KARA, Doktora Tezi, 2004, 97 Sayfa Daniman: Prof.Dr.Nalan AKBAYRAK

KRONK HEMODYALZ HASTALARINDA STRES VE BAETME Aratirma, kronik hemodiyaliz hastalarinda tedaviyle ilikili stressörler, baetme stratejileri ve bu deikenlerin birbirleri arasindaki ilikileri belirlemek ve hastalarin stresle baetmelerinde kullanilabilecek bir rehber oluturmak amaciyla tanimlayici olarak yapilmitir. Mart 2003-Nisan 2004 tarihleri arasinda Gülhane Askeri Tip Akademisi Eitim Hastanesi, Sosyal Sigortalar Kurumu Etlik htisas Hastanesi, Ankara Üniversitesi Tip Fakültesi bn-i Sina Hastanesi, Gazi Üniversitesi Tip Fakültesi Gazi Hastanesi ve Türkiye Yüksek htisas Eitim ve Aratirma Hastanesi'nin Hemodiyaliz Üniteleri ile Güne Diyaliz Merkezi ve Can Diyaliz Merkezi'nde kronik hemodiyaliz uygulanan 250 hasta örnekleme alinmitir. Veri toplama araci olarak, aratirmaci tarafindan hazirlanan, hastalarin tanitici özellikleri ile hastalia ilikin özelliklerini içeren bilgi toplama formu, geçerlik ve güvenirlik çalimasi yapilan Hemodiyaliz Stressör Ölçei, Baa Çikma Stratejisi Ölçei ve Yorgunluk çin Görsel Benzerlik Skalasi kullanilmitir. Verilerin deerlendirilmesinde; yüzdelik hesaplamasi, ki-kare, ortalama, baimsiz örneklemlerde t testi, iki e arasindaki farkin önemlilik testi, Kruskal Wallis Varyans Analizi, Mann Whitney U testi, Pearson Momentler Çarpimi Korelasyon Analizi, Kendall'in Uyum Katsayisi ve güvenirlik analizi kullanilmitir. Aratirmadan elde edilen sonuçlara göre, prediyaliz ve postdiyaliz dönemde yorgunluk ve enerji düzeyleri arasindaki fark anlamlidir. Hastalarda tedaviyle ilikili stressörler ve baetme stratejilerini; ya, cinsiyet, medeni durum, eitim durumu, meslek, ekonomik durum algisi, bakimda yardimci olan kii varlii ve baka kronik hastalia sahip olma durumunun etkiledii belirlenmitir. Yali, kadin, ayri yaayan/boanmi/dul, okula gitmeyen, ev hanimi ve ekonomik sikinti yaayan hastalarin tedaviyle ilikili daha fazla stressör yaadii ve etkin olmayan baetme stratejileri kullandii bulunmutur. Ayrica, bakimlarina yardim eden birisi olan ve baka kronik hastalia sahip olan hastalar, tedaviyle ilikili daha fazla stressöre sahiptir ve etkin olmayan baetme stratejileri kullanmaktadir. Hastalik ve hemodiyaliz süresi, tedaviyle ilikili stressörler ve baetme stratejileri ile ilikili deildir. Hastalar tarafindan en fazla yaanan stressörler; tedavinin süresi, sivi aliminin kisitlanmasi, hastaneye sik sik gelme zorunluluu, yorgunluk ve sosyal yaamda kisitlanma olarak siralanmitir. Fizyolojik stressörlerden yorgunluk, psikososyal stressörlerden ise tedavinin süresi ilk siralari almitir. Fizyolojik, psikososyal ve toplam stressör puani ile problem çözme puani arasinda negatif yönde anlamli iliki saptanmitir. Bunun yani sira, fizyolojik stressör puani ile sosyal destek arama puani, güçlü negatif iliki göstermitir. Aratirmadan elde edilen sonuçlar dorultusunda, hasta ve ailesinin eitiminde kullanilabilecek bir rehber kitapçik oluturulmu ve uygun önerilerde bulunulmutur.

201

STRESS AND COPING OF CHRONIC HEMODIALYSIS PATIENTS This study has been performed descriptively to provide guidance in determining the treatment-related stressors, and coping strategies of chronic hemodialysis patients, in determining the relationship between these variables and finally in the care of such patients. A sample of 250 patients has been taken from among those who applied to hemodialysis units of Gulhane Military Medical Academy Education Hospital, Social Insurances Foundation Etlik Specialization Hospital, Ankara University Medical Faculty bn-i Sina Hospital, Gazi University Medical Faculty Gazi Hospital and Turkey High Specialization Education and Research Hospital and Gunes Dialysis Central and Can Dialysis Central between March 2003 and April 2004. The Hemodialysis Stressor Scale tested reliability and validity, the Coping Strategy Indicator, and the Visual Analogue Scale for Fatigue have been used in addition to the questionnaire prepared by the researcher to collect data on the characteristics of the patients and their disease. For the analysis of data, statistical methods such as mean, chi-square, independent samples t test, paired samples t test, Kruskal Wallis Variance Analysis, Mann Whitney U test, Pearson Moment-Product Correlation Analysis, Kendall's Coefficient of Concordance, and reliability analysis have been utilized and the findings have been presented in percentage where appropriate. The results obtained from the study revealed that there were significant differences in fatigue and energy levels between period of predialysis and postdialysis. Treatment-related stressors, and coping strategies of the patients are affected by their age, gender, marital status, education level, occupation, perception of economic status, caregiver and co-morbid factors. The results indicated higher levels of treatment-related stressors in the older, women, separated/divorced/widowed, illiterate, house-wife patients and the patients who have economical distress. Furthermore, it was reported that coping strategies among this patients are ineffective. Therefore the patients who had caregiver and comorbidity tended to have higher treatment-related stressors and more impairment in coping strategies. Treatment-related stressors and coping strategies were not related to length of time on illness and hemodialysis. Results showed that among the most serious stressors belongs the length of treatment, limitation of fluid, frequent hospital admissions, fatigue, and limitation of social life. The length of time on treatment was rated as one of the highest psychosocial stressors while fatigue was the top physiological stressor. There was significant negative relationship between physiological, psychosocial and total stressor scores, and problem-solving scores. Besides, physiological stressors scores and social-support seeking scores showed strong negative correlation. A guide booklet with appropriate suggestions in line with the findings from the study has been made to be used in educating patients and their relatives.

202

Özlem ÖZKAN, Dokora Tezi, 2001, 141 sayfa Daniman : Prof.Dr.Nimet KARATA

BARITA TSK ÇALIANLARI VE ALELERNN BRNC BASAMAK SALIK HZMET GEREKSNMLERNN SAPTANMASI VE HALK SALII HEMRESNN YER Bu aratirma, TSK'de birinci basamak salik hizmeti sunan revir ve dispanserlerin mevcut durumunu ve TSK mensup ve ailelerinin birinci basamak salik hizmeti gereksinimlerini ortaya koyarak, halk salii hemiresinin önemini belirlemek amaci ile yürütülmütür. Aratirma TSK'nin KKK'na bali, Ankara garnizonundaki toplam on birinci basamak salik biriminde (24459 kiiye hizmet sunmaktadir) gerçeklemitir. Birinci basamak salik birimlerinin mevcut durumunu deerlendirmek için bu birimlerdeki hekimler ile yüz yüze görüme teknii ile soru formu uygulanmitir. TSK çalian ve ailelerinin salik gereksinimlerini belirlemek için, 1996 ve 1997 yillarindaki bavuru kayitlarinin yer aldii defterler taranmitir. Bu çalimanin tanimlayici bölümünü, birinci basamak salik birimlerindeki kayitlarin birbirinden farkliliklari ortaya koymak için 1998 yilinin ilk üç ayinda gerçekletirilen izlem, aratirmanin prospektif-kohort bölümünü oluturmaktadir. Hizmet alanlarinin %11'ini subay ve ailesi, %8.2'sini astsubay ve ailesi ve %75.2'ini de erba-er oluturmaktadir. Birinci basamak salik birimlerinin tibbi araç-gereç, labaratuar, salik insan gücü, çevreye yönelik hizmetlerin yetersiz ve eksik olduu saptanmitir. 1996 yilinda 46.615, 1997 yilinda 72.147, 1998 yilinin üç aylik izleminde de 63.429 bavuru olmutur. Üç aylik izlem sonunda elde edilen sayinin sabit kalmasi koulu ile, 1998 yilinda 253.716 bavuru olacai tahmin edilmektedir. Bu birimlerde en sik görülen hastalik siralamasi sirasiyla, solunum sisteminin akut enfeksiyonlari, ankiloz ve sonradan olma kemik kas bozukluklari, tonsilit, tinea pedis, solunum sisteminin dier akut enfeksiyonlari, gribal enfeksiyon, gastrit-duedonit-ülser ve ürogenital sistemin dier enfeksiyonlaridir. Bu hastaliklar; akut, önlenebilir, bulaici hastalik riski fazla, ayni anda pek çok kiiyi etkileyebilecek hastaliklardir ve donanimli bir birinci basamak salik hizmeti ile ailabilecek sorunlardir. TSK'nin birinci basamak salik hizmetlerinde salik insan gücü sayisinin arttirilmasi ve salik ekibinin geniletilmesi, hemireliin tedavi edici rolünün diinda, koruyucu salik hizmeti rolünü de kullanabilmesi için rütbeli hemirelerin mezuniyet sonrasi birinci basamak salik birimlerinde görevlendirilerek, halk salii hemirelii fonksiyonlarinin yerine getirebilmesinin salanmasi, basamakli sevk sistemi zorunluluunun ailelere de getirilmesi, TSK mensup ve ailelerine rutin ailama programlarinin uygulanmasi önerilerden bir kaçidir.

203

DETERMINATION OF NEEDS OF MILITARY STAFF AND THEIR FAMILIES IN TURKISH ARMY FORCES IN PEACE AND POSITION OF COMMUNITY HEALTH NURSE The study has performed for determination of three different and interrelated issues; the current position of dispensaries and infirmaries that delivers the primary health care services in Turkish Army Forces, primary health care need of military staff and their families and role and importance of community health nurse in primary health care services. This research has conducted in 10 primary health care institutions which are serving 24.459 person in Ankara Military Zone which is tied to TAF Land Forces Commandership. For the realization of the first aim of the study, i.e; the determination of the current position of primary health care institutions, face to face survey technique has conducted to practitioners in the scope of the study. In order to determine the health needs of military staff and their families two different research methods has used. By the use of crosssectional method, health records in these institutions has reviewed. Beyond this, prospective-cohort research method has also used for the aim of determining the differences between the health records in 1996 and 1997. 11% of persons benefit from these institutions are officers and their families, 8.2% of these persons are noncommissioned officers and their families and 75.2% of them are soldiers. It has determined that there is not adequate and sufficient medical equipment, laboratory services, health personnel and environmental services in these institutions. At the end of the study, the number of applicants has also put forward. According to this counting, in 1996, 46.615 and in 1997 72.147 person had applied to these institutions. In addition to this data, three months observation that includes the first three months of 1998, shows that the number of applicants is 63.429 person. If the results of three months observation were evaluated as stable, it could be estimated that the number of applicants would be 253.716 at the end of 1998. The most frequent diseases seen in these institutions are; diagnosed acute respiratory system infections, ankilosis acquired bone and muscle disorders, tonsillitis, tinea pedis, the other acute respiratory system infections, influenza, gastritis etc. These diseases are acute, preventable, high contagious diseases and the problems that occur related to these diseases could be eliminated within full-equipped primary health care services. According to data collected within the study, our main suggestions are; increasing the number of health personnel and role of community health nursing, routine vaccinating of military staff and their families.

204

Tülay BÇER, Doktora Tezi, 2003, 98 Sayfa Daniman :Prof.Dr.Ümit SEV

TÜRK SLAHLI KUVVETLER BR ASKER FABRKASINDA SALII HEMREL GEREKSNMLERNN BELRLENMES VE ÇLERN SALIINI KORUMAYA YÖNELK MODEL PLANLAMASI Türk Silahli Kuvvetleri Askeri Fabrikalarinda i salii hemiresi gereksiniminin saptanmasi ve içilerin saliini korumaya yönelik bir eitim modelinin uygulanmasi amaciyla yürütülen önce-sonra dizayninda müdahale tipi bir aratirmadir. Aratirma, 1011 nci Ordudonatim Ana Tamir Fabrikasinda, akü imal ve motor yeniletirme birimlerinde çalian içiler arasinda Austos 2002 - Mayis 2003 tarihleri arasinda yapilmitir. Her iki çalima birimi, retrospektif salik kayitlari incelemesi sonucunda, salik birimine en çok bavuru yapan, meslek hastalii yönünden yüksek risk taiyan ve i kazalarinin en çok olduu bölüm olmalari nedeniyle aratirma kapsamina alinmilardir. Aratirmada veri toplama amaci ile aratirmaci tarafindan gelitirilen salik deerlendirmesi, i yeri etkilenimleri soru formu ve Salikli Yaam Biçimi Davrani ölçei kullanilmitir. Veri toplama formu içilere yüz yüze görüme teknii ile uygulanmitir. Görümeler sonunda, içilerin saliklarini korumaya ve gelitirmeye yönelik eitim gereksinimleri belirlenerek eitim modeli hazirlanmasi için veri tabani oluturulmutur. Eitim modeli uygulamasinda; salik , i salii hizmetlerinin tanitimi, vücudumuzu taniyalim, kiisel hijyen ve besin hijyeni, salikli yaam için beslenme ve egzersiz, madde baimlilii, sigara ve alkol, koroner kalp hastaliindan korunma, erken tani ve periyodik muayeneler, meslek hastaliklari ve korunma, i kazalari ve kiisel koruyucularin etkin kullanimi, kazalardan korunma ve ilk yardim, üreme salii konularinda aratirmaci tarafindan salik eitimleri verilmitir. Eitim öncesi ve sonrasi içilere Salikli Yaam Biçimi Davranilari (SYBD) ölçei uygulanmitir. Aratirmadan elde edilen verilerin deerlendirilme sonuçlarina göre; - çiler en çok kullandiklari kiisel koruyucularin maske ve eldiven olduunu ifade etmilerdir. - yeri ortaminda salik tehdidi olarak en çok kurun ve toz etkilenimleri olduunu belirtmilerdir. - çilerin, periyodik salik kontrolleri yaptirma (di, göz muayenesi, kan kolesterol ölçümleri, tetanos baiiklamasi) durumlari incelendiinde içilerin yarisinin hiç kontrol yaptirmami olduklari bulunmutur. - çilerin üçte biri çalima yaami boyunca i kazasi geçirmi olduklari saptanmitir. - çilere eitim modeli uygulamasi öncesi ve sonrasi uygulanan SYBD ölçeinde puan artii bulunmutur. - çilerin egzersiz yapma , hobi sahibi olma durumlari, i ile ilgili problem yaamalari, sigara içmeleri ve mevcut bir hastaliinin olmasi gibi deikenler SYBD ölçei alt gruplarindaki puan artilarinda etkili olmutur.

205

- Aratirma uygulamasi öncesi dönemdeki salik birimine bavuru sayisi, eitim süresince uygulama kapsamina alinan birimlerde arti göstermitir. Aratirma sonucu elde edilen veriler iiinda, içilerin saliini korumaya ve gelitirmeye yönelik uygulanan eitim modelinin uygulanmasinin, içi saliini yükselterek, i kazasi ve meslek hastaliklarinin önlenmesinde etkin olabilecei, böylece i verimin artabilecei konusunda önerilerde bulunulmutur.

206

IDENTIFICATION OF THE REQUIREMENTS OF OCCUPATIONAL HEALTH NURSING AT A TURKISH ARMED FORCES' FACTORY AND A MODEL PLANNING TOWARDS LABOUR-HEALTH PREVENTION This is a study, within the pre-and-post design, carried out with the purpose of applying a model defining the requirements of occupational nurses and protect the health of employees at Turkish Armed Forces (TAF) factories. The research was conducted at 1011 TAF Ordnance Factory in Ankara in the sections of battery and rectification among the workers between August 2002 and May 2003. These both sections were found to have sent highest number of workers to hospitals and have been the most risky one of all as regards the high frequency of work accidents; and hence, these sections were deliberately included in the study. Health evaluation form developed by the researcher, a questionnaire of occupational interactions, the form of healthy living and conducts were utilized in this study. Data collection form was compiled through face-to-face interview with the workers. Consecutively, the need for education to develop and protect occupational health of the workers was determined and a database for a model of education was accordingly made. In the education model conduct, the following training areas were covered; general health, the introduction to occupational health, "getting to know our body", individual hygiene, nutritional hygiene, balanced nutrition and regular exercises for a healthy life, addictions, smoking and alcohol, prevention of coronary diseases, early diagnose, periodical check-ups, occupational diseases and the means of prevention, work accidents and the prevention of accidents, first-aid and genital health. The scaling form of Health Promoting Lifestyle Profile (HPLP) was applied in the pre and post period. According to the evaluation of the data from the research; Workers claim that masks and handkerchiefs are most frequently used as individual protection. Lead and myriad dusts in the environment can be held as the highest risky elements. It has been found out that almost half of the number of workers have never undertaken regular health check-ups (for tooth, eye, blood and cholesterol, and etc.) One-third of the workers have suffered from work accidents in their professional life. An increase in the grades of HPLP is seen in the pre and post researches. The factors such as regular exercises, taking up a hobby, work-related problems, smoking and the already-presence of a disease are seen to increase the grading of HPLP. The number of applications to a medical center in the pre-research period is seen to increase in the sections included in this study. In the light of the data from the research, it has been suggested that a model to protect and develop worker health be carried out and that such a model could be effective in the work accidents, and thereby, could further enhance overall productivity.

207

Hatice BEB, Doktora Tezi, 2003 Sayfa 99 Daniman : Prof.Dr.Ümit SEV

ANKARA GARNZONUNDA BULUNAN TSK OKUL ÖNCES ETM KURUMLARINDAK ÇOCUKLARIN SALIK BAKIM GEREKSNMLERNN BELRLENMES VE BU GEREKSNMLERN KARILANMASINA YÖNELK BR KURUMDA MODEL UYGULANMASI Aratirma; TSK Ankara Garnizonunda bulunan ve aratirma izni alinan okul öncesi eitim kurumlarina devam eden çocuklarin, salik bakim gereksinimlerinin belirlenmesi ve bu gereksinimlerin karilanmasina yönelik bir kurumda model uygulanmasi amaciyla birden fazla aratirma teknii kullanilarak gerçekletirilmitir. Bu çalimada; gereksinim belirlemenin bir ön aamasi olan durum deerlendirmeleri için; anket ve ölçek formlari (çocuklarin geçmi ve mevcut salik durumlari, ailelerinin salik öyküleri, okul öncesi kurum çalianlarinin salikli yaam biçimi davranilari, okul öncesi kurum hemirelerinin mesleki aktiviteleri) uygulamalarinin yapilmasi çalimanin tanimlayici bölümünü; Model uygulanan J.Gn.K.Gündüz Bakim Evi Kreindeki çocuklara ve çalianlara yapilan salii koruma, gelitirme konularindaki salik eitimi etkinliklerini deerlendirmek amaciyla eitim öncesi-sonrasi tek gruplu test uygulamasi müdahale bölümünü; Salik taramalari, kaza yaralanma ve salikli çocuk izlemleri ile geliim alanlarinda tespit edilen sorunlara (uyku, tuvalet eitimi vs.) yönelik, ailelere, öretmen, bakim personeli ve çocuklara hemirelik süreci kullanilarak uygulamalar yapilmasi, rehberlik ve danimanlik hizmetleri verilmesi prospektif uygulamalar bölümünü oluturmaktadir. Aratirmanin tanimlayici bölümü; TSK Ankara Garnizonunda bulunan ve aratirma izni alinan toplam dokuz okul öncesi kurumda (Milli Savunma Bakanlii Gündüz Bakim Evi Krei, Hava Kuvvetleri Komutanlii (Merkez, Oran) Gündüz Bakim Evi Krei, Jandarma Genel Komutanlii (Anittepe, Beytepe) Gündüz Bakim Evi Krei, Deniz Kuvvetleri Komutanlii Gündüz Bakim Evi Krei, Kara Kuvvetleri Komutanlii Eitim Doktrinler Komutanlii Gündüz Bakim Evi Krei, Gülhane Askeri Tip Akademisi Gündüz Bakim Evi Krei, Kara Harp Okulu Gündüz Bakim Evi Krei,) 615 çocuk ve 159 çalianla yapilmitir. Aratirmanin gereksinimlere yönelik model uygulanan bölümü; J.Gn.K.Anittepe Gündüz Bakimevi Kreinde; 76 çocuk ve 20 çalianla gözlem, görüme, izlem, anket ve ölçek uygulanmasi, eitim öncesi, sonrasi deerlendirme gibi aratirma teknikleri kullanilarak yapilmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre; 1.Aratirmada; mesleklerine göre; annelerin en fazla oranda memur, babalarin subay olduu, eitim durumlarina göre, yüksek okul düzeyinde eitimlilerin fazla oranda olduu görülmektedir. 2.Çocuklarda halen, otit, sinüzit, göz bozukluu, epilepsi, hepatit B portörü, talesemi minör taiyici gibi hastaliklarin olduu görülmütür. Hiçbir çocuun difteri, poliomiyelit, tbc gibi hastaliklari geçirmedii, ancak bazi çocuklarin suçiçei, otit, bronit, kabakulak, kizamik, kizamikçik, gibi hastaliklari geçirdii görülmütür. 3.Çocuklarin BCG, DBT, Polio ailarinin tam olduu görülmektedir. Ancak istee bali yapilan ailari (Hepatit B, MMR, Hip, suçiçei ); bazilari yaptirmamitir.

208

1. Aratirmaya katilan çocuklarin tamamina yakininin (%98.0) di firçasinin olduu, %21.2'sinin ise di çürüünün olduu belirmitir. 2. Aratirma J.Gn.K Anittepe Gündüz Bakim Evi Krei 4-5-6 ya grubu çocuklarina uygulanan,"Çocuklarin Salik Konusunda Resimli-Görüme" testi eitim öncesi ve sonrasi için; bütün katilimcilar birlikte ve siniflar ayri ayri ele alindiinda; çocuklarin eitim öncesi puan ortalamalari ile eitim sonrasi puan ortalamalari arasinda istatistiksel anlamli fark olduu görülmütür.(p<0.05) 3. Aratirma yapilan dokuz okul öncesi kurumdan SYBDÖ testine çalianlarin ya gruplari ile SYBÖ toplam puani "salik algisi" "beslenme "ve "kiiler arasi destek "puanlari arasinda istatistiksel anlamli fark bulunmutur.(p<0.05) J.Gn.K. Anittepe GBE Kre çalianlarinin, SYBD eitiminin etkinlii ile ilgili olarak; eitim öncesi ve sonrasi incelendiinde ölçek toplam puaninda ve alt ölçeklerde istatistiksel anlamli fark olduu görülmektedir.(p<0.05) 4. Aratirma J.Gn.K Anittepe G.B.E. Kreinde yapilan kaza yaralanma izlemine göre, 39 minör yaralanma meydana gelmitir. En fazla yaralanma 5 ya grubunda ve kiz çocuklarinda görülmütür. 5. Çocuklarin el ve saç hijyenine yönelik tarama yapilmitir. Çocuklarin %73.3'ünün el tirnaklarinin temiz, uygun ekilde ve kisa kesildii görülmektedir. 6. Çocuklarin yaa göre vücut airlii, -2 SD altinda 1 çocuk bulunmakta, boya göre airlii, SD'nin üzerinde 4 (%6.6) çocuk görülmektedir.Yaa göre beklenen boylari % 6.6'sininda (4) uzundur. Sonuç olarak; TSK bünyesinde okul öncesi eitim veren kurumlarin salik bakim gereksinimlerinin belirlenebilmesi ve çocuklarin saliinin korunup gelitirilebilmesi için, tüm kurumlarda; çocuun kabul ediliinden, ayrilmasina kadar (tayin, mezuniyet) ayrintili salik öyküsünü içeren standart ve sürekli kayit tutulmasi, ve deerlendirilmesi gerekmektedir. Buralarda çalian hemirelerin; görev, rol ve ilevlerinin tanimlanarak, görev öncesi çocuk salii ile ilgili konularda sertifikalandirilmasi ve hizmet içi eitim, seminer, kongre çalimalarina katilmalari, çaliirken uygun ortam, malzeme (kitap, dergi, acil müdahale malzemeleri) salanmasi, kaliteli hemirelik hizmeti verilmesini salayacaktir.

209

IDENTIFYING THE HEALTH CARE NEEDS OF THE CHILDREN IN THE ANKARA GARRISON OF TURKISH ARMED FORCES PRE-SCHOOL EDUCATION INSTITUTION AND APPLICATION OF A MODEL FOR MEETING THESE NEEDS IN AN INSTITUTION This research was cunducted in the pre-schools of Turkish Armed Forces Ankara Garrison, with permission. In order to apply a model that determines the health care requirements of the children in these schools and to meet these needs, more than one research techniqu was used this research. Case Evaluation (CE), which is the pre-stage of Need Assessment, forms the description part of this study. The inquiries (questionnaire) and the scale forms that were performed for the CE consist of children's health conditions today and past, health stories of the families, health care behaviors (manners) of the workers in the pre-schools, and professional activities of nurses in the pre-schools. Single Group Test Practice that was applied to both the children and the workers before and afterwards the health education activities composed of the topics about health protection and progress in health conditions of children and workers at Gendarmerie General Command Preschool, where the model was applied, forms the intervention part of the research.Considering the problems (sleeping, toilet education, etc.), determined in the field of health inspection (scanning), accident-injury tracking, observing children and their evolution; guidance and consultancy services done by using nursing period applications form the prospective applications part of the study. The description part of the study was performed with 615 children and 159 workers in nine different pre-schools in Turkish Armed Forces Ankara Garrison, with given authorization (Defence Ministry Preschool,Air Forces Command Preschools, Gendarmarie General Command Preschools, Navy Command Preschool, Land Forces Command Education Doctrines Command Preschool, Gülhane Military Medicine Academy Preschool, War Academy Preschool). Model application part of the research was performed with 76 children and 20 workers in Gendarmarie General Command Anittepe Preschools through various research techniques such as observation, interview, questionnaire, scale application, and evaliation before and after education. According to the evaluation results: 1. According to their professions most of the mothers and the fathers are officials and officers, with regard to their education status, most of them have univercity graduation on the greatest ratio. 2. It was observed that children have otit, sinusitis, eye problems, hepatitis B, epilepsy, tallesemi minör porter etc. In their childhood, it was determined that, they did not have the diphtheria, poliomyelitis, tbg, and such type of illness but however, they had the chicken pox, otit, bronchitis, mumps, measles, german measles and similar illness. 3. It was seen that their BCG, DBT and Polio vaccinations were exact, but however, vaccinations depending on request, such as hepatitis B, MMR, Hip, chicken pox some of them haven't vaccinations yet. 4. Nearly all of the children (98%) have the toot brushes. However, 21.2% of them have the toot decay (caries). 5. Considering all the participator together and all classes separately "Health topics with children ­ picture interview" test, which was applied to 4-5-6 age group children in

210

Gendarmarie General Command Anittepe Preschool, shows that there is a statistically significant difference between their average points before and after the education. 6. The test SYBDÖ, which was performed in nine different pre-schools, reveals that there is a statistically significant difference between age groups and total SYBDÖ scores of Health Perception, Nutrition, and Interpersonal Support. Concerning the SYBD education activities of G.G.C.Anittepe Preschool Staff, there is a statistically significant difference between total scale points and sub-scales. 7. According to accident injury observing results, the 39 minor injuries occurred mostly among 5 years age group and girls. 8. Children hands and hair scans had been done. According to this scanning it was observed that 73.3% of the children's hand nails were clean, and correctly cut. 9. According to their age to body weight, there is only one child below ­2 SD, however according to their height to body weight, there are 4 (6.6%) children above SD. Considering their age to their heights, (4) 6.6% of the children's heights are higher than the expected (standard). Consequently; In order to determine the health care requirements of the pre-schools in T.A.F. preschools, and also to protect and improve children's health in these schools, it is necessary to record continually the detailed health stories of children on starting from their registration to graduation. Before they start to service; with defining their task (mission), role, and function, all the nurses working in these pre-schools are going to take a certificate regarding to the children health care topics. It will also be provided that all nurses will contribute seminars, education activities, congress and so on. Moreover, suitable working conditions, equipments (books, journals, emergency treatment equipments etc.), and good quality nursing service will be provided.

211

Emine YGÜN, Doktora Tezi , 2001, 67 Sayfa Daniman : Prof.Dr.Yük.Hem.Yb.Sevgi HATPOLU

CERRAH YOUN BAKIM ÜNTELERNDE VENTLATÖRE BALI NOZOKOMYAL PNÖMON RSK FAKTÖRLER VE ÖNLEYC BAKIM AKTVTELERNN BELRLENMES Aratirma Cerrahi Youn Bakim ünitelerinde vantilatöre bali gelien nazokomiyal pnömoni risk faktörlerini ve bu risk faktörlerine yönelik önleyici hemirelik giriimlerini belirlemek amaciyla prospektif olarak planlanmitir. Aratirma Gülhane Askeri Tip Akademisi Eitim Hastanesi Kalp-Damar Cerrahi, Beyin Cerrahi ve Genel Cerrahi I Youn Bakim ünitelerinde Nisan 2000-Nisan 2001 tarihleri arasinda gerçekletirilmitir. Aratirmanin örneklerini bu süre içinde yukarida belirttiimiz kliniklerin youn bakim ünitelerinde vantilatör tedavisi alan 168 hasta oluturmutur. Aratirmanin verileri, hastalarin demografik özellikleri ve potansiyel risk faktörleri formu, APACHE II hastalik siniflama sistemi formu ve Centers of Disease for Control and Prevention (CDC and P)'in nozokomiyal pnömoninin önlenmesine yönelik önerilerden oluan form kullanilarak elde edilmitir. Eylül 2000 tarihine kadar youn bakimlarda yapilan hemirelik giriimlerine hiçbir müdahalede bulunulmami sadece gözlem yapilmitir. Daha sonra CDC and P önerileri dorultusunda youn bakimda çalian hemirelere ventilatör tedavisi alan hastanin hemirelik bakim protokolü, aiz bakim protokolü, aspirasyon protokolü ile ilgili eitim verilmitir. Verilen eitim ile ilgili uygulamalar youn bakim hemireleri ile birlikte yapilmitir. Verilerin deerlendirilmesinde ortalamalar, yüzdelik hesaplari, iki yüzde arasindaki farkin önemlilik testi, lojistik regresyon analizi, ki-kare ve T testleri kullanilmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre ventilatör tedavisi alan hastalarda; ya, hastanede kaldii gün sayisi, entübasyon süresi, aspirasyon sayisi, APACHE II skoru, önemli bir risk faktörü olarak bulunmutur. Aratirma sonunda aratirmadan elde edilen bulgular dorultusunda, ventilatör tedavisi alan hastalarin hemirelik bakimina yönelik eitim programlarinin ve bakim protokollerinin oluturularak, bunlarin rutin uygulamalara geçirilmesi önerilmitir.

212

DETERMINING RISK FACTORS OF DEVELOPING VENTILATOR-ASSOCIATED NOSOCOMIAL PNEUMONIA IN SURGICAL INTENSIVE-CARE UNITS AND PREVENTIVE CARE ACTIVITIES AGAINST THESE RISK FACTORS This research is planned as prospective for determining risk factors of developing ventilator-associated nosocomial pneumonia in surgical intensive-care units and preventive nursing activities against these risk factors. The study is conducted in Intensive Care Units of Cardiovascular Surgery, Brain Surgery, and General Surgery of Educational Hospital of Military Medicine Academy of Gülhane between April 2000 and May 2001. The specimen of the research consists of 168 patients undergoing ventilation care in the above mentioned intensive care units. The data of the research is built by using demographic attributes of patients, form of potential risk factors, APACHE II form of classification system of diseases, form of Guidelines for Prevention of Nosocomial Pneumonia of Centers of Disease for Control and Prevention (CDC and P). The nursing activities in intensive care units were just observed and not intervened up to September 2000. After that time, nurses working in intensive care units were taught about nursing care protocol of ventilated patients, mouth care protocol and aspiration protocol according recommendations of CDC and P. Applications of these educational activities are conducted with participation of nurses in intensive care units. Data are evaluated using averages, percentage calculations, and significance test of difference between two proportions, logical regression analysis, chi-square and T-test. According results of evaluation, age, number of days stayed in hospital, time of intubation, number of aspiration, score of APACHE II are found important risk factors. After the research, preparing educational programs and care protocols for nursing care of patients undergoing ventilation care and routinely imposing these applications are proposed.

213

Ümran DAL, Doktora Tezi, 2002, 95 Sayfa Daniman : Prof.Dr.Yük.Hem.Yb.Sevgi HATPOLU

KALÇA PROTEZ UYGULANAN HASTALARIN "VAKA YÖNETM" MODEL LE ZLENMES Aratirma kalça protezi uygulanan hastalarda ''Vaka Yönetimi'' modelinin, hastalarin aldii bakim kalitesi, hasta ve ailelerin doyumu, hastanede yati süresine etkisini belirlemek amaciyla deneysel olarak planlanmitir. Aratirma Nisan 2001 ve Nisan 2002 tarihleri arasinda yapilmi olup, aratirmayi kabul eden ve kalça protezi uygulanan toplam 69 hasta çalima kapsamina alinmitir. Veriler Hasta Bilgi Formu, Ortak Bakim Plani / Bakim Protokolü (Critical Path), Bakim izlem Cetveli, Hasta Doyumu Deerlendirme Anketi, Hasta Eitim Materyalleri, Hemirelik Bakim Plani (Gordon'un Fonksiyonel Salik Örüntüleri Modeline göre): Evde izlem Formu, Bakiminin Ana Unsurlari ile ilgili Deikenleri Deerlendirme (puanlama) Formu kullanilarak elde edilmitir. Elde edilen verilerin deerlendirilmesinde SPSS 1O.O(SPSS Inc., Chicagon IU., USA) istatistik paket programi kullanilmitir. Gruplara göre karilatirmalar için iki ortalama arasindaki farkin önemlilik testi (Student t test), para metrik varsayimlarin bozulduu durumlarda ise bu testin parametrik olmayan karilii Mann- Whitney U testi ve Deikenler arasi baimliliin aratirilmasinda Ki-kare testi kullanilmitir. Deerlendirme sonuçlarina göre vaka yönetimi modeli uygulanan hastalarda, vaka yönetimi modeli uygulanmayan hastalara göre bakim kalitesinin arttii belirlenmitir. Vaka yönetimi modeli uygulanan grupta hasta memnuniyetinin arttii ve hastanede yati süresinin azaldii saptanmitir. Elde edilen bu bulgular ve deneyimler dorultusunda salik kurumlarinin bakim kalitesini arttirmak, için bakim protokollerini ve vaka yönetimi modelini uygulamaya koymasi ve vaka yöneticisi olarak hemirelerin eitilmesinin yararli olacai önerilmitir.

214

MONITORING THE PATIENTS WHO ARE APPLIED HIP REPLACEMENT THROUGH THE CASE MANAGEMENT MODEL This experimental study has been planned to determine the effect of case management model which applied to the patients who got hip replacement on the quality of care taken by patients, satisfaction of the patients and their families and duration of hospitalization. The study has been performed from April 2001 to April 2002, and total 69 patient who got hip replacement and accepted to participate in the research have been involved. Data have been obtained through "Patient Information Form", "Common Care Plan/Care Protocol (Critical Pathway), "Care Follow Up Tool", "Questionnaire for the Evaluation of Patient Satisfaction", "Patients Training Materials", "Nursing Care Plan (According to Gordon's Functional Health Pattern Model)", "Home Follow Up Form", and Determining the Variables Related to the Main Compenents of Care Form." SPSS 10.0 Package Program has been used to evaluate the data obtained from this study. Student T- test has been used to compare the groups, and Mann-Whitney U test has been used when the parametric assumtions have not been provided and Chi-square test has been used for investigating the dependency among variables. According to evaluation results it has been determined that quality of care has improved in patients who were applied case management model rather than for those who were not applied case management model. It was also determined that patient satisfaction has increased and duration of hospitalization has decreased for the patients who got care according to case management model. It has been proposed that it would be useful that health institutes should put care protocols and case management into practice and educate the nurses as case manager to improve quality of care of health istitutes.

215

Ayla YAVA, Doktora Tezi, 2004, 107 sayfa Daniman: Prof.Dr.Sa.Alb.Sevgi HATPOLU

POSTOPERATF ARI TEDAVSNDE HEMRELK UYGULAMALARININ ETKNL Bu aratirmada; postoperatif ari, tedavisi ve hemirelik uygulamalari konularinda eitim verilen hemireler tarafindan, hastanin gereksinimleri dorultusunda yapilan uygulamalarin, hastalarin arisi ve tedavisine bali komplikasyonlarinin azaltilmasi ile hasta memnuniyetinin artirilmasindaki etkinliinin belirlenmesi amaçlanmitir. Aratirma; deneysel dizaynda planlanmi ve GATA Kadin Hastaliklari ve Doum AD., Ortopedi ve Travmatoloji AD. ve Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi AD. kliniklerinde yapilmitir. Aratirmaya 1 Mart 2003 - 30 Nisan 2004 tarihleri arasinda ameliyat olan ve örneklem kriterlerini salayan tüm hastalar dahil edilmitir. KG'nda 234, GD'nda 247 olmak üzere toplam 481 hasta ile aratirma tamamlanmitir. Çalimada ilk alti ay kontrol, ikinci alti ay ise deney grubu hastalarina ilikin veriler toplanmitir. Veri toplama araçlari olarak aratirmaci tarafindan gelitirilen hemire ve hasta tanimlama formlari, postoperatif ari ve tedavisi bilgi deerlendirme soru formu, postoperatif ari deerlendirme ve izleme formu ile hasta memnuniyeti soru formu ve hastalarin ari skorunun belirlenmesinde Vizüel (Görsel) Analog Skala (VAS) kullanilmitir. Aratirma dört bölümde yürütülmütür. Birinci bölümde aratirmaci, GATA Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD.'ndan postoperatif ari ve tedavisi konusunda 10 saatlik teorik ve 40 saatlik pratik eitim almitir. kinci bölümde, kontrol grubu hastalarina ait veriler toplanmitir. Bu bölümde hemirelerin postoperatif ariya yönelik uygulamalarina müdahale edilmemi, yalnizca aratirma formlarini nasil dolduracaklari hakkinda bilgi verilmitir. Aratirmanin üçüncü bölümünde kliniklerdeki hemirelere (n=44) yönelik aratirmaci tarafindan hazirlanan postoperatif ari tedavisi ve hemirelik uygulamalari konulu teorik ve pratik eitim verilmitir. Hemirelerin bilgi seviyesindeki artii belirlemek için eitim öncesi (pretest) ve eitim bittikten 7-10 gün sonra (posttest) postoperatif ari ve tedavisi bilgi deerlendirme soru formu uygulanmitir. Ayrica aratirmaci tarafindan hazirlanan postoperatif ari tedavisi ve hemirelik uygulamalari konulu rehber kitap hemirelere verilmitir. Aratirmanin dördüncü bölümünde deney grubu hastalarina ait veriler toplanmitir. Bu bölümde hemireler kendilerine verilen eitim dorultusunda ve hastanin gereksinimlerine göre postoperatif ari ve tedavisine yönelik hemirelik uygulamalari yapmilardir. Postoperatif ari deerlendirme ve izleme formuna ilikin veriler; her iki grupta da ameliyat sonrasi birinci gün (ameliyat günü), hasta ameliyattan geldikten sonra iki, ikinci gün dört ve üçüncü gün alti saatte bir olmak üzere üç gün boyunca toplanmitir. Hasta memnuniyeti soru formu ameliyat sonrasi dördüncü ya da beinci günlerde hastalar tarafindan doldurulmutur. Aratirmanin istatistiksel analizlerinde SPSS (Statictical Package of Social Science) for Windows 10.0 paket programi kullanilmitir. Aratirma sonuçlarina göre; kontrol ve deney grubu ile çalimanin yapildii dönemlerde aratirmaya katilan hemirelerin tanitici özellikler açisindan benzer olduklari tespit edilmitir (p> 0.05). Kontrol ve Deney Grubu hastalarinin da tanitici özellikler ve postoperatif ari 216

durumunu etkileyebilecek dier özellikler açisindan benzer olduklari saptanmitir (p> 0.05). Hemirelerin eitim sonrasi bilgi puanlarinda, eitim öncesine göre önemli bir arti meydana gelmitir (p< 0.05). Postoperatif ariya ilikin hemirelik uygulamalari incelendiinde; DG hastalarina yönelik uygulama sayisinin KG hastalarina yapilan uygulama sayisindan yaklaik iki kat daha fazla olduu ve hemirelik uygulama sayisi ile birlikte çeidinin de arttii gözlenmitir. Hastalarin ameliyat sonrasi ilk ari skoru ortalamalari birbirine yakin olarak bulunmutur. Ameliyat sonrasi üç günlük hemirelik uygulamalari sonrasi DG hastalarinin ari skoru ortalamalarinin, KG hastalarinin ari skoru ortalamalarindan daha düük olduu belirlenmitir (p>0.05). Hastalarda ari tedavisine bali komplikasyon gelime orani KG hastalarinda DG hastalarina oranla daha fazla olmutur (p< 0.05). Ameliyat sonrasi her iki grupta da en fazla meyana gelen komplikasyonlar bulanti ve kusma olarak gerçeklemitir. KG'ndaki hastalarin çounun hemirelerin postoperatif ari ve tedavisi konusundaki bilgi seviyelerini "orta", DG'ndaki hastalarin çounun ise "mükemmel" olarak deerlendirdikleri belirlenmitir (p<0.05). Hemirelik uygulamalarinin hastalarin postoperatif arilarini azaltmadaki etkisini ise KG hastalarinin çou "orta, DH hastalarinin çou ise "mükemmel" olarak deerlendirmitir (p<0.05). Aratirma sonuçlarina göre; eitim verilen hemireler tarafindan postoperatif ariya yönelik yapilan uygulamalarin, hastalarin ari ve komplikasyonlarinin azalmasi ve memnuniyetlerinin artmasinda etkisi olduu kanisina varilmitir.

217

THE EFFICIENCY OF NURSING APPLICATIONS IN POSTOPERATIVE PAIN TREATMENT The purpose of this study is to determine the efficiency of pain management applications performed by nurses who are trained in post-operative pain and related nursing applications in providing patient satisfaction by reducing pain and complications related to pain treatment. An experimental design has been employed in this study and performed in GMMA Obstetric and Gynaecology, Orthopedics and Traumatology and Plastic, Reconstructive and Esthetic Surgery clinics. All the patiens who satisfied the sample criteria and underwent a surgery between 1 March 2003 and 30 April 2004 have been included in the study. The study has been completed with a total of 481 patients ( CG 243, EG 247). The data has been collected In the first six months from the Control Group (CG) and the follwing six monts from the Experiment Group (EG). Tools used to collect data were nurse and patient definition forms, questionnarie on postoperative pain and treatement knowledge, postoperative pain observation and evaluation forms, patient satisfaction evaluation forms and Visual Analogue Scale to score patients' pain. The study has been carried out in four phases. In the first phase, the researcher has taken 10-hour theorical and 40-hour practical trainning on postoperative pain and pain treatment from GMMA Anesthesiology and Reanimation Department. In The second phase, data has been collected from CG. In this phase, the nurses have been informed on filling out the forms while no change requested with their pain management applications. In the third phase, the nurses (n=44) have been trained by a program prepared by the researcher on postoperative pain and nursing applications. Questionarie on postoperative pain and treatement knowledge has been given to nurses before (pretest) and 7-10 days after (posttest) the trainning. In addition, A hand book on apostoperative pain and nursing applications written by the researcher has been distributed to nurses. In the fourth phase, data has been collected from the EG. Nurses have been requested to regulate their applications in accordance with patient needs and the trainning provided. The data of postoperative pain observation and evaluation form has been taken on the first day, and once every four hours on the second day, once every six hours on the third day after surgery. Patients have filled out the Patients' Satisfaction forms on the 4-5 day after surgery by themselves. For statistical analyses, SPSS (Statictical Package of Social Science) for Windows 10.0 has been used. According to research results, during the period of research with the CG and EG, the nurses' demographics specifications seemed showed no significant difference (p> 0.05). This was observed to be the same with CG and EG with respect to identifying properties and other properties which may effect post operative pain state (p> 0.05). The knowledge scores of nurses have increased significantly after training (p< 0.05). The observation showed that the number of applications on EG was about twice as much in comparison with that of CG and more types of nursing interventions were observed. Initial pain score means taken just after the surgery were found to be close to each other. After 3-day nursing applications, the mean of pain scores of EG was smaller than that of CG (p> 0.05). Complication rates related to pain treatment were found to be greater in

218

CG with respect to EG (p< 0.05). The most frequent complications observed after surgery were identified as nausea and vomiting. Most of the CG patients evaluated the nurses as "Medium", while the EG patients' evaluation was "Perfect" with respect to pain treatment knowledge (p< 0.05). The effect of nursing applications in reducing pain has been evaluated as "Medium" by CG and "Perfect" by EG patients (p< 0.05). As the result of this study we concluded that the training and education of nurses on pain treatment change the quality of nursing applications and have positive effect on reducing postoperative pain while increasing patient satisfaction.

219

Information

GÜLHANE ASKER TIP AKADEMS

223 pages

Find more like this

Report File (DMCA)

Our content is added by our users. We aim to remove reported files within 1 working day. Please use this link to notify us:

Report this file as copyright or inappropriate

542518

You might also be interested in

BETA
GÜLHANE ASKER TIP AKADEMS